Spoiler içeriyor
🧥🥃 "En çok korktuğu şey hayaldi. Bu ikiyüzlü yol arkadaşı, bir bakıma dost, bir bakıma düşman; inanmadığın zaman dost, tatlı akışına kapılıp gittiğin zaman düşman." Oblomov ilk başlarda beni gerçekten çok sıktı, hatta hiç akmıyor gibi geldi. Ama kitabı bitirdiğim…devamı🧥🥃 "En çok korktuğu şey hayaldi. Bu ikiyüzlü yol arkadaşı, bir bakıma dost, bir bakıma düşman; inanmadığın zaman dost, tatlı akışına kapılıp gittiğin zaman düşman."
Oblomov ilk başlarda beni gerçekten çok sıktı, hatta hiç akmıyor gibi geldi. Ama kitabı bitirdiğim an gözlerim doldu, kapağını kapatıp öylece kalakaldım. Hani dünya klasiği olmasının etkisini hissettiriyor diyelim.
Peki Oblomov sadece tembel bir adam mı? Bence onu bu kadar basit bir etiketle kestirip atmak büyük haksızlık. Adamın asıl problemi en baştan beri yaşadığı varoluşsal sıkıntılar. Kafasındaki o sorulara, hayallere bir türlü cevap bulamayınca, zamanla dışarıdan tembellik gibi görünen o süregelen eylemsizlik başlıyor.
Bir de aşk konusu var. Romandaki ilişkilere bakınca aşk dediğimiz şeyin herkese göre ne kadar değiştiği çok net görülüyor. Oblomov Olga’nın kendisini Agafya gibi sevmesini bekledi, Olga ise Oblomov'un kendisini Ştolts gibi sevmesini; Ştolts Olga'nın aşkından oldukça memnundu ama yine de aşk hakkında sorgulamalarına şahit olduk, Agafya içinse Oblomov'un uğraşsız ilgisi bile yeterliydi, zaten ona hayrandı. Bu farklı ilişkiler aslında "aşk" dediğimiz tek bir kelimenin arkasında her insanın kendi içsel ihtiyacına, korkularına ve tutkularına göre bambaşka dünyalar kurduğunu gösteriyor.
En can alıcı nokta da Oblomov’un pes ediş anı. Bana göre en büyük kırılma anı Olga’dan ayrılması ama asıl vazgeçişi kendisine göre, Ştolts onu kurtarmaya çalıştığında verdiği cevaptaydı: "Belki bundan önceki gelişinde olurdu.Şimdi çok geç..." İşte orada, kendi isteğiyle hayatın yarışından çekilip yenilgiyi kabul ediyor.
Kendi yaşadığı döneme göre Oblomov, potansiyelini harcamış bir insandı ama bugünün bakış açısıyla "insan nerede mutluysa doğru yer orasıdır" deyip belki ona hak verebiliriz. Gerçi işin acı tarafı, Oblomov kendisi bile bu halinden tam anlamıyla memnun değildi. İçinde bir yerlerde ulaşamadığı hayallerin ve pişmanlığın üzüntüsünü taşıyordu.
Sonlara doğru Olga ve Ştolts arasındaki o uzun, felsefi diyaloglar belirgin şekilde tempoyu düşürüyor. Evet karakterleri daha iyi tanıyalım ama hikayenin doğal akışı bozulmadan olsa daha güzel olurdu.
Yine de Oblomov’u okurken onun o kaçışlarında kendimizden bir şeyler bulmamak, hayatın sorumlulukları karşısında tökezlediğimiz anları hatırlamamak imkansız. Son olarak Oblomov ve Ştolts arasındaki dostluk roman boyunca benim en sevdiğim şeydi, şimdi bile aklıma gelince bir garip hissediyorum. Ştolts'un arkadaşının hayatını düzene sokmak için verdiği çaba ve Oblomov'un onu gördüğü her an çocuk gibi sevinmesi, aynı coşkuyla karşılaması, bazı insanlara karşı kendini bile savunmazken Ştolts'u savunması çok güzeldi. Ahh ah 19.yy da bile gerçek dostluk ne güzel şeysin sen :')
🧥🥃 "Kim için yaşayabilirim, hangi gaye için? Neyi arayacağım? Ne için savaşacağım? Neyin rüyasını göreceğim? Hayatın çiçekleri döküldü, sade dikenleri kaldı."
Not: Mihey ve İvan geberin 🔪🐷👋🏼