Aşkından kendini yollara vurmuş güzel kadın Zingarina (Asia Argento) ile yollarda yaşayan Tchangola (Birol Ünel) Transilvanya’da karşılaşırlar. Sonrası aşk, özgürlük, sevgi, dayanışma, enfes müzikler ve danslar eşliğinde yollarda süren arayış ve keşifler.... Hem görsel hem de ruhsal bir şölen bu…devamıAşkından kendini yollara vurmuş güzel kadın Zingarina (Asia Argento) ile yollarda yaşayan Tchangola (Birol Ünel) Transilvanya’da karşılaşırlar. Sonrası aşk, özgürlük, sevgi, dayanışma, enfes müzikler ve danslar eşliğinde yollarda süren arayış ve keşifler.... Hem görsel hem de ruhsal bir şölen bu film.
Berberi bir babayla Çingene bir annenin çocuğu olarak Cezayir’de doğup 22 yaşında Fransa’ya göçen Tony Gatlif, 2006’da Roll dergisine verdiği röportajda şunları söylemiş: “Benim hoşuma giden duygular, yola düşmek, keşifler... Benim için sinema insanları yolculuğa çıkarmaktır, ama organize olmayan bir yolculuğa. Film üzerine düşünmeye başladığımda müziği de düşünürüm. Müzik filmin omurgasıdır; senaryoyu yazarken ve çekim mekanlarını saptarken eş zamanlı olarak müziği de tasarlarım.” Hakikaten sinemasının basit formülü bu.
Sade (anlatım çoğu zaman düz) ama duygusu yoğun (sürekli bir coşku içindeyiz), masalsı (törenler, müzikler, danslar) ama gerçek (soğuk binalar, yoksul evler, hiçlikte uzanıp duran çamurlu, karlı yollar) bir atmosferde geçen filmin yoksul olsalar da (dilenen, açlık çeken) gönülleri zengin (yardım eden, dayanışan) insanlarıyla sürüyor keşif yolculuğu. Sevmeyi özgürlüğüne karşı bir tehdit olarak gören Tchangola ile bir zamanlar sevdiği başka bir erkek tarafından ciğeri dağlanan Zingarina’nın yolculuğunu merak içinde izliyoruz.
Birol Ünel filmin bir yerinde istemsizce Türkçe konuşuyor. Tchangola’nın yolu bir zamanlar Türkiye’den de geçmiş olmalı. Her iki karakterin de geçmişiyle ilgili bilgi ya da ele dokunur ipuçları vermeyi gerekli görmüyor yönetmen. Karşılaştıkları an ve sonrası önemli onun için.
Tony Gatlif Türkiye’ye ilk kez 1984’te gelmiş ve ülkemizi çok sevmiş. 2008’de İstanbul Film Festivali’nde jüri üyeliği yapmaya geldiğinde onu Sulukule’ye götürüp davul, keman, klarinet eşliğinde gezdirmişler. Bir de sormuşlar “Sulukule’yi nasıl çekerdiniz?” diye. O da şöyle cevaplamış: “Bir aile yemek masasında oturup, çocuklarıyla yemeğini yiyor. Birden mutfak üstlerine çöküyor. Bu sahneyi çekerdim.”
