Beni bu denli anlayan bir insanla rast düşmek, o insanın beni temâşâ etmesini görüyor olmak hakîkaten büyüleyici... Oğuz Atay bu dünyaya gelmiş bir nimet, Türk Edebiyatı'nın uçsuz bucaksız dehlizi... Ona dair şiirler yazmalı, onunla mektuplaşmalı.. Ben muhtemelen mektubumu yazarken göz…devamıBeni bu denli anlayan bir insanla rast düşmek, o insanın beni temâşâ etmesini görüyor olmak hakîkaten büyüleyici... Oğuz Atay bu dünyaya gelmiş bir nimet, Türk Edebiyatı'nın uçsuz bucaksız dehlizi... Ona dair şiirler yazmalı, onunla mektuplaşmalı.. Ben muhtemelen mektubumu yazarken göz yaşlarımı tutamayabilirdim ama; bir insanın bir insana kelimelerini, o sessizliği bozmamak adına fısıldaması bir makam değil de nedir?.. Beni bana fısıldayan bir insan karşısında elbette gözyaşlarımı tutamayacaktım; 'Her şey bittiğinde, gün batarken onu izleyeceğim ve ağlayacağım, beni sonunda anlıyor oluşuna ağlayacağım' Oğuz Atay'ın güzelliği kelimelerini sahte kullanmıyor oluşunda, o kelimelerin hakîkatini biliyor oluşu ve kimselere koz veriyor olmayışında.. Bu dünya kirli ve sanrılarla muhkem. Bunu bizler de -bizler, o sanrıdan kıvranan bir avuç insan- biliyoruz, Atay'da biliyor. Bizlerin de bir yolu yok, Atay'ın da bir yolu yok. Atay'ın tanımı var tabii, insanın tanımı olduğu vakit dünya daha katlanılabilir oluyor. Tanrıya, sığındığım öz bir yaram var benim; insanlardan korunmak.. İnsanlardan; kalbini kötüye kullananlardan, kelimelerinin varlığına kahkahalar atıp tebessüm etmeyi unutan insanlar.. Edebiyatı, bir diğer mühimi şiiri maskeleyerek kullanıyor olan insanlar.. Ne yazık şiirleri bile sahteymiş, var böyle insanlar ki iğreniyorum. Tanrım, beni ve kelimelerimi onlardan koru...
Bir Tutunamayanlar, bir Tehlikeli Oyunlar ne denir ki... Oğuzcum aynı Oğuzmuş :d Kendisi Tehlikeli Oyunlarda da tutunamıyor hiçbir şeye. Kendisine dahi. Bir insanın kendisine dahi tutunamıyor oluşu ne ağır bir yazgıdır.. Bana kalırsa bu kitap üzerindeki kadın karakterlerin hepsi birer imge idi; Bilge, Sevgi... Oğuz Atay onlara dahi ait hissedemiyordu kendisini, kayıplara uğrayınca aşkını anlayan bir adam. Kaybolan kimdi peki? Bilge'nin onu terk etmesi mi yoksa kendini Bilge de dahi bulamayışı mı?.. Atay'ın -Hikmet'in- kaybı kendini hiç bulamayışında idi. Onun dünyası zaten başlı başına bir oyundu. Bunlara sebep olan şeyler romanın tezatlığına değinmek olur. Atay, bu romanında esas olarak "Batı uygarlığının özüne değinir" Türkiye'nin hâli ortadadır. Batıya koşmak uğruna verdiğimiz kayıplar; birazcık yavaşlamaya ihtiyacımız varken en büyük kaybımız olmuştu bu. Onun için en mühim ve en sarih sorun insanın değişmesidir. Dış dünyanın eziciliğinden kurtulabilmek, bir nefes alabilmek roman boyunca tek gaye olmuştur. Bilirsiniz Oğuz Beyciğimin iç monologları kullanışındaki başarısını, kendisi acıklı bir insan olmaktan öte acısını ironikleştiren birisi. Bu kitapta da fevkalâde kullanmış bu ironiyi, kendimden geçtim :) İnsan okurken ağlamak istiyor, içine giren sıkıntıların has olduğunu anlıyor sonra kahkaha atmak istiyor; delirmek istiyor 'Biraz delirsem albayım, biraz delirsem her şey düzelir.' Kitapta bir bölüm var ki... sy.385/Bilgeye mekubundan oluşan bölüm. Orada gerçekten ağlamak istedim, en sevdiğim bana en çok dokunan bölüm oldu. Bazı geceler Youtube üzerinden bu kısmı dinliyorum... "Sevgili Bilge..." Nihayetinde Atay'ın kendisine yaptığı inanılmaz bir özeleştiridir bu kitap, kendimi bulduğum şu günlerime "ben buradayım sevgili okur" diyen bir özeleştiri.. Belki de bizim eleştirimiz...