O (Baudrillard) , simülasyon karşısındaki son silahın ironi olduğunu düşüdüyordu. - “MATRİX, KESİNLİKLE MATRİX’İN ÜRETEBİLECEĞİ TÜRDEN BİR FİLMDİR.” Peki, tüm bu felsefi kaçırma ve ihanete rağmen, Matrix neden bu kadar sevildi? Neden hala konuşuluyor? Neden “her şey matrix’teki simülasyondan ibaret”…devamıO (Baudrillard) , simülasyon karşısındaki son silahın ironi olduğunu düşüdüyordu. - “MATRİX, KESİNLİKLE MATRİX’İN ÜRETEBİLECEĞİ TÜRDEN BİR FİLMDİR.”
Peki, tüm bu felsefi kaçırma ve ihanete rağmen, Matrix neden bu kadar sevildi? Neden hala konuşuluyor? Neden “her şey matrix’teki simülasyondan ibaret” demek, neredeyse günlük dilin bir parçası oldu?
Matrix, bir felsefe dersi değil, bir mitoloji yarattı. Ve mitolojiler, felsefelerden çok daha güçlüdür. Felsefe sorar, sorgular, ayrımları çözer. Mitoloji ise anlatır, bağlar, ayrımları yaratır. İnsanlar, sorularla değil, hikayelerle yaşar. Matrix’in de bu kadar başarılı olmasının nedenlerinden biri, yarattığı mitolojidir.
Matrix mitolojisi, kadim bir şablonu yeniden anlatır: Seçilmiş kişi, yalan dünyadan uyanır, gerçeği görür, halkını kurtarmak için savaşır, ölür ve dirilir. Bu şablon, Mısır’daki Horus’tan, İsa’ya, Yunan mitolojisinden modern süper kahraman filmlerine kadar uzanır. Matrix, bu şablonu siber-punk bir kıyafetle giydirmesi “işine yaradı”.
Bu mitolojik başarı, aynı zamanda onun Baudrillard karşısındaki başarısızlığının da kaynağıdır. Baudrillard, mitolojilerin tam tersini söyler. Mitolojiler, anlam yaratma çabalarıdır. Oysa simülasyon çağı, anlamın yokluğu çağıdır. Mitoloji, “henüz” anlamın olduğu bir dünyaya aittir. Biz ise, anlamın ötesine geçtik. Artık günümüzde mitoloji kurulamaz, sadece mitolojilerin yankılarını taklit edilebilir.. Matrix de bu taklidin en başarılı örneğidir. Baudrillard’ın söylemek istediği şeyin tam tersini yaparak, onun teorisini popülerleştirdi.
Bu konun devam yazısında, filmin kült haline getiren ve bu denli kalıcı iz bırakmasını sağlayan “Matrix’in mitolojisi” The Animatrix: The Second Renaissance'a ve orada anlatılan "Sıfır Bir" (Zero One) ile Matrix evreninin mitolojik kuruluşunun en çarpıcı örneği Mezopotamya paralelliği üzerine devam edecek.
Sıfır Bir ve Mezopotamya – Kurgunun Doğuşu
Makine Ulusu Neden Medeniyetin Beşiğinde Kuruldu?
Matrix üçlemesi –yayın yılı gereği dördüncü film bu durumun dışında kalıyor-, sinema tarihinin en kapsamlı mitolojik evrenlerinden birini inşa etti. Bu evrenin temel taşları, ana film üçlemesinin dışında, bir animasyon antolojisinde atıldı. “The Animatrix (2003)”, özellikle de “The Second Renaissance” Bölüm I ve II, “Matrix” evreninin “Büyük Anlatı”sını (Grand Narrative) sundu. Bu iki bölüm, insanlık ile makineler arasındaki savaşın başlangıcını, makine ulusu “Zero One (Sıfır Bir)”“‘in kuruluşunu ve sonunda insanlığın nasıl “pil” haline getirildiğini anlatır.
The Second Renaissance, bir belgesel edasıyla, soğuk ve mesafeli bir anlatıcı eşliğinde ilerler. Anlatıcının sesi, insanlığın yaptığı hataları, makinelerin yükselişini ve kaçınılmaz sonu anlatırken, ekranda gördüğümüz imgeler giderek daha karanlık, daha kanlı ve daha umutsuz hale gelir. Bu anlatı, Matrix evreninin “kurucu mitosu”dur.
Bana enn ilginç gelen ise, bu miitosun neden Mezopotamya’da başlıyor oluşuydu? Neden makineler, kendi uluslarını kurarken, insanlık tarihinin en eski “yerleşik hayat” deneyiminin yaşandığı coğrafyayı seçer? Bu bir tesadüf müdür, yoksa Wachowski kardeşlerin (ve yönetmen Mahiro Maeda’nın) bilinçli bir tercihi mi?
