Yaşar Kemalin ağrı dağı efsanesi kitabını okurken büyülü efsanevi bir hikayenin içine çekildiğimi hissettim. Ahmet ile Gülbahar’ın aşkı da olsa kitabın merkezinde töre, adalet, güç, özgürlük ve toplumun yazılı olmayan kuralları da bir o kadar ön plana çıkıyor. Yaşar Kemal…devamıYaşar Kemalin ağrı dağı efsanesi kitabını okurken büyülü efsanevi bir hikayenin içine çekildiğimi hissettim. Ahmet ile Gülbahar’ın aşkı da olsa kitabın merkezinde töre, adalet, güç, özgürlük ve toplumun yazılı olmayan kuralları da bir o kadar ön plana çıkıyor. Yaşar Kemal Ağrı dağından bahsederken okuyucusunu da dağın eteklerinde bir tura çıkarıyor.
Kitapta sevdiğim taraflardan biri de karakterler kusursuz kahramanlardan oluşmuyordu. Dolayısıyla okuyucu empati kurup ben olsam ne yapardım sorusunu kendine sorabiliyor. Benim için kitapta dikkat çeken bir başka nokta ise aşkın sadece iki insan arasında olmadığı bazen aşkın güçlüye ve zorbalığa karşı bir direnişe dönüştüğünü görmek oldu.
Açıkçası filme başlarken daha klasik bir korku filmi izleyeceğimi düşünüyordum. Ama film ilerledikçe bunun korkudan çok gotik bir aşk, aile sırları ve saplantılar hikâyesi olduğunu fark ettim. Filmin konusu kısaca; genç bir yazar olan Edith’in, gizemli Thomas Sharpe ile evlenip…devamıAçıkçası filme başlarken daha klasik bir korku filmi izleyeceğimi düşünüyordum. Ama film ilerledikçe bunun korkudan çok gotik bir aşk, aile sırları ve saplantılar hikâyesi olduğunu fark ettim.
Filmin konusu kısaca; genç bir yazar olan Edith’in, gizemli Thomas Sharpe ile evlenip onun ailesinin eski ve ürkütücü malikanesine taşınmasıyla başlıyor. Buradan sonra işler tabii ki pek normal gitmiyor. Malikânenin geçmişi, Thomas’ın kız kardeşi Lucille’in tuhaf tavırları ve ortaya çıkan hayaletler derken hikâye giderek karanlık bir hale geliyor.
Filmin en sevdiğim tarafı atmosferiydi. Malikâne gerçekten çok etkileyici. Çürümüş duvarlar, karanlık odalar, sürekli yağan kar, kırmızı toprak ve loş ışıklar filme çok farklı bir hava katıyor. Hatta bazı sahnelerde hikâyeden çok mekânı izlemek istedim. Film yer yer bir korku filminden çok karanlık bir masal izliyormuş hissi veriyor. Kırmızı rengin kullanımı da ayrıca dikkat çekici.
Filmde kırmızı sadece kanı temsil etmiyor. Aşkı, tutkuyu, tehlikeyi ve yaklaşan felaketi de hissettiriyor. Karla kaplı beyaz bir ortamın ortasında kırmızı toprağın ya da kırmızı bir elbisenin kullanılması gerçekten çok etkileyici. Peki korkutuyor mu? Bence filmin en tartışılabilecek tarafı burası. Eğer bol bol sizi koltuktan zıplatacak korku bekliyorsanız biraz hayal kırıklığı yaşayabilirsiniz. Ben çok korkmadım açıkçası. Film daha çok tekinsiz bir atmosfer oluşturuyor ve merak ettiriyor.
Hatta filmdeki hayaletlerden daha korkutucu olanın insanlar olduğunu söyleyebilirim. Çünkü asıl karanlık hikâye Sharpe ailesinin geçmişinde saklı.
Aşk tarafı da düşündürücü.
