Sonra bir gün yüzü çatlak intiharlarımı boyatıp Otuz altı numara bir hayata başlamak… Uzun bir nekâhet döneminden sonra Nihayet ayağa kalkmak… Öfkem Üstü kalsın derdi ve bırakırdı hayatımı Bayat bisküvi kokan o mahalle bakkalına …
The Applicant First, are you our sort of a person? Do you wear A glass eye, false teeth or a crutch, A brace or a hook, Rubber breasts or a rubber crotch, Stitches to show something's missing? No, no? Then…devamıThe Applicant
First, are you our sort of a person?
Do you wear
A glass eye, false teeth or a crutch,
A brace or a hook,
Rubber breasts or a rubber crotch,
Stitches to show something's missing? No, no? Then
How can we give you a thing?
Stop crying.
Open your hand.
Empty? Empty. Here is a hand
To fill it and willing
To bring teacups and roll away headaches
And do whatever you tell it.
Will you marry it?
It is guaranteed
To thumb shut your eyes at the end
And dissolve of sorrow.
We make new stock from the salt.
I notice you are stark naked.
How about this suit——
Black and stiff, but not a bad fit.
Will you marry it?
It is waterproof, shatterproof, proof
Against fire and bombs through the roof.
Believe me, they'll bury you in it.
Now your head, excuse me, is empty.
I have the ticket for that.
Come here, sweetie, out of the closet.
Well, what do you think of that ?
Naked as paper to start
But in twenty-five years she'll be silver,
In fifty, gold.
A living doll, everywhere you look.
It can sew, it can cook,
It can talk, talk , talk.
It works, there is nothing wrong with it.
You have a hole, it's a poultice.
You have an eye, it's an image.
My boy, it's your last resort.
Will you marry it, marry it, marry it.
Sylvia Plath
herkesin ne yapması gerektiğini biliyor gibi göründüğü her ortamda akışa müdahale etmeyen (istese bile dokunma gücü olmayan) objektif bir gözlemciydim ben. kadraja aldığım herkesin yaşama işindeki becerikliliklerini tartardım. mutsuzluk mutluluğa göre bulaşıcılığı daha yüksek bir şey olsa gerek ben içinde…devamıherkesin ne yapması gerektiğini biliyor gibi göründüğü her ortamda akışa müdahale etmeyen (istese bile dokunma gücü olmayan) objektif bir gözlemciydim ben. kadraja aldığım herkesin yaşama işindeki becerikliliklerini tartardım. mutsuzluk mutluluğa göre bulaşıcılığı daha yüksek bir şey olsa gerek ben içinde bulunduğum her topluluğun canını sıkmayı başarabilirken onların hayat enerjileri hep beni ıskalardı. mekanlarda böyle çaresiz anlar için mescidlere olduğu kadar saklanma odalarına ihtiyaç duyulduğunu fark ettim. dışarıda kahkahalar koparken sorunun ne olduğuna dair sorulardan kaçmak için sığınabileceğin küçükçe bir alan.
izlemektense dahil olmak istenci üzerine söylenmiş sözler toplamak istiyorum ama elimde olan sadece hayal dünyasına saplanmışlıkla ilgili:
“Waiting for your night stories,
instead, empty glasses dancing.
Kahlo paints for me, surreal dreams.”
bugün mutfağımda çıplak ellerimle limon sıkarken o’nu, canavarımı boğazladığımı tahayyül ettim. bir elimle sıktım ince boynunu diğeriyle de uzun süredir cebimde sakladığım fişleri yüzüne doğru salladım. yıllardır sana ödediğim bütün şeyler bunlar diye sıraladım o gitgide morarırken. evrenden koca bir…devamıbugün mutfağımda çıplak ellerimle limon sıkarken o’nu, canavarımı boğazladığımı tahayyül ettim.
bir elimle sıktım ince boynunu diğeriyle de uzun süredir cebimde sakladığım fişleri yüzüne doğru salladım.
yıllardır sana ödediğim bütün şeyler bunlar diye sıraladım o gitgide morarırken.
evrenden koca bir hayatın iadesini istiyorum dedim.
son nefesini yüzümde hissedecek ve ardından alacağımı ifa ettireceğim.
zamanında bir yerde okumuştum; roma hukukunda ifa etme sürecine solutio denirmiş.
her ne hikmetse jung’un simya üzerinden kurduğu analojisindeki aynı kavram solutio fazı da egonun çözülmesi anlamına gelirmiş.
ne yani evrenden borcumun ödenmesini hiddetle talep ederken aynı anda kapkatı olan egomun, psişik yapılarımın sembolik suda yumuşamasını mı sağlamalıydım?
iki taban tabana zıt olgu.
biri alacaklı konumunda peşine düşmek demek.
biri ise peşini bırakmak ve kovalamaca olmaksızın salınmak demek.
bunları düşünürken dikkatim dağılmış, elim gevşemiş, canavarımın yüzüne yeniden kan gelmiş.
sonra gerçekliklerin koruyucu zarı yırtılmış.
yine mutfağımın ortasına düşmüşüm.
ve artık aniden gözüme sıçrayan limon suyunun damlasındaydı o.