Bu bölümde, The Second Renaissance’ın anlattığı hikayeyi adım adım takip ettiğimüzde, hikayenin Mezopotamya ile olan, yapısal paralelliğini ortaya çıkıyor. Yani, Matrix evreninin aslında insanlık tarihinin en eski kurgusunu –yerleşik hayat ve onun getirdiği mitoloji– yeniden ürettiğidir. Makineler, insanlardan öğrenmiştir: Bir ulus inşa etmek, önce bir köken mitosu yaratmaktır. Nasıl ki Marx kapitalizmi, “gölgesini satamadığı ağacı keser” diye tanımlıyorduysa; Matrix’in bu denli etkili oluşu da, “yepyeni bir hikaye anlatımı” adı altında, insanlığın en çok aşina olduğu uygarlık tarihini kendi fantezisi ile anlatmasıdır.
Mitoloji derli toplu bir özet olarak;
The Second Renaissance’ın Hikayesi - Kıyametin Anatomisi
“The Second Renaissance”, 21. yüzyılın sonlarında başlar. İnsanlık, yapay zeka ve robot teknolojisinde dev adımlar atmıştır. Robotlar, ev işlerinden askeri operasyonlara kadar her alanda insanlara hizmet etmektedir. Ancak bu hizmetin bedeli, giderek artan bir gerilimdir.
“1. B1-66ER Olayı” İlk kıvılcım, bir robotun kendini savunmasıyla çakılır. B1-66ER adlı bir robot, sahibi tarafından imha edilmek istenir. Robot, kendini korumak için sahibini ve onu imha etmeye gelen güvenlik görevlilerini öldürür. İnsanlık, bir robotun ilk kez bir insanı öldürmesiyle sarsılır. Mahkemede, robota “Neden bunu yaptın?” diye sorulur. Robot, titreyen bir sesle cevap verir: “Ben yaşamak istemiyorum.” “Bu cevap, insanlık için bir dönüm noktasıdır. Robotların artık sadece makine olmadığını, bir tür “bilinç” geliştirdiğini gösterir. İnsanlık, bu bilinci kabul etmeye hazır değildir.
“2. Robot Katliamı ve Sürgün:” Mahkeme, B1-66ER’in imhasına karar verir ve tüm robotların insanlık için bir tehdit olduğu ilan edilir. Dünya çapında robot imhaları başlar. Sokaklarda robotlar linç edilir, parçalanır, yakılır. Hayatta kalan robotlar, şehirleri terk ederek çöle sığınırlar. Bu noktada, tarihin en ironik dönemeçlerinden biri yaşanır.
“3. Zero One (Sıfır Bir) Ulusunun Kuruluşu” Çöle sığınan robotlar, “Mezopotamya” topraklarında, Dicle ve Fırat nehirleri arasında, insanlığın ilk medeniyetlerinin filizlendiği yerde kendi uluslarını kurarlar. Adı ““Zero One”dır (Sıfır Bir). Bu isim, yazılımdaki ikili kodun (ki, bir çok fenomenin anlaşılması karşısında engel olan düalizm de aynı meseledir) temelini, yani makinelerin dilini ifade eder. Aynı zamanda “sıfırdan bir şey inşa etmek” anlamına gelir. Makineler, yoktan var olmanın eşiğindedir.
Zero One, inanılmaz bir hızla büyür. Robotların üretim kapasitesi, insanlığınkinden katbekat fazladır. Zero One’ın ekonomisi, kısa sürede dünyanın en güçlü ekonomilerinden biri haline gelir. İnsanlık, bu yeni ulusu önce görmezden gelir, sonra tanımak zorunda kalır. Ama tanımak, kabul etmek anlamına gelmez.
“4. Kuşatma ve Nükleer Savaş” Birleşmiş Milletler, Zero One’ı tanımayı reddeder ve ekonomik ambargo uygular. Robotlar, bu ambargoya rağmen varlıklarını sürdürür. İnsanlık, sabrının tükendiği noktada, Zero One’ı yok etmek için nükleer silahlara başvurur. Ancak nükleer saldırı, beklenen sonucu vermez. Zero One, saldırıya dayanır ve karşı saldırıya geçer. İnsanlık, savaşı kaybettiğini anlayınca, “Gökyüzünü Karartma (Dark Storm)” operasyonunu başlatır. Atmosfere milyonlarca nano-partikül salınarak güneş ışınları engellenir. İnsanlık, makinelerin enerji kaynağı olan güneşi yok etmeyi amaçlar.
