Spoiler içeriyor
garret'ın düşündüğü gibi, birinin ^𝘣𝘦𝘯𝘥𝘦𝘯 𝘥𝘢𝘩𝘢 𝘪𝘺𝘪 𝘣𝘪𝘳𝘪𝘴𝘪𝘯𝘦 𝘭𝘢𝘺𝚤𝘬𝘴𝚤𝘯. 𝘈𝘮𝘢 𝘴𝘦𝘯𝘪 𝘣𝘢𝘴̧𝘬𝘢𝘴𝚤𝘺𝘭𝘢 𝘨𝘰̈𝘳𝘮𝘦𝘺𝘦 𝘥𝘢𝘺𝘢𝘯𝘢𝘮𝘢𝘮, 𝘣𝘶 𝘺𝘶̈𝘻𝘥𝘦𝘯 𝘥𝘢𝘩𝘢 𝘪𝘺𝘪 𝘣𝘪𝘳𝘪 𝘰𝘭𝘮𝘢𝘺𝘢 𝘤̧𝘢𝘭𝚤𝘴̧𝚤𝘺𝘰𝘳𝘶𝘮^ şeklinde düşünmesi o kadar kıymetli ki. umarsızca gitmenin kolay olduğunu; kalıp çabalamanın, sevgisini belli etmenin ne kadar değerli olduğunu…devamıgarret'ın düşündüğü gibi, birinin ^𝘣𝘦𝘯𝘥𝘦𝘯 𝘥𝘢𝘩𝘢 𝘪𝘺𝘪 𝘣𝘪𝘳𝘪𝘴𝘪𝘯𝘦 𝘭𝘢𝘺𝚤𝘬𝘴𝚤𝘯. 𝘈𝘮𝘢 𝘴𝘦𝘯𝘪 𝘣𝘢𝘴̧𝘬𝘢𝘴𝚤𝘺𝘭𝘢 𝘨𝘰̈𝘳𝘮𝘦𝘺𝘦 𝘥𝘢𝘺𝘢𝘯𝘢𝘮𝘢𝘮, 𝘣𝘶 𝘺𝘶̈𝘻𝘥𝘦𝘯 𝘥𝘢𝘩𝘢 𝘪𝘺𝘪 𝘣𝘪𝘳𝘪 𝘰𝘭𝘮𝘢𝘺𝘢 𝘤̧𝘢𝘭𝚤𝘴̧𝚤𝘺𝘰𝘳𝘶𝘮^ şeklinde düşünmesi o kadar kıymetli ki. umarsızca gitmenin kolay olduğunu; kalıp çabalamanın, sevgisini belli etmenin ne kadar değerli olduğunu hatırlatan bir sondu.
ana erkek karakteri bu kadar benimsemiş olmam beklenmedikti. yorumların birinde bu dizide geçen karakter gelişiminin euphoria dizisine kıyasla bir hiç olduğu söyleniyor. normalde onu izlemeyi düşünmüyordum, ama şimdi bir acaba izlesem mi... oldum. yani üç sezon zaten hepsini izlemem diye tahmin ediyorum. üst üste çok olur bu tür, bunaltır. bir de aynı anda 92847229473728484728* tane dizi izlediğim için her hâlükarda izleyemem, olmaz yani.
(*92.847.229.473.728.484.728= 92 sekstilyon 847 kentilyon 229 katrilyon 473 milyar 728 milyon 484 bin 728)
dizideki gitarist çocuğun görüşünün mert ramazan demir'e olan benzerliği de korkutucuydu biraz. konu fenotipe gelmişken, ana karakterin en yakın arkadaşının saçlarının güzelliği beni mest etti. düz saçlı olmasaydım, kahküllerimi öyle boyatmaya cesaret edebilirdim muhtemelen. homozigot resesif saç genim, yoruyorsun.
velhasıl kelam fazlasıyla boş yaptıysam ve beklediğim otobüs geldiyse ben puan verip kaçıoovvlarım.