Gerçek olaylardan esinlenen ancak muhtemelen ikinci tarafın diğerine reddiye olarak yazdığı iki kitaptan makul bir senaryo oluşturularak bu iki kitap üzerine kurgulanan; manipülasyon, güç ve var olma savaşı veren üç aile üzerinden anlattığı hikâyesiyle gerilim dozu yüksek bir film Eden.…devamıGerçek olaylardan esinlenen ancak muhtemelen ikinci tarafın diğerine reddiye olarak yazdığı iki kitaptan makul bir senaryo oluşturularak bu iki kitap üzerine kurgulanan; manipülasyon, güç ve var olma savaşı veren üç aile üzerinden anlattığı hikâyesiyle gerilim dozu yüksek bir film Eden. Film; I. Dünya Savaşı’nın ardından insanlığın birbirini kırma noktasına geldiği cinnet halinden arınarak yeni bir dünya düzeni kurabilmesi için kendi doktrinini oluşturmaya/yazmaya çalışan Friedrich Ritter ve eşi Dora Strauch’un sığındıkları Galápagos Takımadaları’ndaki Floreana Adası’na gelen yeni yerleşimcilerle olan mücadelesi üzerine kuruyor anlatısını. Bir “hayatta kalma” hikâyesi gibi görünen film bir noktada aslında ütopya kurma çabasının nasıl kendi zıddına, yani distopyaya dönüştüğünü anlatırken özellikle Ritter’in eşiyle olan diyalogları ve çatışmaları üzerinden günümüz medeni dünyasına acımasız eleştiriler yapmayı ihmal etmiyor. Yüzeysel değerlendirildiğinde bir güç ve hayatta kalma savaşı olarak okunabilecek Eden, hem insanlığın bu gün bile üstesinden gelemediği evrensel güç ve var olma mücadelesine 1920’lerden sert mesajlar göndermesi hem güçlü oyuncu kadrosu hem de görsel zenginliği bakımından dikkate değer bir film. Öte yandan bu güçlü oyuncu kadrosu ile Eden, vermek istediği mesajları ya da alt metinleri okumak istemeyenlere dahi iyi bir gerilim zevki verecek ve her türden seyirciyi tatmin edecek kurguya sahip izlemeye değer sağlam bir film.
"Agnes’in başına kötü bir olay geldi. Ama hayat devam ediyor, en azından etrafındaki herkes için." "Sorry, Baby" , bir kadının başına gelen travmatik olaydan sonra adeta ayaklarının altından yeryüzünün kaydığını hissetmesine rağmen, hiç aşamayacağını düşündüğü bu durumla yaşamayı öğrenmesini konu…devamı"Agnes’in başına kötü bir olay geldi. Ama hayat devam ediyor, en azından etrafındaki herkes için."
"Sorry, Baby" , bir kadının başına gelen travmatik olaydan sonra adeta ayaklarının altından yeryüzünün kaydığını hissetmesine rağmen, hiç aşamayacağını düşündüğü bu durumla yaşamayı öğrenmesini konu alıyor. Klasik, sisli bir İngiliz kasabasında genç bir öğretim görevlisini canlandıran Eva Victor, çoğu zaman gözden kaçırılan bir süreci işliyor : içsel olarak iyileşmek..
Agnes’in travma sonrası beş yıllık sürecini anlatan film, her biri kendi başlığını taşıyan bölümlere ayrılarak sunuluyor. Her bölüm farklı bir yılda geçiyor ancak izleyiciye kronolojik sırayla sunulmuyor. Eva Victor' un ilk uzun metrajlı filmi olan" Sorry, Baby", 2025 Sundance Film Festivalinde dikkatleri üzerine çekmeyi başararak, senaryo ve jüri ödülü kazandı.
Zeki, duyarlı ve sempatik Agnes rolünde Eva Victor 'u izliyoruz. Kendisi aynı zamanda filmin hem senaristi hem de yönetmeni. Stand-up geçmişi de olan Victor; dramedi türü olarak tanımlayabileceğimiz, farklı bir bakış açısıyla yaklaşıyor bu sürece. Yazdıklarım sizi yanıltmasın. “Sorry, Baby”; tahmin edilenin aksine, hiç de klişe mesajlara dayanan bir film değil. Az önce de bahsettiğim gibi, ne romantik bir komedi ne de acıklı bir dram. Hayata dair, gerçekçi bir hikaye. Karakter merkezli, abartısız yapımlara ilgi duyanlar beğenecektir.