Edith’in Thomas’a duyduğu aşk ile Lucille’in Thomas üzerindeki etkisi arasında garip ve rahatsız edici bir ilişki var. Film burada aşkın ne zaman sevgi olmaktan çıkıp saplantıya ve bağımlılığa dönüşebileceğini de gösteriyor.
Oyunculuklar da genel olarak başarılı.
Mia Wasikowska’nın Edith karakterindeki değişimini beğendim. Başlarda daha saf ve çekingen bir karakterken yaşadıkları onu giderek güçlendiriyor.
Tom Hiddleston’ın Thomas karakteri ise hem romantik hem de gizemli. Ama benim için filmin en dikkat çekici ismi kesinlikle Jessica Chastain oldu. Lucille karakterindeki soğukluk ve rahatsız edici sakinlik gerçekten başarılı. Filmin karanlık tarafını büyük ölçüde onun karakteri taşıyor. Sonuç olarak Crimson Peak benim için “çok korkunç bir korku filmi” olmadı. Ama görsel dünyası, atmosferi, gotik havası ve aile sırlarıyla oldukça keyifli bir film oldu.
Özellikle eski malikâneleri, karanlık hikâyeleri, hayaletleri ve biraz da romantizmi seviyorsanız şans verilebilir.
Ben filmi izlerken en çok şunu düşündüm:
Bazen ölülerden değil, geçmişinden kurtulamayan insanlardan korkmak gerekiyor.
Osman Balcıgil kitabında bizi Cumhuriyet’in ilk yıllarına götürüyor. Bu yolculuk sırasında o yıllarda Cumhuriyet’in hangi fikirler ve tartışmalar çerçevesinde şekillendiğini gösteriyor. Milli Mücadele kazanılmış vatan kurtarılmış fakat bundan sonra kalkınma mücadelesi nasıl devam edecek ekonomik bağımsızlık nasıl kazanılacak ve toplum…devamıOsman Balcıgil kitabında bizi Cumhuriyet’in ilk yıllarına götürüyor. Bu yolculuk sırasında o yıllarda Cumhuriyet’in hangi fikirler ve tartışmalar çerçevesinde şekillendiğini gösteriyor.
Milli Mücadele kazanılmış vatan kurtarılmış fakat bundan sonra kalkınma mücadelesi nasıl devam edecek ekonomik bağımsızlık nasıl kazanılacak ve toplum nasıl şekillenecek? Gibi soruların etrafında Osman Balcıgil dönemin siyasi ve fikri tartışmalarını son derece başarılı bir şekilde romanın içine yerleştiriyor.
Mustafa Kemal Atatürk, İsmet İnönü, Kâzım Karabekir, Şevket Süreyya Aydemir, Yakup Kadri Karaosmanoğlu ve Celâl Bayar gibi tarihsel kişilikler üzerinden Cumhuriyet'in kuruluş dönemindeki farklı bakış açılarını görüyoruz.
Özellikle Kadro Hareketi ve devletçilik tartışmaları romanın dikkat çekici taraflarından biri. Bir yanda yeni Türkiye'nin ekonomik ve toplumsal dönüşümünü daha planlı ve devletçi bir anlayışla gerçekleştirmek isteyenler, diğer yanda farklı ekonomik modelleri savunanlar var.
Dönemi okurken ne oldu sorusuna cevaptan ziyade nasıl oldu sorusuna yanıt buluyoruz.
Balcıgil'in anlatımında tarih, kuru bilgilerden ibaret değil. Siyasetin yanında aşk, dostluk, rekabet, kişisel hesaplaşmalar, güç mücadeleleri ve dönemin sosyal hayatı da hikâyenin içerisinde yer alıyor. Karşı casusluk ve macera unsurları romana aksiyon katıyor.
Kitabın benim açımdan en ilgi çekici tarafı, Cumhuriyet'in kuruluşunu yalnızca Osmanlı devleti için bir son değil, yeni ve zorlu bir başlangıç olarak göstermesi.
Çünkü bir ülkeyi kurtarmak başka, onu yeniden inşa etmenin bambaşka olduğunu gösteriyor.