çok yakıyordu tek damlalık temasıyla.
tek damlası bu kadar can yakan kaç şey vardı?
böylesi bir senaryoda limonu sıkan el benim mi sayılırdı?
eylül
…sonra sarışın kadınlar esmer olup balkonlara çıktılar ben terk ettim beyaz çerçeveli bir fotoğrafı ve dönmedim bir daha. Resmim, zayıf yüzlü, gülümsemeye yakın neredeyse hastane penceresine dayalı ahşap ve toz kokan bir gecede çekilmişti. Gaseyan… yıllar sonra kente çıktım örümcek…devamı…sonra sarışın kadınlar esmer olup
balkonlara çıktılar
ben terk ettim beyaz çerçeveli bir fotoğrafı
ve dönmedim bir daha.
Resmim,
zayıf yüzlü, gülümsemeye yakın neredeyse
hastane penceresine dayalı
ahşap ve toz kokan bir gecede çekilmişti.
Gaseyan…
yıllar sonra kente çıktım
örümcek ağlarının, paslanmış kapıların ardından
kente çıktım,
yıllardır sallanan bir sandalyenin ardından
tozlar içinden,
uzaklara ve karalara yazıldığım mektuplardan
beyaz çerçeveli bir fotoğraftan,
gaseyan.
Burkuldum ve ağladım
kırmızı bir danstı her şey, oynadım.
tenim ve ellerim yoktu
kimse görmedi.
Kimse görmedi, saçlarım uzamadı yıllardır.
Birhan Keskin
Betonun hüznünden doğdum suyun isyanından güneşin kırılganlığına dokunup geliyorum. Sana söz yakışır, ağzını hazırla. Kırık bir şehir hikâyesinden doğdum, kırk meseleden bardaklar ve demli çaylara dokunup geliyorum. Sana söz yakışır, elma de.
birçokları için bu kadar zor değil. bütün bunlar beni daha derin kıldı gibi bir üstenci teselli türetsek de artık kolaylaşmasını istiyorum. yokuş aşağı inmek istiyorum. istediğim ve hak ettiğim şeyi sımsıkı çenemle ısırıp kopararak elde etmek istemiyorum artık. bir şeyler…devamıbirçokları için bu kadar zor değil.
bütün bunlar beni daha derin kıldı gibi bir üstenci teselli türetsek de artık kolaylaşmasını istiyorum.
yokuş aşağı inmek istiyorum.
istediğim ve hak ettiğim şeyi sımsıkı çenemle ısırıp kopararak elde etmek istemiyorum artık.
bir şeyler de hediye paketinde hazır önüme konulsun.
mutlu bir bedenim olsun istiyorum, kaybettiğim anlardan sonra mutsuz bir milisaniye bile geçirmek istemiyorum.
medikal tedavimi bundan bırakamıyorum, onsuz baş edecek yerde ve güçte değilim.
sağlıklı olmayı deneyimlemek istiyorum, fütursuz ve kontrolsüz olsam bile beni yarı yolda bırakmayacak bir beden istiyorum.
küçük gündelik görevlerde kafayı yememek, arşivciliği bir kenara bırakmak, özensiz ama alayına yaşamak istiyorum.
bu histen çok sıkıldım.
idollerim gibi önce başarılar sonra başarısızlıklar hikayesi yazmak istemiyorum.
stresi elimine etmek istiyorum, artık süslü kelimelere başvurmadan anlaşılmak istiyorum.
itiraflar dünyaya ben içinde çok acı çekerken normal akışına devam etmesiyle çok kızdım, kız çocuklarına özgü o bencil eşitlenme açlığıyla her şey ve herkes benimle yas tutsun istedim. şimdilerde uzun bir komadan uyanmış gibiyim, bedenim büyümüş-çevrem adapte olamayacağım kadar evrilmiş…devamıitiraflar
dünyaya ben içinde çok acı çekerken normal akışına devam etmesiyle çok kızdım, kız çocuklarına özgü o bencil eşitlenme açlığıyla her şey ve herkes benimle yas tutsun istedim.
şimdilerde uzun bir komadan uyanmış gibiyim, bedenim büyümüş-çevrem adapte olamayacağım kadar evrilmiş ama ben hala 15 yaşında ve çaresizim.
güncel yaşımın gerektirdiklerini, beklentilerini karşılayamamak çok beceriksiz hissettirirken farkına yeni yeni vardığım tonla şeyler var.
sanki dondurulmuş bir embriyoydum da vakti geldiğinde hiç bilmediğim bir rahme transfer edildim.
ilk gençlik yıllarında bambaşka savaşlarım vardı diye gelişimimi sanırsın bir tüpte dondurduğumuzdan bedenimi yeni yeni keşfediyorum, kadınlığımı yeni fark ediyorum, sosyal becerileri bir bir edinmeye çalışıyorum.
ama bugün 21 yaşında babama gece geç saatte duş alırsam sinüzitim kötüleşir mi diye sordum.