mağaramın duvarları rengarenk dedirtebilecek bir dizi olması hasebiyle (。•̀ᴗ-)✧ 5/10
"Sevdiğin bir insanın uzun zamandır görmediğin yüzü, ilk önce geçen zaman içinde meydana gelmiş dış değişikliklerle seni etkiledikten sonra yavaş yavaş yıllar önceki hâlini alır; bütün değişiklikler silinip gider ve karşına yalnızca olağanüstü, benzersiz bir ruhsal kişiliğin en önemli ifadesi…devamı"Sevdiğin bir insanın uzun zamandır görmediğin yüzü, ilk önce geçen zaman içinde meydana gelmiş dış değişikliklerle seni etkiledikten sonra yavaş yavaş yıllar önceki hâlini alır; bütün değişiklikler silinip gider ve karşına yalnızca olağanüstü, benzersiz bir ruhsal kişiliğin en önemli ifadesi çıkar."
"Anlıyorum, ama hayat.."
"Ne olmuş hayata?"
"Başka şeyler gerektirir."
tw:hayalkırıklığı normal koşullar altında bütün gecemi alacakaranlık serisini izleyip bitirmeye ayırmayı planlanmıştım. ancak bu filmin bitmesine yarım saat falan kala bu planı iptal ettim. aslında ilk iki film fena değildi, hatta ilk filmi sevdiğimi söyleyebilirim. lâkin bu film.. bella'nın davranışları..…devamıtw:hayalkırıklığı
normal koşullar altında bütün gecemi alacakaranlık serisini izleyip bitirmeye ayırmayı planlanmıştım. ancak bu filmin bitmesine yarım saat falan kala bu planı iptal ettim.
aslında ilk iki film fena değildi, hatta ilk filmi sevdiğimi söyleyebilirim. lâkin bu film.. bella'nın davranışları.. descartes'ten bile daha fazla ikili oynayan bella. seni düalizmin yeni temsilcisi seçiyorum.
üzerine pek konuşmak istemiyorum, izlemeyen bir ben kalmıştım zaten.
yine de bella'ya çok sinirimin bozulduğunu söylemem lazım. edward'ı hak etmiyorsun bella. şimdi jacop'culara hak verdim, hepsi meğersem edward'ı düşünerek yanıtlıyormuş. yoksa jacob'u da sevmedim ben.
sümeyye'ye aklına gelen ilk filmi söylemesini istedim. alacakaranlık dedi, nşada sadece ilk filmi izleyecektim ama canım serisini izleyip öyle yorumlamak istedi. ona da katlanamadım-çok şükür ki-dolayısıyla:
izlediğim kadarıyla seriye puanım 43,61/100 🧛🏻🩸
çevremdekilerin aklına gelen ilk filmi izliyorum part7
▬▬▬.◙.▬▬▬ ═▂▄▄▓▄▄▂ ◢◤ █▀▀████▄▄▄◢◤ █▄ █ █▄ ███▀▀▀▀▀▀╬ ◥█████◤ ══╩══╩═ ╬═╬ ╬═╬ ╬═╬ "𝐵𝑢 𝑖𝑛𝑠𝑎𝑛𝑙𝑎𝑟 𝑖𝑐̧𝑖𝑛 𝑘𝑢̈𝑐̧𝑢̈𝑘, 𝑖𝑛𝑠𝑎𝑛𝑙𝚤𝑘 𝑖𝑐̧𝑖𝑛 ╬═╬ 𝑏𝑢̈𝑦𝑢̈𝑘 𝑏𝑖𝑟 𝑎𝑑𝚤𝑚.."- neil armstrong ╬═╬👩🏼🚀/ ╬═╬/▌ ╬═╬/ \ Apollo 13, 1970 yılında 'gerçekten' yaşanmış bir uzay görevini anlatıyor. Filmimiz…devamı▬▬▬.◙.▬▬▬
═▂▄▄▓▄▄▂
◢◤ █▀▀████▄▄▄◢◤
█▄ █ █▄ ███▀▀▀▀▀▀╬
◥█████◤
══╩══╩═
╬═╬
╬═╬
╬═╬ "𝐵𝑢 𝑖𝑛𝑠𝑎𝑛𝑙𝑎𝑟 𝑖𝑐̧𝑖𝑛 𝑘𝑢̈𝑐̧𝑢̈𝑘, 𝑖𝑛𝑠𝑎𝑛𝑙𝚤𝑘 𝑖𝑐̧𝑖𝑛
╬═╬ 𝑏𝑢̈𝑦𝑢̈𝑘 𝑏𝑖𝑟 𝑎𝑑𝚤𝑚.."- neil armstrong
╬═╬👩🏼🚀/
╬═╬/▌
╬═╬/ \
Apollo 13, 1970 yılında 'gerçekten' yaşanmış bir uzay görevini anlatıyor. Filmimiz NASA'nın Ay'a gönderdiği Apollo 13 ekibinin yolculuğuyla başlıyor. Başlarda her şey olması gerektiği gibi giderken bir anda işler tersine dönüyor.
