‘Annesini bir kazada kaybeden dört yaşındaki Ponette, ölümün geri dönülmezliğini kabul etmeyi reddederek onu yeniden bulmanın yollarını arar. Film, küçük bir çocuğun Tanrı, suçluluk ve yalnızlık arasında annesine ulaşmak için verdiği derin yas mücadelesini konu alır.’ 🪁 “Eğer tanrı yüceyse,…devamı‘Annesini bir kazada kaybeden dört yaşındaki Ponette, ölümün geri dönülmezliğini kabul etmeyi reddederek onu yeniden bulmanın yollarını arar. Film, küçük bir çocuğun Tanrı, suçluluk ve yalnızlık arasında annesine ulaşmak için verdiği derin yas mücadelesini konu alır.’
🪁
“Eğer tanrı yüceyse, neden bana bir işaret göndermiyor? Benimle konuşmuyor. Dualarım bir işe yaramıyor.”
“Kendini kandırman acı çekmeni durdurmaz.”
“Çocuk olmak neşeli değil.”
“Babalar gibisin. Aşktan hoşlanmıyorsun.”
🪁
Ponette, bir çocuğun annesinin ölümünden sonra yaşadığı yasın hikâyesi gibi görünür. Fakat film, yasın kendisinden çok daha zor bir sorunun peşine düşer: Bir insanı kaybettikten sonra hayat nasıl devam eder? Ve belki daha da önemlisi: Sevdiğimiz biri öldüğünde, onu sevmeye devam ederek yaşamayı nasıl öğreniriz?
Ponette henüz dört yaşındadır. Ölümün geri dönülmezliğini anlayabilecek kadar büyümemiş, fakat kaybın ağırlığını hissedemeyecek kadar da küçük değildir. O, annesinin öldüğünü kabul etmez. Onu bekler, onunla konuşur, Tanrı’ya ulaşmaya çalışır, rüyalarında onu arar. Çünkü bir çocuğun dünyasında sevgi bu kadar güçlüyse, sevilen birinin gerçekten yok olabilmesi akla sığmaz.
Yetişkinler Ponette’ye ölümün ne olduğunu anlatmaya çalışırlar. “Geri gelmeyecek.” derler. “Tanrı’nın yanında.” derler. Fakat Ponette bunların hiçbirini yeterli bulmaz. Çünkü yetişkinlerin verdiği cevapların hiçbiri onun tek bir sorusuna cevap değildir: “Annem nerede?” Bu yüzden Tanrı’yı aramaya başlar. Ondan yalnızca bir şey ister: “Annemle konuşmama izin ver.”
Ama cevap gelmez. Ve film burada çocukça görünen ama aslında insanlığın en eski sorularından birini ortaya çıkarır: Eğer Tanrı varsa ve beni seviyorsa, neden acımı durdurmuyor?
🎈
Ponette bir süre sonra ölümün karşısında kendisini suçlamaya başlar. Başka bir çocuğun ona söylediği “Anneni sen öldürdün, çünkü kötüydün.” sözü, zaten içinde büyüyen suçluluğa dönüşür. Bu yüzden Ponette’nin “Ben kötü değilim.” demesi, aslında annesinin ölümünden kendisini kurtarmaya çalışmasıdır. Ve sonra: “Ölmek istiyorum.” der. Çünkü ölüm onun için henüz yok oluş değildir. Ölüm, annesine giden yoldur. Fakat film onun acısını romantikleştirmez.
Ponette’ye “Bu kadar üzgün olmamalısın.” dendiğinde: “Evet, olmalıyım.” der. Ponette’nin üzülmeye hakkı vardır. Çünkü annesi ölmüştür. Ama film aynı zamanda insanın acısının içinde sonsuza kadar kalamayacağını da söyler. Bunu annenin dönüşüyle anlatır. Anne, Ponette’yi ölümün tarafına çekmek için değil, hayatın tarafına geri göndermek için gelir. “Her şeyi dene. En ufak şeyleri bile.” “Hayatı umursamak zorundasın.” Ve sonunda: “Seni sevdiğimi unutma.” der.
🧸
Anne, Ponette’den kendisini unutmasını istemez. Çünkü yasın iyileşmesi unutmak değildir. Hatırlayarak yaşamayı öğrenmektir. Ponette annesini fiziksel olarak geri getiremez. Ama onun kokusunu hatırlayabilir. Sesini hatırlayabilir. Rüyasında onunla oynayabilir. Birlikte geçirdikleri küçük anları saklayabilir. Ve belki de ölümün karşısındaki tek gerçek direnç budur: Hatırlamak.
İnsan öldüğünde bedeni gider. Fakat birinin hayatımızda bıraktığı iz, onun ölümünden sonra bizim içimizde yaşamaya devam eder. Bu yüzden filmin sonunda Ponette’nin annesini bırakması, annesini terk etmek değildir. Onu başka bir biçimde yanında taşımayı öğrenmesidir. Filmin başında: “Annem öldü, o hâlde ben de onun yanına gitmeliyim.” düşüncesi filmin sonunda: “Annem öldü, ama ben yaşayabilirim.” düşüncesine dönüşür. Bu küçük görünen değişim, aslında bütün filmin yolculuğudur.
🪔
Çünkü hayat çoğu zaman büyük cevaplardan değil, küçük şeylerden oluşur. Bir kahkaha. Bir oyun. Bir dokunuş. Bir koku. Bir gece. Bir anı. Bir insanı sevmek. Ve yaşamaya devam etmek.
Ponette bu yüzden ölümün kazanıp kazanmadığını sormaz. Çünkü ölüm zaten beden üzerinde kazanır. Film başka bir şey sorar: “Ölen kişi, geride kalan insanın hayatını da öldürebilir mi?” Cevabı ise nettir: Hayır. Eğer sevgi gerçekten varsa, ölüm bir insanı hayatımızdan tamamen silemez. Sadece onun bizimle bulunma biçimini değiştirir.
Ve belki filmin bütün hikâyesini tek bir cümlede toplamak gerekirse: Ponette’nin annesini kaybettikten sonra öğrendiği şey, annesiz yaşamayı öğrenmek değil; annesini içinde taşıyarak yaşamayı öğrenmektir. Bu yüzden filmin sonunda duyduğumuz “Bana mutlu olmayı öğren dedi.” cümlesi, basit bir teselli değildir. Bir annenin çocuğuna bıraktığı son mirastır: “Beni seviyorsan, yaşa.” Ölüm, sevginin sonu değildir. Ama sevginin, hayatın sonuna dönüşmesine izin vermemek gerekir.
🍂
“Tanrıyla seni arıyordum.”
“Biliyorum. Öleceğimi hissettiğimde direnebilirdim ama bunu yapmak kolay değildi. Mücadele etmedim, oluruna bıraktım.”
“Tanrıya bir çocuk gibi inandığımı düşünürdüm ama sen onu buldun. Sanki annen seni cennete götürmüş ve kalbin Tanrı sevgisiyle dolu olarak gelmişsin gibi.”
“Tanrıya ihtiyacımız olduğunda, bize bir işaret gönderir.”
“Nasıl bir işaret?”
“Sana dokunur ve kendini iyi hissedersin.”
“Bana dokunmadı.”
“Dikkat etmemişsin.”
“Ediyordum! Ama onun neye benzediğini bilmiyorum.”
“Hiçbir şeye benzemez. O bir ruh.”
🍂