✨Uzun Bir Yazıdır✨ Kitabı bitirdiğimde ilk düşündüğüm şey şu oldu: - E ben daha hiçbir şey yapmamışım..??? Bunu kendimi küçümsemek için söylemiyorum. Gerçekten böyle hissettiğim için diyorum. İlber Ortaylı’nın anlattığı hayatı okudukça; okuduğu kitaplar, bildiği diller, gezdiği şehirler, tanıdığı insanlar,…devamı✨Uzun Bir Yazıdır✨
Kitabı bitirdiğimde ilk düşündüğüm şey şu oldu:
- E ben daha hiçbir şey yapmamışım..???
Bunu kendimi küçümsemek için söylemiyorum.
Gerçekten böyle hissettiğim için diyorum.
İlber Ortaylı’nın anlattığı hayatı okudukça; okuduğu kitaplar, bildiği diller, gezdiği şehirler, tanıdığı insanlar, aldığı eğitim ve bütün bunların hayatına kattıkları karşısında kendi hayatıma dönüp baktım.
Ve bir anda kendimi gerçekten çok çok çok küçük hissettim…
Ancak düşündükçe aklıma takılan şeyler de oldu, mesela;
Bir insanın hayatını başka bir insanın hayatıyla ölçmek ne kadar doğru?
Çünkü İlber Ortaylı’nın hayatı, onun hayatı.
Benim hayatım ise benim.
Onun çocukluğunda aldığı eğitim, ailesinin ona sunduğu imkânlar, yaşadığı dönem, seçtiği meslek ve sahip olduğu meraklar onun hayatını şekillendirdi. Elbette insanın imkânları sınırlı olsa bile kendine bir şeyler katması mümkün. Buna kesinlikle inanıyorum. Ama herkesin aynı başlangıç çizgisinde olmadığını da unutmamak gerekiyor.
Mesela kitapta çokça dil öğrenmekten bahsediyor. Bir tarihçi için bunun ne kadar önemli olduğunu anlayabiliyorum. Hatta bazı alanlarda birden fazla dil bilmek doğrudan mesleğin bir parçası bile olabilir. Ama ben bir ergoterapi öğrencisiyim mesela. Benim beş dil bilmem mesleğimi iyi yapacağım anlamına gelmiyor. İngilizce öğrenmek benim için bilimsel kaynaklara ulaşmak, başka ülkelerdeki uygulamaları görmek, başka insanların dünyasına biraz daha yaklaşmak demek olabilir.
Ancak belki de mesele kaç dil bildiğimiz değildir de mesele, bildiğimiz bir dil sayesinde dünyaya başka bir pencereden bakabilmektir…
Çünkü insanın bakış açısı yalnızca kitaplarla değişmiyor.
Bazen başka bir insanla tanışıyorsunuz. (Ki belki bir gazi, doktor, şizofreni hastası, öğrenci, ev hanımı ya da yüksek statülü gelir kaynağı bol bir iş veren…) Sizden tamamen farklı bir hayat yaşamış biriyle konuşuyorsunuz.
Başka bir şehre gidiyorsunuz.
Bir müzeye giriyorsunuz.
Ya da bilmediğiniz bir sanatçıyı araştırıyorsunuz.
Bir anda, sizin yıllardır doğru sandığınız bir şeyin yalnızca sizin doğrunuz olduğunu fark ediyorsunuz.
Ve belki de kültür dediğimiz şey biraz da budur.
Her şeye rağmen kitabın bende en çok düşündürdüğü şeylerden biri fedakârlık oldu. Çünkü kendini geliştirmek biraz da kendi hayatından fedakârlık etmek demek.
Daha çok okumak istiyorsanız başka bir şeyden vazgeçiyorsunuz.
Bir dil öğrenmek istiyorsanız zamanınızı oraya ayırıyorsunuz.
Gezmek istiyorsanız para biriktiriyorsunuz.
Bir meslekte iyi olmak istiyorsanız başka şeyleri erteliyorsunuz.
Yani hayatınıza bir şey eklemek istediğinizde aslında başka bir şeyden biraz eksiliyorsunuz. Belki büyümek de biraz budur….
Ama düşününce burada da herkesin hayatının aynı olmadığı aşikar. Çünkü bir insanın çocuğu olabilir, ailesine bakıyor olabilir, çalışmak zorunda olabilir, ekonomik imkânları sınırlı olabilir. Başka bir insanın bunların hiçbirini yaşamıyor olabilir. Bu yüzden bir insanın hayatını ne kadar geliştirdiğini, kaç ülke gezdiğiyle ya da kaç kitap okuduğuyla ölçmek bana doğru gelmiyor açıkçası.
