Açıkçası filme başlarken daha klasik bir korku filmi izleyeceğimi düşünüyordum. Ama film ilerledikçe bunun korkudan çok gotik bir aşk, aile sırları ve saplantılar hikâyesi olduğunu fark ettim. Filmin konusu kısaca; genç bir yazar olan Edith’in, gizemli Thomas Sharpe ile evlenip…devamıAçıkçası filme başlarken daha klasik bir korku filmi izleyeceğimi düşünüyordum. Ama film ilerledikçe bunun korkudan çok gotik bir aşk, aile sırları ve saplantılar hikâyesi olduğunu fark ettim.
Filmin konusu kısaca; genç bir yazar olan Edith’in, gizemli Thomas Sharpe ile evlenip onun ailesinin eski ve ürkütücü malikanesine taşınmasıyla başlıyor. Buradan sonra işler tabii ki pek normal gitmiyor. Malikânenin geçmişi, Thomas’ın kız kardeşi Lucille’in tuhaf tavırları ve ortaya çıkan hayaletler derken hikâye giderek karanlık bir hale geliyor.
Filmin en sevdiğim tarafı atmosferiydi. Malikâne gerçekten çok etkileyici. Çürümüş duvarlar, karanlık odalar, sürekli yağan kar, kırmızı toprak ve loş ışıklar filme çok farklı bir hava katıyor. Hatta bazı sahnelerde hikâyeden çok mekânı izlemek istedim. Film yer yer bir korku filminden çok karanlık bir masal izliyormuş hissi veriyor. Kırmızı rengin kullanımı da ayrıca dikkat çekici.
Filmde kırmızı sadece kanı temsil etmiyor. Aşkı, tutkuyu, tehlikeyi ve yaklaşan felaketi de hissettiriyor. Karla kaplı beyaz bir ortamın ortasında kırmızı toprağın ya da kırmızı bir elbisenin kullanılması gerçekten çok etkileyici. Peki korkutuyor mu? Bence filmin en tartışılabilecek tarafı burası. Eğer bol bol sizi koltuktan zıplatacak korku bekliyorsanız biraz hayal kırıklığı yaşayabilirsiniz. Ben çok korkmadım açıkçası. Film daha çok tekinsiz bir atmosfer oluşturuyor ve merak ettiriyor.
Hatta filmdeki hayaletlerden daha korkutucu olanın insanlar olduğunu söyleyebilirim. Çünkü asıl karanlık hikâye Sharpe ailesinin geçmişinde saklı.
Aşk tarafı da düşündürücü.
Edith’in Thomas’a duyduğu aşk ile Lucille’in Thomas üzerindeki etkisi arasında garip ve rahatsız edici bir ilişki var. Film burada aşkın ne zaman sevgi olmaktan çıkıp saplantıya ve bağımlılığa dönüşebileceğini de gösteriyor.
Oyunculuklar da genel olarak başarılı.
Mia Wasikowska’nın Edith karakterindeki değişimini beğendim. Başlarda daha saf ve çekingen bir karakterken yaşadıkları onu giderek güçlendiriyor.
Tom Hiddleston’ın Thomas karakteri ise hem romantik hem de gizemli. Ama benim için filmin en dikkat çekici ismi kesinlikle Jessica Chastain oldu. Lucille karakterindeki soğukluk ve rahatsız edici sakinlik gerçekten başarılı. Filmin karanlık tarafını büyük ölçüde onun karakteri taşıyor. Sonuç olarak Crimson Peak benim için “çok korkunç bir korku filmi” olmadı. Ama görsel dünyası, atmosferi, gotik havası ve aile sırlarıyla oldukça keyifli bir film oldu.
Özellikle eski malikâneleri, karanlık hikâyeleri, hayaletleri ve biraz da romantizmi seviyorsanız şans verilebilir.
Ben filmi izlerken en çok şunu düşündüm:
Bazen ölülerden değil, geçmişinden kurtulamayan insanlardan korkmak gerekiyor.