Devrimciler ve Süs Bebekleri, tarihe ilgi duyanlar için olduğu kadar Cumhuriyet'in ilk yıllarındaki siyasi ve ekonomik tartışmaları merak edenler için de ilgi çekici bir okuma.
Yer yer tarihsel ve siyasi anlatının yoğunlaştığı bölümler olsa da Balcıgil'in roman kurgusu, dönemi daha canlı ve insani bir şekilde takip etmemizi sağlıyor.
Benim için kitabın en güçlü yanı, tarihi yalnızca büyük isimler ve büyük olaylar üzerinden değil, insanların fikirleri, ilişkileri ve çatışmaları.
12 Maymun, izledikten sonra uzun süre aklımdan çıkmayan filmlerden biri oldu. İlk başta klasik bir zaman yolculuğu filmi gibi dursa da, ilerledikçe insanı “Kader gerçekten değişir mi?” sorusuyla baş başa bırakıyor. Zaman kavramını alıştığımız şekilde anlatmak yerine, her şeyin birbirine…devamı12 Maymun, izledikten sonra uzun süre aklımdan çıkmayan filmlerden biri oldu. İlk başta klasik bir zaman yolculuğu filmi gibi dursa da, ilerledikçe insanı “Kader gerçekten değişir mi?” sorusuyla baş başa bırakıyor. Zaman kavramını alıştığımız şekilde anlatmak yerine, her şeyin birbirine bağlı olduğu bir döngü hissi yaratıyor.
En sevdiğim yanı, her şeyi seyircinin önüne açık açık koymaması oldu. Film boyunca parçaları kendiniz birleştiriyorsunuz ve olayları anlamaya çalışırken sürekli yeni ihtimaller aklınıza geliyor. Bu yüzden izlerken dikkat isteyen ama karşılığını fazlasıyla veren filmlerden biri.
Bruce Willis’in çaresizliği çok doğal hissettiriyor. Brad Pitt ise enerjisi ve sıra dışı karakteriyle filmin en akılda kalan isimlerinden biri olmuş. İkisini aynı filmde izlemek bile başlı başına keyifliydi.
Film sadece bir bilim kurgu ya da salgın hikâyesi anlatmıyor. Hafıza, delilik, özgür irade ve insanın kendi kaderiyle mücadelesi üzerine de düşündürüyor. Finali ise bence filmi unutulmaz yapan en önemli detaylardan biri.
Bilim kurgu filmlerini seviyorsanız kesinlikle şans vermenizi öneririm. Bence ikinci kez izlendiğinde çok daha fazla ayrıntı yakalanabilecek, üzerine konuşması keyifli filmlerden biri.
“İnsanlar bazen gerçeği duymaya hazır değildir. Bu yüzden ona delilik derler.”
Paul Auster’ın Görünmeyen adlı romanı, okuduğum en etkileyici kısa romanlardan biri. Auster, karakterlerini yalnızca olayların içinde değil, insan ruhunun en karanlık kıvrımlarında da dolaştırıyor. Romanın en çarpıcı figürü kuşkusuz Rudolf Born. Zekâsını ve karizmasını bir silah gibi kullanan Born, manipülasyonun…devamıPaul Auster’ın Görünmeyen adlı romanı, okuduğum en etkileyici kısa romanlardan biri. Auster, karakterlerini yalnızca olayların içinde değil, insan ruhunun en karanlık kıvrımlarında da dolaştırıyor. Romanın en çarpıcı figürü kuşkusuz Rudolf Born. Zekâsını ve karizmasını bir silah gibi kullanan Born, manipülasyonun ve ahlaki çürümenin vücut bulmuş hâli olarak okurun karşısına çıkıyor. Onun gölgesinde kalan Adam Walker ise geçmişinin yükünü omuzlarında taşıyan, travmaları nedeniyle yönlendirilmeye açık bir karakter. İki karakter arasındaki gerilim, yalnızca bireysel bir çatışma değil; güç, masumiyet ve irade üzerine derin bir sorgulamaya dönüşüyor. Bu yönüyle Görünmeyen, insanın karanlık tarafını incelikle işleyen ve üzerine uzun süre düşündüren bir roman.