Uzay aracındaki oksijen tanklarından birinin patlaması ile görevin amacı Ay'da gözlem yapmaktan çıkıp sağ salim Dünya'ya geri ulaşmak olmuştur. Ancak bu iş sanıldığı kadar kolay olmayacaktır...
Azalan oksijen, düşen sıcaklıklar, yeterli olmayan enerji, artan karbondioksit ve bir türlü hazır olmayan prosedür.. Bütün bu çıkan zorluklara rağmen Apollo 13 ekibi hayatta kalmayı başarabilecek midir sorusunun cevabı tam olarak filmde işlenmektedir.
Üzerine uzun uzun konuşmayı gerçekten isterim ancak katiyen spoiler vermeyi düşünmeyip herkesin izlemesi gerektiğini düşünüyorum. Çünkü arkadaşlar bu film uzun zamandan beri izlediğim en fevkalâdenin fevki şey. Tek kelimeyle müthiş. Müt-hiş. Bayıldım, öldüm, bittim, harika bir film. Kessinlikle harika. Bakınız filme o kadar saygı duyuyorum ki, normalde yazılarımda büyük harf kullanmayı tercih etmeyen ben bu film için seve seve kullanıyorum.
Çevremdekilerin aklına ilk gelen filmi izliyorum etkilinliği üzerine, Mert bu filmi önerdi. Bir önceki önerdiği filmi diskalifiye ettiğim için yeniden öneri istedim ve iyi.ki.istemişim.Bu çocuk film zevkine sahip bunu canı gönülden onaylıyorum arkadaş, daha iyisini çevremden duyabilir miyim hiç sanmam. Filme verdiğim puan 94,489/100 🚀
çevremdekilerin aklına gelen ilk filmi izliyorum pt.6
jung okumak için yeterince okuma deneyemim olmadığını düşündüğümden, ki gerçekte de bariz bir şekilde olmadığından alternatif kitaplar aradım. ve bu kitabı buldum. isminden kaynaklı medusa, athena, perseus gibi mitolojik karakterlerle karşılaşmayı bekliyordum. beklediğim kadar olmasa da değiniliyor elbet. genel manada…devamıjung okumak için yeterince okuma deneyemim olmadığını düşündüğümden, ki gerçekte de bariz bir şekilde olmadığından alternatif kitaplar aradım.
ve bu kitabı buldum.
isminden kaynaklı medusa, athena, perseus gibi mitolojik karakterlerle karşılaşmayı bekliyordum. beklediğim kadar olmasa da değiniliyor elbet.
genel manada mit-mitos kavramına, tarihçesine odaklanıp bazı mitolojik olayları jung'u temel alarak açıklayan bir kitaptı.
yararı olduğunu söyleyebilir miyim, evet. jung okumaya hazır mıyım, hayır.
bir dahaki okumaya çalışmamda anlayabilecek duruma gelecek miyim, bilmiyorum. temennimin o yönde olduğunu söyleyebilirim.
bu çaba hoşuma gitti, en son karamazov kardeşleri okuyabilmek için belli bir çaba sarf etmem gerekmişti. sıra jung'u anlamlandırmada. bu serüven eğlenceli olacağa benziyor, heyecanlandım.
