Spoiler içeriyor
İşte geldik o "efsane" filme. Kime göre, neye göre efsane? Elbette 2003 yılında izleyen biri için büyük bir etki yaratmış olabilir; keza ben o zamanlar bir yaşında bile değildim. Muhtemelen o dönemde izleseydim ben de aynı etkiyi hissederdim. Ancak bugün,…devamıİşte geldik o "efsane" filme. Kime göre, neye göre efsane? Elbette 2003 yılında izleyen biri için büyük bir etki yaratmış olabilir; keza ben o zamanlar bir yaşında bile değildim. Muhtemelen o dönemde izleseydim ben de aynı etkiyi hissederdim. Ancak bugün, filmi günümüz sinemasıyla birlikte değerlendirdiğimde bana oldukça sıradan geldi. Bunun en büyük sebebi de hikâyenin benim için fazla tahmin edilebilir olmasıydı.
Bir film ters köşe üzerine kuruluyorsa, bunu yıllar geçse bile koruyabilmesi gerekir. İşte o zaman gerçekten zamansız bir iş ortaya çıkmıştır. Bana göre Oldboy bu konuda aynı başarıyı sürdüremiyor. Bundan üç yıl önce çekilen Requiem for a Dream hâlâ psikolojik gerilim denildiğinde ilk akla gelen filmlerden biri. Ondan dört yıl önce çekilen Fight Club ise bugün bile üzerine sayısız analiz yapılan, her izleyişte farklı ayrıntılar yakalanabilen bir yapım. Bu yüzden Oldboy'u "efsane" olarak nitelendiremiyorum. Buna rağmen başka filmlerde çok sık rastlanmayan bazı yönlerini takdir ettiğimi de söylemeliyim.
Filmin en dikkat çekici tarafı, klasik "iyi adam-kötü adam" düzenini tamamen ters yüz etmesi. Çoğu hikâyede seyirci haklı olan tarafı destekler ve sonunda onun kazanmasını bekler. Burada ise ahlaki sınırlar sürekli yer değiştiriyor. Kimse tamamen masum değil, kimse tamamen haklı değil.
Filmin merkezindeki ensest ilişki de bunun önemli bir örneği. Ensest hem hukuki hem de ahlaki açıdan kabul edilemez bir durumdur. Oldboy'un geçmişte bu ilişkiyi öğrenip bunu dile getirmesini, tek başına bakıldığında yanlış bulmuyorum. Üstelik bunu tüm dünyaya duyurmak amacıyla değil, yalnızca yakın arkadaşına anlatıyor. Olayın kontrolden çıkıp yayılması ise zincirleme sonuçlar doğuruyor. Burada film, tek bir cümlenin bile bazen geri döndürülemeyecek etkiler yaratabileceğini gösteriyor.
Ancak tam bu noktadan sonra filmdeki ceza anlayışı benim için dengesini kaybediyor. Dae-su yalnızca yıllarca özgürlüğünden mahrum bırakılmıyor; eşini kaybediyor, hayatı elinden alınıyor ve sonunda öz kızına âşık olacak şekilde sistematik olarak manipüle edildiğini öğreniyor. Bir noktaya kadar "Bunun sebebi ne?" diye merak ederek izlerken, filmin sonlarına doğru kendimi "Bu artık yanlış bir bedel." diye düşünürken buldum. İşlenen hata ile ödenen ceza arasındaki denge tamamen bozuluyor. Bu da intikamın adalet olmaktan çıkıp saplantıya dönüştüğünü gösteriyor.
Bence filmi yalnızca bir intikam hikâyesi olarak okumaya çalışırsak anlatının bazı yönleri eksik kalıyor. Çünkü intikamın kendisi, bu ölçüde bir yıkımı açıklamaya yetmiyor. Fakat hikâyeyi çocuklukta ya da gençlikte yapılan düşüncesiz bir davranışın yıllar sonra bile insanların hayatını değiştirebileceği fikri üzerinden okursak çok daha anlamlı bir zemine oturuyor. Film bana göre tam da burada güç kazanıyor: Söylenen tek bir söz, bazen yalnızca o anı değil, onlarca yıl sonrasını da şekillendirebiliyor.
Filmin beni en çok düşündüren sahnelerinden biri ise Dae-su'nun hapisten çıktıktan sonra karşılaştığı takım elbiseli adamın konuşmanın hemen ardından intihar etmesiydi. İlk bakışta bu ölüm gereksiz gibi görünebilir. Ancak bana göre bu sahne, filmin "intikam bulaşıcıdır" düşüncesini yansıtıyor. O adam, Lee Woo-jin'in planında yalnızca küçük bir araçtı. Görevini tamamladıktan sonra yaşayacak bir amacı kalmıyor; yıllardır taşıdığı suçluluk duygusu ve anlamsızlık hissi onu intihara sürüklüyor. Böylece film, intikamın yalnızca hedef aldığı kişiyi değil, ona hizmet eden insanları da tükettiğini gösteriyor. Kimse bu oyundan gerçekten sağ çıkamıyor; kimi fiziksel olarak ölüyor, kimi ise vicdanını, kimliğini ve insanlığını kaybediyor.
Okuduğunuz için teşekkürler.🔆