Mayıs 1998'de Endonezya'da yaşanan ve ülkeyi sarsan gerçek olaylardan esinlenen "Thorn Lisesi Kuşatması" distopik bir aksiyon-gerilim filmi. Film 2027 yılında Endonezya'da geçmekte. Ülke, toplumsal karmaşanın ve çöküşün eşiğinde bir dönemde. Bu kaotik ortamda, bir okulda öğretmen olarak çalışan Edwin, hayatta…devamıMayıs 1998'de Endonezya'da yaşanan ve ülkeyi sarsan gerçek olaylardan esinlenen "Thorn Lisesi Kuşatması" distopik bir aksiyon-gerilim filmi.
Film 2027 yılında Endonezya'da geçmekte. Ülke, toplumsal karmaşanın ve çöküşün eşiğinde bir dönemde. Bu kaotik ortamda, bir okulda öğretmen olarak çalışan Edwin, hayatta kalmak için zorlu bir mücadele içine giriyor. Okul, ayrımcılık ve ırksal nefretin tetiklediği bir ölüm kalım mücadelesinin öznesi konumunda. Bu şartlar altında, Edwin hem kendini hem de öğrencilerini korumaya çalışırken toplumun derinliklerine işlemiş olan sosyal gerilimler ve çatışmalarla yüzleşmek zorunda kalır. Her gün daha da kötüye giden bu ortamda, Edwin'in karşı karşıya olduğu zorluklar sadece fiziksel bir mücadeleden ibaret değildir. Aynı zamanda insanları bölen sistematik ön yargılarla, nefretle ve adaletsizlikle de savaşması gerekmektedir.
Film, izleyiciyi sadece Edwin'in yaşadığı gerilim dolu anlara değil, aynı zamanda insanların birbirine karşı duyduğu güvensizlik ve ön yargıların nasıl bir toplumun temellerini sarsabileceğine dair düşündürücü ve çarpıcı bir bakış atıyor. Edwin'in bu karmaşa içindeki mücadelesi, içtimai sorunlar üzerine derinlemesine bir sorgulama fırsatı sunuyor izleyicisine.
Film; sürükleyici, kışkırtıcı bir çalışma. Başta biraz yavaş ilerlese de son 40 dakikasında nefesinizi tutuyorsunuz. Sertleştiğinde inanılmaz derecede şiddetli ve öngörülemez hale geliyor, izlenmesi zor bir hal alıyor. Irkçı şiddetin vahşetini sansürlemeden gözler önüne seren yönetmen, daha girişte - nefrette hiçbir rol oynamamalarına rağmen- kadınların nasıl hedef haline geldiklerini gözler önüne seriyor. Okul, bir katalizör görevinde sanki. Korku, öfke ve güvensizlikle dolu toplumun sosyometrik prototipine, daha küçük bir versiyonuna dönüşmüş. Travmanın ürünü, şiddetten doğmuş ve nefretle zehirlenmiş bir ortamda büyüyen çocukları kaygıyla izlerken filmin sonuna eklemlenen, aslında öngörülebilen bir sürpriz keyfimizi bir kere daha kaçırmaya yetiyor.
Sonuç olarak özünde acı, nefret ve tarih barındıran film belki kurgu ve sinema dili olarak çok fazla şey vaat etmese de sunduğu gerçeklik/benzerlik ve verdiği mesajlar ile izlenmeye değer.
İyi seyirler dilerim.
“Kirazın Tadı” filmiyle hafızalarımıza kazınan Homayoun Ershadi, 78 yaşında yaşamını yitirdi. 💔 Abbas Kiyarüstemi’nin yazıp yönettiği film, intihar etmeyi kafasına koyan ve öldükten sonra kendisini gömecek birini arayan umutsuz bir adamın hikayesini anlatır. Her izlediğimizde bizi derinden sarsan film, bakış…devamı“Kirazın Tadı” filmiyle hafızalarımıza kazınan Homayoun Ershadi, 78 yaşında yaşamını yitirdi. 💔
Abbas Kiyarüstemi’nin yazıp yönettiği film, intihar etmeyi kafasına koyan ve öldükten sonra kendisini gömecek birini arayan umutsuz bir adamın hikayesini anlatır.