Kendi şehrinden hiç çıkamamış bir insanın hayatı boş değildir kesinlikle. Bir ev hanımının kendini geliştirmeye çalışması, dünyayı gezemediği için daha değersiz değildir. Bir insanın iyi hayatı, başka bir insanın iyi hayatına benzemek zorunda değildir.
Belki de “iyi hayat” diye tek bir hayat yoktur.
Kitapta çok sevdiğim bir başka şeyden de bahsetmek isterim. İlber Hoca’nın bazı konularda kendi sınırını bilmesi hoşuma gitti hatta elimden geldiğince kendi hayatıma uygulayacağımı düşünmekteyim. Buna örnek olarak, “Ben doktor değilim” diyerek doktor tavsiyesi vermemesi gibi. Bana göre bu çok önemli çünkü bir konuda çok şey bilmek, her konuda söz sahibi olmak anlamına gelmiyor.
İnsan bazen en çok bildiği şeyi değil, bilmediği şeyi kabul edebildiğinde büyüyor.
Kitabı okurken zaman zaman “Geç kaldım mı?” diye düşündüm. 20’li yaşlarında olan benim için bunu düşünmek biraz komik belki. Ama kitap insana bazı şeylerin belli yaşlarda yapılması gerekiyormuş gibi hissettirebiliyor.
26 yaşında okuyan biri “Ben geç kaldım.” diyebilir.
56 yaşında okuyan biri de.
Ben hayatın böyle kesin çizgileri olduğuna da inanmıyorum.
Evet, hayatın dönemleri var.
Evet, bazı şeyleri erken yapmak bazı kapıları daha kolay açabilir.
Ama istisnalar da var.
Ve belki o istisna sensindir. Olamaz mı? Hatta belki de benimdir.
Kitabı bitirdiğimde bende kalan en güzel duygu ise yeniden okuma isteği oldu açıkçası. Çünkü bu kitabı biraz acemi okuduğumu düşünüyorum.
Şimdi (yani yıl 2026) bazı cümlelerin altını çizdim.
Bazılarına itiraz ettim.
Bazılarında “Kesinlikle!” dedim.
Bazılarında ise “Ama herkes böyle yaşayamıyor ki…” diye düşündüm.
Fakat bundan dört beş yıl sonra aynı kitabı yeniden okuduğumda hangi cümlelerin altını çizeceğimi gerçekten merak ediyorum.
Belki bugün bana baskı gibi gelen bir cümle, o zaman yol gösterici olacak,
Belki bugün çok doğru bulduğum bir düşünceye o zaman itiraz edeceğim,
Belki de bugün hiç anlamadığım bir cümle, yıllar sonra tam hayatımın ortasına oturacak kim bilir…
Çünkü bazı kitaplar değişmiyor.
Ama biz değişiyoruz, büyüyoruz. Yaşımız kaç olursa olsun büyümeye devam ediyoruz…
Ve belki bu yüzden bazı kitapları tekrar okumak, aslında kitabı değil kendimizi tekrar okumaktır.
Ben bu kitabı okuduktan sonra bir dil öğrenmek, başka şehirler görmek, hatta başka bir ülkeye gitmek istedim. Bunların hepsini hemen yapabilecek miyim, bilmiyorum. Hatta belki bir süre sonra bu heves de geçecek.
Ama yine de kitap bana küçük de olsa bir şey bıraktı. “Hayatımı nasıl yaşamak istediğimi düşünme isteği.”
İlber Ortaylı’nın hayatını yaşamak istemiyorum. Onun kadar dil bilmek, onun kadar gezmek, onun kadar okumak zorunda da değilim. Ama kendi hayatımı biraz daha bilinçli yaşamak istiyorum.
Belki Bir Ömür Nasıl Yaşanır? sorusunun benim için cevabı şu an bu kadar.
Çünkü insan daha 20’lerinin başındayken bir ömrün nasıl yaşanacağını gerçekten bilebilir mi?
Belki de bilemez.
Belki sadece yaşamaya başlar.
Sonra birkaç yıl geçer.
Bir gün aynı kitabı yeniden açar.
Ve bu kez başka cümlelerin altını çizer..
İyi okumalar…🤍