Sebastian Fitzek’in okuduğum ikinci kitabıydı ve gerçekten beklentimin üzerindeydi. Daha ilk sayfalardan itibaren merak duygusunu canlı tutmayı başarıyor. Sürekli “Acaba gerçekten olan bu mu?” diye düşündüren bir anlatımı var. Kitabın başkarakteri Emma Stein, yaşadığı travmanın etkisinden hâlâ kurtulamamış biri. Bir…devamıSebastian Fitzek’in okuduğum ikinci kitabıydı ve gerçekten beklentimin üzerindeydi. Daha ilk sayfalardan itibaren merak duygusunu canlı tutmayı başarıyor. Sürekli “Acaba gerçekten olan bu mu?” diye düşündüren bir anlatımı var.
Kitabın başkarakteri Emma Stein, yaşadığı travmanın etkisinden hâlâ kurtulamamış biri. Bir gün kapısına bırakılan gizemli bir paketle birlikte hayatı iyice karmaşık bir hâl alıyor. Hikâye ilerledikçe Emma’ya mı, yoksa gördüklerine mi güvenmemiz gerektiğini sorgulamaya başlıyoruz.
En sevdiğim yanı, gerilimi sadece olaylarla değil, karakterin psikolojisi üzerinden de hissettirmesi oldu. Bazı bölümlerde neyin gerçek neyin Emma’nın korkusu olduğunu ayırt etmek gerçekten zorlaşıyor. Bu da kitabı sürekli merak ederek okumamı sağladı.
Final kısmı ise Fitzek’ten beklenildiği gibi şaşırtıcıydı. Bazı ipuçları aslında gözümüzün önündeymiş ama fark etmek kolay olmuyor.
Her, son zamanlarda izlediğim en etkileyici filmlerden biri oldu. Film, Theodore’un yapay zekâ Samantha ile kurduğu aşk ilişkisini son derece incelikli bir dille anlatırken, izleyiciyi de pek çok psikolojik ve felsefi soruyla baş başa bırakıyor. Boşanma sürecindeki Theodore, insan ilişkilerinde…devamıHer, son zamanlarda izlediğim en etkileyici filmlerden biri oldu. Film, Theodore’un yapay zekâ Samantha ile kurduğu aşk ilişkisini son derece incelikli bir dille anlatırken, izleyiciyi de pek çok psikolojik ve felsefi soruyla baş başa bırakıyor. Boşanma sürecindeki Theodore, insan ilişkilerinde derin yaralar taşıyan, duygusal bağ kurmakta zorlanan bir karakterdir. Samantha ise onun hayatına giren, bedeni olmayan ama giderek gerçek bir varlık hissi uyandıran bir yapay zekâdır.
Aklıma şu soru geliyor: Theodore için Samantha’nın bedensiz oluşu, ilişkilerde kaçınılmaz olan çatışmaları ve hayal kırıklıklarını ortadan kaldırdığı için mi bu kadar güvenli bir liman hâline geldi? Bana göre bunun cevabı büyük ölçüde evet. Yeni bir insanı tanımaya çalışmak, kendini anlatmak, yanlış anlaşılma ihtimaliyle yüzleşmek yerine, kusursuz görünen sanal bir ilişkiye sığınmak Theodore için çok daha kolaydı.
Filmin en çarpıcı anlarından biri ise Catherine’in Theodore’a söylediği şu cümledir: “Beni hiçbir zaman olduğum gibi kabul etmedin; sadece kafandaki ideal versiyonum olmamı istedin.” Bu söz, Theodore’un ilişkilerindeki temel problemin adeta teşhisidir. O, gerçek insanın karmaşıklığını kabullenmek yerine, zihnindeki kusursuz imgeyi sevmeyi tercih etmektedir.