Her izlediğimizde bizi derinden sarsan film, bakış açımızın ve ruh halimizin algıladığımız gerçekliği nasıl belirlediğini vurgular; “yaşamak” kavramı üzerine sorgulatıcı bir yolculuğa çıkarır.
Ershadi’yi “Uçurtma Avcısı”, “Zero Dark Thirty” ve “Armut Ağacı” filmlerinden de hatırlayabilirsiniz.
Tüm zamanların en ünlü korku figürlerinden olan "Frankenstein" ın yaratıcısının bir kadın olduğunu biliyor muydunuz? Mary Shelley isimli İngiliz yazar, yaklaşık ikiyüz yıl kadar önce yazdığı gotik/ korku/bilim kurgu tarzındaki kitabıyla çığır açarak günümüze değin pek çok kitaba ve sinema…devamıTüm zamanların en ünlü korku figürlerinden olan "Frankenstein" ın yaratıcısının bir kadın olduğunu biliyor muydunuz?
Mary Shelley isimli İngiliz yazar, yaklaşık ikiyüz yıl kadar önce yazdığı gotik/ korku/bilim kurgu tarzındaki kitabıyla çığır açarak günümüze değin pek çok kitaba ve sinema kurgularına ilham kaynağı olmuştur.
Peki Guillermo del Toro' nun filme aldığı en son versiyonunu dört gözle bekleyip çıktığı gece izleyen kaç kişiyiz??))
Yaptığı her filmde sadece korku değil, aynı zamanda derin bir duygusallık da hissettiren usta yönetmen, bir canavarı sadece canlandırmakla kalmaz, aynı zamanda yaralı kalbini de ortaya çıkarır.
Bu haliyle Frankenstein, yönetmenin tam da tarzını yansıtan ,,ve on yıllardır hayalini kurduğu bir projeydi.
Bu açıdan Frankenstein , sadece sürükleyici bir yapım değil, aynı zamanda 200 yıllık romanın zamansız temalarını ortaya çıkaran, oyuncu kadrosunun olağanüstü performanslarını da içeren, zamanımızın en büyük film yapımcılarından birinin en büyük yaratımlarından birini ortaya koyan, yürekten bir tutku eseri olarak da görmek lazım.
Guillermo del Toro, fanlarını uzun süre beklettiğine değecek şekilde gerçekten göz kamaştıran, harika oyunculuklar, kostümler ve harika sinematografisiyle gösterişli ve göz alıcı bir yapım yaratmış bence👌
Bir şiir bir halkın umudu olabilir mi?❓ “Bekle beni, döneceğim, Bütün direncinle bekle beni . Bekle, hüzün yağmurları Gökyüzünü kaplayınca, Kara kış üşütürken bekle, Sarı sıcaklar yakarken bekle. Kimseler beklemezken bekle beni.” Roman,1941 yılında II.Dünya Savaşı’nda Moskova Kuşatması sırasında Konstantin…devamıBir şiir bir halkın umudu olabilir mi?❓
“Bekle beni, döneceğim,
Bütün direncinle bekle beni .
Bekle, hüzün yağmurları
Gökyüzünü kaplayınca,
Kara kış üşütürken bekle,
Sarı sıcaklar yakarken bekle.
Kimseler beklemezken bekle beni.”
Roman,1941 yılında II.Dünya Savaşı’nda Moskova Kuşatması sırasında Konstantin Simonov’un sevgilisine yazdığı şiirle başlıyor.O zorlu savaş gecesinde,korkunç kuşatma sırasında yarı beline kadar çamura gömülen Simonov ,sevgilisine olan özlemi ve savaş bitip sağ kalırsa yaşayacakları güzel günleri,hasretini ve aşkını anlattığı Bekle Beni şiirindeki gibi kitap karakterleri Selim ve çok sevdiği karısı Leyla ile birbirlerine yazdıkları mektuplar üzerinde dönüyor roman.
Bu mektuplarında aşkı, sabrı,sadakati ve insan kalabilmenin mücadelesini okurken aynı zamanda bekleyişin yalnızca bir insanı değil, tüm insanlığı nasıl ayakta tuttuğunu göstermektedir.