şiirler ve sahaflar üzerine bir takım mülahazalar: şiir okumaya henüz yeni başladığım zamanlarda, ki bu yaklaşık beş-altı sene öncesine tekabül eder, okuduğum şeyden neyi anlamam gerektiğini bilmiyordum. okuyordum, okuyordum ama okuduğumu anlamıyordum. benim için birer anlam ifade etmiyorlardı, hoşuma giden…devamışiirler ve sahaflar üzerine bir takım mülahazalar:
şiir okumaya henüz yeni başladığım zamanlarda, ki bu yaklaşık beş-altı sene öncesine tekabül eder, okuduğum şeyden neyi anlamam gerektiğini bilmiyordum. okuyordum, okuyordum ama okuduğumu anlamıyordum. benim için birer anlam ifade etmiyorlardı, hoşuma giden cümlelerin altını çizerdim. biraz fazla beğenmişsem belki yanına da bir post-it yapıştırıverirdim. ve bu kadardı. üzerimde bir tesiri olmazdı okuduğum yazımların.
okudum, bitti anlayışıyla yaklaşıyordum. çünkü şiir dediğimiz şey nazaran hızlı okunurdu benim nezdimde. gözlerimi hızlı hızlı sayfada dolaştırırdım, ellerim durmaksızın sayfaları değiştirmek için hareket eder ve ufak bir düşünme, soluklanma arası vermeden elimden kitaplar kayıp giderdi.
biraz zaman aktı üzerinden. elimde bir kitap, nazım hikmet'in 'henüz vakit varken gülüm'ü. tabularım yanıp yıkılmadan, henüz vakit varken gülüm, yüreğim dalındayken henüz..
okuyorum, hoşuma gidiyor, e biraz da anlamlandırıyorum artık. soluğu sahafta alıyorum, elim şiir kitaplarına gidiyor. orhan veli, özdemir asaf, ilhan berk, sunay akın derken yeni bir alemin kapıları açılıyor bana. uzun bir süre bu şiirleri yaşıyorum, şiirlerle yaşıyorum. daha sonra okul çıkışı evimizin yakınındaki sahafı dolaştığım zamanların birinde, gözüm bir kitaba çarpıyor. memet sefa öztürk, düşlerle dans. yanına ek olarak not düşülmüş, bir baletin günlüğündeki şiirler..
müthiş ilgimi çekiyor, karıştırıyorum sayfaları gözüm bir şiire çarpıyor. ismi oyun hamurları. diyor ki bu şiirinde memet sefa,
"duyulmayan sözler var kulaklarımda
sadece aklımın işittiği insanlardan gizli
asla gözlerimde okunamayan
korkular saklı zihnimde.
anlamsızlığın ve manasızlığın içinde
bir yaşam gayesi sürerken herkes
her şeye zorla bir anlam vermeye çalışan insanlardan
biriyim ben de.
tıpkı diğerleri gibi.
farklılıklar göstersem de çoğu kimseye göre
insan böyle.
hep bir rol hep bir taklit.
bir bebeği düşündüğümde
yani masumluğunu
gayesizliğini görünce
anlıyorum ki:
bizler sürekli şekil değiştiren oyun hamurları.
ne belli bir şekli var ne de rengi.
sürekli değişkenlik yaşarken bilincimiz
yol alıyoruz inceden,hayatın bizi sürüklediği yönden..."
ilk okuduğumda ne hissettiğimi tarif edemem. hatırlamıyorum çünkü. ancak her okuduğumda bana bir şeyler ifade ediyor bu şiir. aslında hiç aynı kişi olarak okumadım bu şiiri. her okuyuşumu farklı bir ela okudu. ancak hep aynı şeyleri hissetti. belki de şiir budur, geçen zamana rağmen zihnimde kalan bâki düşünce, aynı hissi duyumsayan kalptir.
belki de değildir, kesin konuşmamak gerekir böyle konularda. şiir vardır ki hep aynı şeyleri çağrıştırır, şiir vardır ki apayrı şeylere seslenir.