yani yolun çok başındayım.
ben insan olma fonksiyonunu yerine getiremediğinden gelişim çağında hastane rafına kaldırılan bir ruh olduğum için şuan uyumlanamıyorum güncel yaşımla.
ellerimi koyacak yer bulamıyorum deyimi benim için sadece heyecan verici durumlarda değil her anda geçerli.
ergen sakarlığı dedikleri şapşallık hali ilk yetişkinlik yıllarıma da tesir etti.
bir sürü fobim ve batıl inancım var.
mesela küçük başarılarımı başkalarını asla tehdit etmesin diye minimize ediyorum sürekli.
veyahut geçmişimde ödediğim bedelleri sanki bana hayat tarafından kesilen bir fatura elimdeymiş ve çoktan ödeme yapmışım’ı kanıtlamak ister gibi hep insanların gözüne sokuyorum.
durmadan talihsizlikle dolu öykümü geviş getiriyorum.
tam burada bunun sebebinin kendimle alakalı bahsedecek başka hiçbir şeyimin olmayışı olduğunu anlıyorum.
hastalığı güzel bir kumaşmış gibi üzerine kuşananlardanım.
onunla var oldum, öyleyse hep gölgesinde kalmalıyım.
devreye yine yeniden giren hayattan geri düşmüşüm telaşıyla bu yazıyı karalıyorum.
henüz tatmadığım bir sürü alkol çeşidi var.
henüz çıplak bedenime katlanamıyorum.
henüz çalışma hayatının disiplinini edinmedim.
henüz tek başıma restoranda yemek yemedim.
henüz’lerin itiraflar listesi benim için uzar giderken bu sonradan gerçekleşme ihtimali olanların listesi kadar hiç’lerimin de listesi var. artık onulmaz olan hiçler.
ne de olsa zaman geri sarılamaz.
ama neredeyse evrensel olan deneyimler bunlar.
ve ben eksiğim.
hiç lise tuvaletlerinde sigara içemedim.
hiç okuldan kaçmadım.
hiç drama dolu arkadaş gruplarına dahil olmadım.
hiç kendimi iyi hissedecek kadar süslenmedim.
normal ergenler başka neler yapardı da ben yapmadım?
hayatımda durdur tuşuna basmıştım ama duran tek şey benim dünyaya dahiliyetimdi, dünya benden bağımsızdı,bedenim de öyle.
şuan kendini anlatırken nefessiz kalan çocuklar gibiyim hâlâ.
bunu yazarken de nefessiz kaldım sanırım.
evinden başka olacak yeri olmayan biri, evi de hiç ‘olmaya’ müsait olmayanındansa başka bir yerde olma isteği yükselir bilmediği bir kaynaktan, dolar boğazı kadarına. sanki kelime fişleri tutuşturmuşlar avucuna. canın mı sıkıldı küçüğüm? al aynı kelimelerle oyna. bize canevi’nden çıkan…devamıevinden başka olacak yeri olmayan biri,
evi de hiç ‘olmaya’ müsait olmayanındansa başka bir yerde olma isteği yükselir bilmediği bir kaynaktan, dolar boğazı kadarına.
sanki kelime fişleri tutuşturmuşlar avucuna.
canın mı sıkıldı küçüğüm?
al aynı kelimelerle oyna.
bize canevi’nden çıkan bir masal yazsana.
orada hiç yok musun aslında?
o zaman ‘yok sayıldığın yerden yok ol’ diye yazmıştı bilge biri satırlara.
evinden git bakalım sen de usluca.
eylül evinden gitmiş bu buyrukla kendi masalını yazmaya.
(yok) sayılmaktan (yok) olmaya uçmuş usulca.
peki eylül nerede var gitme’lerden gün gelip de yorulup durduğunda?
hani evinin dışında da yokmuş ya!
onun boşlukta kapladığı bir alan yokmuş oysa.
yer bulamamış bir türlü şekilsiz vücuduna.
sahi kendini ne sanmış da bu bacaksız düşmüş yollara!
onu gerçekten bilen yegane kişiler ve nesneler de sadece evin sınırları içinde kalmak zorundaymış masal bu ya.
evde yoksan bari dışında var olmayı becer değil mi ama?
basit denklem işlemez onun gibilerin vakasında.
nerede bir yön duygu olmayan bu şapşal kız allah aşkına?
ne orada ne burada olan eylül belki de henüz olmamış bir şeydi.
olgunlaşmadan merak etmiş toprağı, düşmüş dalından haylazca.
peki onu tanıyanları toplasak kaç metrekareye ya da odaya sığar bir hesaplasana.
sanıyorum 2+1 yetermiş bütün olanları toplamaya.
2+1lik bir kişinin arkasından anma töreni yapmaya gerek kalır mı ki acaba?
unutma, bu masal için az kelime harca.
kısa da tut anlamaz yoksa okuyan merakla.
hem geçmez ömür dediğin yolda.
yazım hakkında düşüncelerinizi paylaşabilirseniz sevinirim.