Her sanat eseri, içinde doğduğu çağın imkan ve sınırlarının bir yansımasıdır. Warrior da bu bağlamda, 21. yüzyılın küresel popüler kültürünün, 19. yüzyıl Amerika’sının ırkçı ve sınıfsal çelişkileriyle kurduğu gerilimli bir diyaloğu temsil eder. Bruce Lee’nin notlarından beslenen bu proje, yüzeyde…devamıHer sanat eseri, içinde doğduğu çağın imkan ve sınırlarının bir yansımasıdır. Warrior da bu bağlamda, 21. yüzyılın küresel popüler kültürünün, 19. yüzyıl Amerika’sının ırkçı ve sınıfsal çelişkileriyle kurduğu gerilimli bir diyaloğu temsil eder. Bruce Lee’nin notlarından beslenen bu proje, yüzeyde bir aksiyon macera anlatısı gibi dursa da, alt metninde oryantalizm, tarihsel tahayyül ve şiddetin anlamlandırılması gibi kadim meseleleri barındırır. Ancak bu meseleleri ne ölçüde derinleştirebildiği, tartışmanın aslını oluşturur.
Tarihi dramanın en büyük handikabı, geçmişi bugünün kalıplarıyla okuma tehlikesidir. Warrior, 1870’ler San Francisco’sunu, Çin mahallelerinin kanlı tong savaşlarını, demiryolu işçilerinin isyanını ve İrlandalı göçmenlerle çatışmayı mekan olarak seçerken, bu tarihsel malzemeyi dekoratif bir fon olarak kullanmaktan öteye geçememiştir. Oysa asıl mesele, o devrin epistemolojik kırılmasıdır: Kapitalizmin vahşi büyüme süreci, işgücünün metalaşması ve ırk temelli ayrımcılığın hukukileşmesi, dönemin ruhunu belirleyen temel dinamiklerdir. Dizi, bu dinamikleri diyaloglara serpiştirmekle yetinir; fakat bu unsurlar, aksiyon sahnelerinin gölgesinde eriyip gider. Bir tarihçi, burada anakronizmden ziyade tarihsel indirgemecilik görür: Karmaşık toplumsal ilişkiler, bireysel kahramanlık hikayesine kurban edilir. Bu, sadece sanatsal bir tercih değil, aynı zamanda ideolojik bir tercihtir; zira kapitalizmin işleyişine dair rahatsız edici sorular, yerini bireysel intikam öykülerine bırakır.
Edward Said’in işaret ettiği gibi, Batı’nın Doğu’yu tahayyülü, çoğunlukla bir öteki inşasıdır. Warrior, bu tuzağa kısmen düşer. Çinli karakterler, dövüş sanatlarındaki ustalıkları ve gizemli teşkilat (tong) aidiyetleriyle adeta birer egzotik nesne olarak konumlandırılır. Oysa 19. yüzyılda San Francisco’da yaşayan Çinli göçmenlerin gündelik hayatı, felsefi bir derinlikten ziyade hayatta kalma mücadelesidir; Konfüçyen erdemler, Amerikan gecekondularında değil, klasik metinlerde yaşar. Dizi, bu çelişkiyi aşmak için karakterlere modern psikolojik motifler giydirir, ama bu, Doğu insanını anlaşılır kılmaktan çok tüketilebilir kılar. Meselenin ironik yanı şudur: Dizi, ırkçılığa karşı durduğunu iddia ederken, kendi temsil biçimiyle yeni bir oryantalist söylem üretir. Ah Sahm’in yükselişi, bir göçmenin zaferi olarak değil, batılı aksiyon kahramanı archetyp’inin sarı yüzle oynanması olarak okunabilir
Aksiyon sahnelerindeki koreografik ustalık, diziye sinematografik bir parlaklık katar. Fakat şiddet, burada yalnızca gösteri olarak var olur; anlam dünyasından kopuktur. Gerçek şiddet, tarihte hiçbir zaman estetize edilemeyecek kadar çıplak ve travmatiktir; demiryolu işçilerinin kırılan omurgaları, tong savaşlarında ölenlerin ailelerine bıraktığı yıkım, bu görsel şölenin dışında bırakılmıştır. Nietzsche’nin “uçuruma baktığında” dediği o derinlik, burada yalnızca yumrukların gürültüsüyle doldurulmuştur. Oysa iyi bir sanat eseri, şiddeti sorgulamalı, onu tarihsel ve toplumsal bağlamına oturtmalıdır. Warrior bunu denemez; aksine, şiddeti bir çözüm aracı olarak yüceltir. Bu, aslında kapitalist toplumun bireyci mitosunun yeniden üretimidir: Sorunlar sistemle değil, rakip çeteyle çözülür.