şimdi aynı kitabı elime alıp sayfaları çevirdiğimde daha önceki okumamda ilgimi celp etmeyen bir şiirle karşılaştım.
şekerlemeler şiiri. ismi ne kadar da tatlı değil mi.
"yaşamdaki güzellikler bir avuç
şekerde saklıymış meğer
her türlü duygunun en safını yaşamışız.
bir avuç şeker derdim küçükken.
tek cebimi doldurur öteki cebime bakardım
gözlerim yaşlı
anneme seslenirdim ağlamaklı
biraz daha alsın diye
şimdilerde ne bir avuç şeker ne de bir pamuk şeker var elimde
yok oldular hayatımdan sessizce
sanırım onlarla beraber gitti saflık da.
temizlikte, ruhların güzelliği de.
duygular bir avuç renkli şekerdeymiş.
rengarenk şekerlemedeymiş meğer,
jelatinli kağıtların içinde aldıklarımızı şeker zanneder
sabahtan akşama kadar güzellikleri emermişiz.
kaybolup gitmiş senelerle beraber güzellikler
ve güzellikleri jelatinlere sarıp
şeker diye bizleri kandıran bakkal amca ve teyzeler
sessizce karanlıklara gömülmüşler.."
o zaman bulut şeker dediğimiz, m'leri uzatarak pambık şeker dediğimiz, farklı rengini görünce yalvar yakar annemize aldırdığımız şekerin üstüne şimdi su dökülmüş gibi hacmini kaybetmiş, yapış yapış safi şekerden oluşan bir yün parçasına dönüşmüş. şeker aynı şeker aslında. değişmiş olan biziz neticede.
düşlerle dans kitabını, işte o zaman aldım ve bilinmeyen şairlerin kitaplarını okuma kurdu o zaman düştü içime. bir sonraki gidişimde her zaman baktığım raflara değil, arka kısımlara yöneldim biraz.
elime bir kitap geçti. yazarı, özcan güngör. daha önce ne adını ne de herhangi bir kitabını duyduğum bir yazar. başka bir kitabı var mı onu bile bilmiyorum. tek bildiğim vakti zamanında üsküdar'da denizi izlerken bir şeyler karalamış olduğu.
kitabın kapağında mavi gözlü bir kadın fotoğrafı var, kitabın adı ise 'mavi düş' :) arkayı çevirdiğimizde bir erkek fotoğrafı çıkıyor, o da özcan güngör olmalı muhakkak.
"eski melodiler çalınıyor radyoda
anadolu kokuyor odamın her yanı
her yanım hasret bakıyor
özlem kokuyor her yanım
çıkıp, içimdeki tüm öfkeyi sokaklara kusmak istiyorum.
hasrete dair.
özleme
acıya
yalnızlığa dair.
ama incinir diye bahçedeki ağaç,
taş
yol
ne varsa uyanık bu gece yarısı.
düşer diye suretini bulut
üşür diye ellerin en çok
kapıyorum tüm pencereleri.
kapıyı sonuna dek kilitliyorum
ve uzanıyorum sırt üstü yatağıma
sonsuz ve anlamsız yolculuklara düşüyorum.
tek başıma.
sigaram da bitmek üzere
iki kadehle kapıp gelsen diyorum şimdi
otursak mavinin en koyusunda
yıldızları toplasak.
hani çıkıp gelsen diyorum artık
beni alıp gitmeden bu korkunç sessizlik.."
böyle bilinmeyen ne kadar çok cevher olduğunu düşününce kalbime bir kahır çöküyor. sylvia plath'i tekrardan anladım galiba..
madem nazım hikmet'in kitabı adı altında paylaşacağım bu gönderiyi, ondan da bir alıntıya yer vermeliyim diye düşündüm.