Bir başka dikkat çekici nokta ise Theodore’un mesleğidir. Başkaları adına son derece duygusal mektuplar yazabilen bu adam, kendi hayatında aynı duyguları yaşamakta ve ifade etmekte başarısızdır. Bu durum, onun duygusal dünyasındaki bölünmüşlüğü ve içsel yabancılaşmasını açıkça gösterir.
Ben filmde en çok dikkatimi çeken noktaları paylaşmaya çalıştım. Ancak Her, üzerine uzun uzun düşünülebilecek psikolojik, felsefi ve hatta teknolojik katmanlara sahip bir yapım. Yapay zekâ ile insan arasındaki sınırlar, yalnızlık, sevgi, idealize etme ve insanın kendisiyle kurduğu ilişki gibi pek çok konu, filmi izledikten sonra da zihinde yaşamaya devam ediyor. Bu nedenle Her, yalnızca bir bilim kurgu ya da romantik film değil; modern insanın yalnızlığına tutulmuş güçlü bir aynadır.
Mucizeler Komedisi Müzikal komedide Sefa Yurdakul'un hayatı anlatılır. Kötü bir medya patronunu canlandıran Şener Şen'i melekleri canlandıran Pamela ve Mirkelam iyiliğe yönlendirmeye çalışır. Şeytanı canlandıran Şevket Çoruh ise onlara engel olmaya çalışır. Umut, iyilik ve kötülüğün karakterle sembolize edildiği komedinin…devamıMucizeler Komedisi
Müzikal komedide Sefa Yurdakul'un hayatı anlatılır. Kötü bir medya patronunu canlandıran Şener Şen'i melekleri canlandıran Pamela ve Mirkelam iyiliğe yönlendirmeye çalışır. Şeytanı canlandıran Şevket Çoruh ise onlara engel olmaya çalışır.
Umut, iyilik ve kötülüğün karakterle sembolize edildiği komedinin ilk gösteriminin 2004'te yapılmasına rağmen sosyal eleştirisi hala güncelliğini koruduğu izleyicinin gözünden kaçmaz.
Mucizeler Komedisi güçlü müzikal yönü ve danslarının yanında medya toplum üstündeki etkisi, ahlak ve insanın değişebilme ihtimali üzerine düşünmeye sevk eder.
Uzun yıllar sonra tekrar izlediğim oyundan tekrar aynı keyfi aldım. Tiyatro severlerin izlemesi gerektiğini düşünüyorum.
Yedinci Mühür Film ölüm üzerine şekillense de aynı zamanda yaşamın anlamını sorgulamaktadır. Filmin merkezinde, Haçlı Seferleri’nden dönen Antonius Block’un ölüm ile oynadığı satranç oyunu olmasının yanı sıra, ölüm toplumdaki genel korkutucu imajından çıkarılarak bir yoldaş gibi izleyiciye aktarılır. Filmde Antonius…devamıYedinci Mühür
Film ölüm üzerine şekillense de aynı zamanda yaşamın anlamını sorgulamaktadır. Filmin merkezinde, Haçlı Seferleri’nden dönen Antonius Block’un ölüm ile oynadığı satranç oyunu olmasının yanı sıra, ölüm toplumdaki genel korkutucu imajından çıkarılarak bir yoldaş gibi izleyiciye aktarılır.
Filmde Antonius Block, ölüm metaforu üzerinden Tanrı’nın sessizliğine isyan eden insanı temsil ederken; diğer karakterler ise inancı, sevgiyi ve onun varlığına duyulan sadakati temsil eder.
Bence filmin izleyiciye sorduğu soru, ölümün ne zaman geleceğinden çok, yaşamı ne kadar değerlendirebildiğimizdir.
Üç sahne filmin omurgasını oluşturur bana göre. Bunlardan biri, Handa yapılan aşk üzerine diyalogdur:
“Aşk mükemmelliğe en mükemmel uzaklıktadır.”
Diğer sahne ise filmin son sahnesindeki ölüm dansıdır. Bu dans, ölüm karşısında herkesin eşit olduğunu simgeler.
Diğer sahneyi keşfetmeyi de dikkatli izleyicilere bırakıyorum.