Zülfü Livaneli’nin Bekle Beni kitabı bir aşk romanı gibi gözükse de aynı zamanda bir dönem kitabı.1960’ların sonu,1970’lerin başı, karışık Türkiye günleri…Savaş günleri…Ama kiminle savaş?Aydınlarla devletin savaşı… Devlette çalışanlar, maaşını halkın ve aydınların vergilerinden alan askerler, polisler, güvenlik görevlileri, halkının bir kesimine nasıl bu kadar düşman olabiliyordu? ⁉️Aynı dili konuştukları, aynı sokaklarda büyümüş olmalarına rağmen…
Yazar, bu romanda kendisinin ve ailesinin hayatından izler olduğunu ama bir özyaşam öyküsü olmadığını belirtirken “68 kuşağı “olarak anılan aydın insanları ve yaşamak zorunda kaldıkları acı olayları ,bu insanların hayatlarının nasıl karartıldığını,nasıl işlerinin,ailelerinin ellerinden alındığını anlattığı Bekle Beni romanının son sayfasını okuyup kapağını kapattığımızda yıllar geçse de ülkede hiçbir şeyin değişmediğini anlıyoruz…Ama niye???❓
“ Vatan haini değildik; bizi vatandan uzaklaşmak zorunda bırakanlardı hain.”
Çoğunlukla büyük kahkahalar eşliğinde izlediğim, yer yer İngiliz tarzı mizahın baskınlığıyla acıtan esprileriyle sivrilen The Roses, evliliğin karikatürize bir kara komedisi. Filmimiz, Theo Rose (Benedict Cumberbatch) ile Ivy Rose’un (Olivia Colman) evlilik terapistinin odasında birbirlerine iltifat görünümlü iğneler batırdıkları ve…devamıÇoğunlukla büyük kahkahalar eşliğinde izlediğim, yer yer İngiliz tarzı mizahın baskınlığıyla acıtan esprileriyle sivrilen The Roses, evliliğin karikatürize bir kara komedisi.
Filmimiz, Theo Rose (Benedict Cumberbatch) ile Ivy Rose’un (Olivia Colman) evlilik terapistinin odasında birbirlerine iltifat görünümlü iğneler batırdıkları ve terapistin bu çifti “umutsuz vaka” etiketiyle kibarca kovduğu bir sahneyle açılıyor. Belli ki büyük aşkla evlenen çift zaman içinde birbirine tahammül edemez hale gelmiş. Ardından işin en başına gidip, aniden başlayan ve jet hızıyla evlilikle sonuçlanan bu aşkın evrelerini izliyoruz. Hemen iki çocuk yapıyorlar; aslında iyi bir şef olan Ivy işini bırakıp kendini evine ve çocuklarına adıyor; idealleri olan mimar Theo, iddialı bir projesi faciayla sonuçlanınca sıfır noktasını görüyor; Ivy, Theo’nun desteğiyle işine geri dönüp hayalini kurduğu restoranı açıyor ve hızlı bir şekilde ünlenip işi büyütüyor; Ivy evi geçindirirken Theo kendini eve ve çocuklara adıyor... Elbette çift zamanla birbirinden uzaklaşıyor, öfkeler birikiyor ve kendilerini bir tür savaşın içinde buluyorlar.
Senarist Warren Adler’in pek sevdiğim The War of the Roses (Danny deVito/1989) filminden esinlenen ve Tony McNamara’nın yazdığı The Roses, evliliğin bir “sevgi-nefret” ilişkisi olduğunu ve kaçınılmaz bir şekilde, sürekli bu iki uçta gidip geldiğini anlatıyor. Filmde, Rose çiftinin arkadaşlarını canlandıran çiftlerin evlilik yaşamlarında da bunu görüyoruz. Ayrıca, çiftin tahakküm nesnesi olan çocuklarının, anne-babalarının evliliğini pek de önemsemediklerini, hatta ayrılmalarını desteklediklerini izliyoruz. Tony McNamara’nın The Favourite (2018) ve Poor Things (2023) filmlerinin senaristi olduğunu da ekleyeyim.