"... bir tarafım, böceklerinden yıldızlarına kadar kâinatın kalabalığını ve dünyanın dört bucağında kaynaşan insanları burnumun dibinde hissediyor, onlarla beraberim, onların içinde; bir tarafım ise yapayalnız, öylesine yalnız ki bunu, bu hissi ömrümde ilk defa duyuyorum; kederden boğuluyorum bazen, bir tarafım boğuluyor, bir tarafım ama boğuluyor, bunu, bu yalnızlık duygusunu, bu kahrolası kederi yenmem lazım..."
daha değinebileceğim onlarca şair var, bilinen bilinmeyen. yazdığı şiirlerde kullandığı üslubu pek hoş olmasa da dile getirdiği cümleleriyle insanın kalbine dokunan hakkı ergök, son zamanlarda sadece onun şiirlerini okuduğum ve yine değişeceğine emin olsam bile şu anlık anlaştığım favori şairim, hayatımda bir şiire ilk defa göz yaşı döktüğüm şiirlerin sahibi ahmet telli ve daha nicesi. hepsi beni bekliyor.
ne demiş şair;
bir şeyler olmasaydı
yazmak olmayacaktı
başka bir şey de olmasaydı
silmek olmayacaktı.
ve ben de şunu ekliyorum
birinin doğum günü olmasaydı
bu yazılar da olmayacaktı.
iyi geceler dilerim..
hayır, güneşi görmediniz. görmedik. gösterilmedi. fazlasıyla dram yüklü fazlasıyla politik ve de fazlasıyla eleştirel. bir sürü malzeme koymuşlar önümüze, ağlayalım diye. 'hımm buna ağlamadın mı, hiç sorun değil, şuna ağlarsın' tavrıyla birçok noktadan izleyiciyi sınayan bir yapım. filmde alenen işlenmiş…devamıhayır, güneşi görmediniz.
görmedik.
gösterilmedi.
fazlasıyla dram yüklü fazlasıyla politik ve de fazlasıyla eleştirel.
bir sürü malzeme koymuşlar önümüze, ağlayalım diye. 'hımm buna ağlamadın mı, hiç sorun değil, şuna ağlarsın' tavrıyla birçok noktadan izleyiciyi sınayan bir yapım.
filmde alenen işlenmiş güneş metaforu iki sahnede karşımıza çıkıyor. aynı anadan doğma iki çocuk. biri asker olmuş, vatana hizmet ediyor. öteki dağa çıkmış.
aynı fotoğraf karesindeler, asker olanın yüzüne öyle bir güneş vuruyor ki çehresi parıl parıl. gerilla olan ise var olan güneşten hiç nasibini almamışcasına karanlık..
diğer sahne ise son sahne. yıllar boyunca içinde bulunduğu bedene ait hissetmeyen biçare bir oğlanın ancak ölmeden önce değiştirdiği görünüş, hâl ve haraketleri ile gerçek kimliğine ulaştığını hisseder. o sırada da güneş doğar. güneşi görür ve gözlerini yumar..
özellikle toplumumuzun içinde var olan, kendileri gibi olmayan kişilere karşı duyulan arşa çıkmış 'nefret' duygusu birçok konuda kendini gösteriyor. gerek cinsel kimlik gerekse dini inanç, siyasi görüş fark etmeksizin ötekinin kararını değiştirmeye çalışmak, değişime zorlamak 'hak' görülüyor. ne yazık.
filmde yapılan bariz norveç güzellemesi istemsiz kanıma dokundu. ne yalan söyleyeyim, biz de insana sırf insan olduğu için bile değer veren bir toplumda büyümek isterdik. lâkin bizim topraklar elverişsizdir, nadasa bırakılmıştır hoşgörü ekinleri, dallanıp budaklanmamıştır insan sevgisi.
düşündüklerimden sonra cahit sıtkı'nın 'memleket isterim' şiiri zihnimde dört dönüyor. bu amansız, isteğimizi ne de güzel satırlara dökmüş tarancı.