Dizi, tür olarak western ile dövüş sanatları filmlerini sentezler. Bu hibrit yapı, görsel olarak özgün olsa da, anlatısal olarak klişeler ordusu kurar: Yozlaşmış politikacı, onurlu ama yanlış anlaşılan kahraman, fedakar kadın figürleri… Her biri, Hollywood anlatı kalıplarının birer yeniden üretimidir. Bu kalıplar, statükoyu sorgulamak yerine onu pekiştirir; zira son kertede kahraman, sistemi değiştirmez, sistemin içinde bir yer edinir. Bu, ideolojik olarak muhafazakar bir tutumdur ve dizinin derinlik iddiasını zedeler. Eğer bir eser, tarihsel bir dönemi anlatırken o dönemin toplumsal çelişkilerini yapısal olarak ele almıyorsa, yaptığı şey tarihe kostüm giydirmekten ibarettir.
Karakterler, sığ kalmakla eleştirilir, fakat bu sığlık, yalnızca senarist beceriksizliği değil, türün doğasıyla ilgilidir. Aksiyon sinemasının en önemli dinamiği, karakteri eylem üzerinden tanımlamaktır; iç monolog ve psikolojik çatışma, ikinci plandadır. Warrior bu türün sınırları içinde başarılıdır; fakat tarihi dramanın sorumluluğunu üstlenirken, bu sınır aşılmalıdır. Oysa dizi, karakterlere birer epistemik kimlik kazandırmakta başarısız olur. Ah Sahm neyi temsil eder? Göçmenin umudunu mu, kültürel kimlik krizini mi, yoksa sadece yumrukları mı? Bu sorunun cevabı verilmez, çünkü dizi, karakteri sembol olmaktan çıkarıp işlevsel bir araça indirger. Bu, sanat açısından bir zayıflıktır; zira sanat, insanın varoluşsal çelişkilerini aydınlatmakla yükümlüdür.
Bütün bu eleştirilere rağmen, Warrior’ı ilgasız bir ürün olarak nitelemek haksızlık olur. Sinematografisi, oyuncu performansları ve özellikle koreografisi, türünde çıta yükselten niteliktedir. Dizi, izleyiciye bir dönemin atmosferini aktarabilmektedir; bu, tarihsel ayrıntıdan ziyade duygudur ve sinemanın en güçlü araçlarından biridir. Ayrıca, Çinli göçmenlerin tarih sahnesindeki varlığını popüler kültüre taşıması, küçümsenmemelidir. Zira tarihsel hafıza, bazen akademik metinlerden değil, sanat eserlerinden beslenir. Warrior, bu anlamda bir ilk olma niteliğini taşır; Batı’nın ana akım anlatısında Çinli göçmenlere bir özne statüsü kazandırması, politik olarak önemli bir adımdır.
Warrior, iki ateş arasında kalmış bir eserdir: Bir yanda ticari kaygılar ve türün kalıpları, diğer yanda tarihsel sorumluluk ve sanatsal derinlik. Bu çatışma, dizinin hem gücü hem de zaaflarını oluşturur. Onu, bir tarih tezi olarak okumak naiflik olur; fakat onu salt eğlence olarak görmek de entelektüel bir tembelliktir. Asıl mesele, bu dizinin bizlere, tarihin nasıl temsil edilebileceğine dair bir tartışma açmasıdır. Oyunun kurallarını bilerek izlendiğinde, zevkli bir deneyim sunar; fakat halihazırdaki okuma biçimiyle, tarihsel deneyimin karmaşıklığını yoksullaştırır.
Warrior, 21. yüzyılın kültürel endüstrisinin, 19. yüzyılın yaralarına nasıl baktığının bir aynasıdır. Bu bakış, ne tam olarak şefkatlidir, ne de tam olarak sömürücü; daha ziyade ihtiyatlı bir mesafe koyan, ama o mesafede kendi konforunu da koruyan bir bakıştır. Sanatın görevi, bu konforu bozmaktır; bu nedenle Warrior, iyi bir sanat eseri olmaktan çok, iyi bir popüler kültür ürünü olarak hakkını verir. Ve tarihçi, bunu söylerken, eserin kendi sınırları içindeki başarısını da görmezden gelmez; zira objektiflik, hakkını vermekle başlar....