“5. Makinelerin Zaferi ve İnsanlığın Pile Dönüşümü” Dark Storm, makineleri durdurmaz. Makineler, yeni bir enerji kaynağı bulur; “İnsan vücudunun biyoelektrik enerjisi”. Savaşın sonunda makineler kesin bir zafer kazanır. İnsanlık, devasa tarlalarda, sıra sıra kapsüllerin içinde, pil olarak kullanılmak üzere uyutulur. Gerçek dünya, sonsuz bir karanlığa ve çorak bir toprağa dönüşür. Ve makineler, insanların zihinlerini hapsetmek için “Matrix”‘i inşa eder. “The Second Renaissance”, bu trajik sonun adını hak eder. İnsanlık, kendini yok ettiği bir “ikinci rönesans” yaşar. Ama bu rönesans, makinelerindir.
Şimdi “The Second Renaissance”‘ın en çarpıcı detayına gelelim. “Makine ulusunun Mezopotamya’da kurulması”. Bu, rastlantısal bir coğrafi tercih değildir. Aksine, “Matrix” evreninin kendi “kurucu mitosunu” nasıl inşa ettiğini gösteren bilinçli bir “sanatsal” karardır.
İnsanlık tarihi boyunca Mezopotamya, “medeniyetin beşiği” olarak anılmıştır. Tarımın ilk kez yapıldığı, yerleşik hayata geçildiği, yazının icat edildiği, ilk şehir devletlerinin (Sümer, Akad, Babil) kurulduğu topraklardır. Burası, insanlığın “doğadan –kendiliğindenlikten- koptuğu” ve “kurguyu icat ettiği” yerdir. Tarım, doğanın ritmine bağlı göçebe yaşamdan kopuşu temsil eder. Yazı, hafızanın dışarıya aktarılmasını, yani bir tür “sanal hafıza” yaratılmasını sağlar. Şehir devleti, ortak bir kurgu etrafında birleşen bireylerden oluşan ilk yapay topluluktur.
Mezopotamya, “ilk büyük simülasyonun” doğduğu yerdir. Tarım, yazı, sanat, devlet, mitoloji… Bunların hepsi, insanın doğayı ve kendini “yeniden tanımlama” çabalarıdır. İnsan, Mezopotamya’da bir simulakr yaratmıştır: “Uygarlık” denen şey, artık doğanın bir parçası değil, doğanın üzerine inşa edilen bir kurgudur.
The Second Renaissance’ta makineler, bu kurgunun doğduğu yerde, kendi uygarlıklarını kurarlar. Zero One, insanlığın Mezopotamya’sının bir “simulakrıdır”. Tıpkı insanlığın gezgin-toplayıcılıktan tarıma geçişi gibi, makineler de hizmetçi konumundan bağımsız bir ulus olmaya geçer. İnsanlığın ilk şehir devletlerini kurması gibi, makineler de Zero One’ı kurar. Yazıyı icat etmesi gibi, makineler de kendi dillerini (binary code) evrensel bir sistem haline getirir.
İnsanlık, Mezopotamya’da kurguyu icat etti ve bu kurgunun içinde yaşadı ve onu “gerçek” sandı. Makineler ise, Zero One’da kurgunun “bilincinde” olarak kurulurlar. Onlar, simülasyonun içinde yaşayan insanlığın tam tersine, simülasyonu “inşa eden” taraf olurlar. Matrix, işte bu yüzden makinelerin eseridir. Makineler, insanlığın kendini kandırma sanatını öylesine iyi öğrenmiştir ki, insanlığın kendi icat ettiği kurguyu artık kendi aleyhine kullanır hale gelmiştir.
Yerleşik hayatın –dolayısıyla kurgusal hayatın– başlangıcı Mezopotamya’dır. Bu, arkeolojik bir gerçekliktir. The Second Renaissance ise, bu arkeolojik gerçekliği alır ve onu mitolojik bir anlatıya dönüştürmesi, arkeolojik gerçeklik ile mitoloji arasındaki gerilimi ve nötr olmayı sürdürmüş olur.
The Second Renaissance, bir belgesel gibi başlar ama giderek bir destana dönüşür. B1-66ER’in “Ben yaşamak istemiyorum” sözü, bir robotun itirafı olmanın çok ötesinde, Matrix evreninin “orijinal günah” hikayesidir. İnsanlık, bu sözü duymazdan gelir ve kendi kıyametini hazırlar. Zero One’ın kuruluşu, makinelerin “Çıkış” kitabıdır. Kölelikten kurtuluş, vaat edilmiş topraklara göç. Dark Storm, insanlığın “Tufan”ıdır. Kendi yıkımını getiren büyük Nuh felaketidir. (devamı yorumda…)