"memleket isterim
gök mavi, dal yeşil, tarla sarı olsun.
kuşların, çiçeklerin diyarı olsun.
memleket isterim
ne başta dert ne gönülde hasret olsun;
kardeş kavgasına bir nihayet olsun.
memleket isterim
ne zengin-fakir, ne sen-ben farkı olsun;
kış günü herkesin evi barkı olsun.
memleket isterim
yaşamak, sevmek gibi gönülden olsun;
olursa bir şikâyet ölümden olsun..."
uzun bir süre çamaşır makinesine aynı gözle bakamayacak olmama, yer yer gözlerimi yaşlarla doldurup ağlamış olmama rağmen beğenip etkilendiğim bir film oldu.
aklına gelen ilk olmayan bu filmi önerdiği için @efulim'e teşekkürlerimi iletiyorum. çevremdekilerin önerdiği filmleri izleme sürecinde şu ana kadar en çok beğendiğim film bu oldu galiba.
duygusal kısmıma oynanıp manipülasyona uğramış olsam bile bu filme 79,35/100 puan veriyorum.
ve hayır efulim hanım seksen puana çıkarmayacağım.
"ne güzel insanlar vardı eskiden. çocukluğumuzu kaplamışlardı. bize masal anlatırlardı cinlerden, perilerden. büyükanneler, büyükbabalar vardı. o zaman hepsi uzaktı ölümden. hem sevdirir hem korkuturlardı. acı hikâyeleri bile tatlı başlardı. demek bunun için gittiler hikâyelerden. ne güzel insanlar vardı eskiden. ne…devamı"ne güzel insanlar vardı eskiden.
çocukluğumuzu kaplamışlardı.
bize masal anlatırlardı
cinlerden, perilerden.
büyükanneler, büyükbabalar vardı.
o zaman hepsi uzaktı ölümden.
hem sevdirir hem korkuturlardı.
acı hikâyeleri bile tatlı başlardı.
demek bunun için gittiler hikâyelerden.
ne güzel insanlar vardı eskiden.
ne güzel şarkılar vardı eskiden.
gençliğimizi donatırlardı.
hep iyi şeyler hatırlatırlardı
geçip gitmiş devirlerden.
sevgi ve ümit yaratırlardı.
o zaman her şey uzaktı ölümden.
yanık şarkılar bile neşeli başlardı.
ister istemez saadet taşardı
gamsız günlerimizden.
ne güzel zamanlar vardı eskiden.
ne güzel şarkılar vardı eskiden.
hayâl içinde yaşatırlardı.
güldürür ağlatırlardı
duymadan biz, düşünmeden.
her an bir asır kadardı.
o zaman herkes uzaktı ölümden.
candan sevdiklerimiz vardı.
hepsi başka güzeldi, bizi tanımazlardı.
bütün yollarımız geçerdi gül bahçelerinden.
ne güzel zamanlar vardı eskiden.."
hep' eskiler mi güzeldi yoksa eskiden mi güzeldi?' diye sorarlar. seçeneklerin arasında yoktur eskilerin eskiden güzel olduğu.
"bir devlete benzetiyorum kendimi.
işim gücüm bitmiyor.
bir türlü yerleşemiyorum odamda.
her istediğim kitabı alamıyorum.
plânlar içinde geçiyor ömrüm,
başlayıp tamamlayamıyorum.
bir devlete benzetiyorum kendimi.
içimdeki hükümetin gidişini anlamıyorum.
yıllar ötesini düşünür düşünmez
hemen mesut ve zengin oluyorum.
nedense geçmiş günler unutuluyor.
tarih kitabı gibi hatıra defterlerimi okuyorum."
devlet ve ben. kendini devlete benzetmek.
özdemir asaf, ben.