Yönetmen Jay Roach’ın daha önce Meet the Parents (2000) ve Bombshell (2019) filmlerini izlemiştim.
Olivia Colman ile Benedict Cumberbatch harika bir çift olmuş, sanki gerçekten evlilermiş gibi hissettim film boyunca. Yan karakterler ayrıca başarılı; özellikle Amy’i canlandıran Kate McKinnon. Filmin temposu, sahne tasarımı da iyi. Hoş ve keyifli bir seçenek arıyorsanız. Buyrun efenim 😅
"Budapeşte doğumlu Yahudi bir mimar olan László Tóth, Holokost’tan sağ çıkmayı başarmıştır. Toplama kampından kurtulduktan sonra 1947’de “Vaat Edilmiş Topraklar” olarak gördüğü Amerika’ya gelir. Hayatını yeniden kurmaya çalışırken, Avrupa’da mahsur kalan eşi ve yeğeninin bir gün ona katılabileceklerine dair umudunu…devamı"Budapeşte doğumlu Yahudi bir mimar olan László Tóth, Holokost’tan sağ çıkmayı başarmıştır. Toplama kampından kurtulduktan sonra 1947’de “Vaat Edilmiş Topraklar” olarak gördüğü Amerika’ya gelir. Hayatını yeniden kurmaya çalışırken, Avrupa’da mahsur kalan eşi ve yeğeninin bir gün ona katılabileceklerine dair umudunu hiç kaybetmez. László'nun hayatı, milyoner Van Beuren’le karşılaşmasının ardından değişmeye başlar."
36 yaşındaki yönetmen Brady Corbet, üçüncü uzun metraj denemesi olan 215 dakikalık The Brutalist ile sadece süre açısından değil, sinemasal olarak da “büyük” bir film yapmış gerçekten de.
Konu olarak otuz yılı aşkın bir dönemi kapsayan film; açılış, iki bölüm, 15 dakikalık bir ara ve epilogdan oluşuyor. Corbet filmi VistaVision tekniğiyle çekmiş (geniş ekran yüksek çözünürlüklü bir 35mm formatı). Bu tercih, klasik Amerikan sinemasına duyduğu sevgiyi gösteriyor.
Üç buçuk saate yaklaşan süresine rağmen kurgu dengeli ve akıcı. Görüntü yönetimi takdire şayan, iç ve dış mekanlarda ışığın her tonunu yakalıyor. Daniel Blumberg’ün müzikleri, set tasarımı, kostümler hepsi kusursuz. Ancak filmin gücü sadece teknik olarak başarılı olmasından değil ; Corbet ve Mona Fastvold’un senaryosundan da kaynaklanıyor. Göç, travma, insan doğası, hırs, özgürlük ve umut gibi temalar derinlemesine işleniyor.
Oyunculuklar örnek niteliğinde; Adrien Brody'nin performansı film boyunca baskın, ancak Guy Pearce’in canlandırdığı Van Beuren sahneye girdiğinde Brody kendini bilinçli olarak geri çekiyor; böylece karakterlerin dengesi korunuyor. Bu geri planda kalabilme becerisi, onun ne kadar usta bir oyuncu olduğunu gösteriyor. Felicity Jones da László’nun eşi Erzsébet rolünde dikkat çekici; karakter öylesine özenle yazılmış ki izleyici onun hakkında her şeyi bildiğini hissediyor.
İddialı, görkemli ve her dakikası etkileyici olan bu yapım hakkında kadar az bilerek izlerseniz, deneyiminiz de o kadar güçlü olacaktır. The Brutalist, bir karakterin ve bir dönemin öylesine gerçekçi bir portresini çiziyor ki, insan László Tóth'un bir zamanlar yaşamış olup olmadığını merak edip Google 'da aratıyor. Cevap hayır olsa bile, László benim için gerçek..