Ankara il sınırı içine girince bile benim mentalin düzelmesi. Bu şehrin kimse tarafından fark edilmeyen, sadece gri bir şehir olarak görülmesi ve hak ettiği değeri görememesi üzücü...🫠
Sonsuz bir arayış içindeydim ya da belki aradığım şeyi kendime bile söylemeye cesaret edemeyecek kadar korkmuş bir çocuktum. Veyahut ona erişmenin imkânsızlığı, onu bilincimin en dibine, en karanlık, en ücra köşeye sürükleyip gizlememe neden olmuştu. Yanıp sönen bir sokak lambasının…devamıSonsuz bir arayış içindeydim ya da belki aradığım şeyi kendime bile söylemeye cesaret edemeyecek kadar korkmuş bir çocuktum. Veyahut ona erişmenin imkânsızlığı, onu bilincimin en dibine, en karanlık, en ücra köşeye sürükleyip gizlememe neden olmuştu. Yanıp sönen bir sokak lambasının titrek ışığında, keskin düşüncelerle sarılmış bir mayhoş depresyonun içinde, eksik olanın ne olduğunu durmadan gözden geçiriyordum. Belki bir his, belki bir yüz, belki de hiçbir zaman var olmamış bir ihtimaldi aradığım. Bitmek bilmeyen bir bekleyişti bu ne geldiği belli ne de geçtiği. Sanki hayat, bana eksik parçayı hiç vermemek üzere tasarlanmış bir yapbozdu ve ben de inatla her gece, o eksik parçanın hayalini kuruyordum.
Karmaşamı dindirecek, beni dipsiz karanlığımdan çıkaracak bir çıkış aradım; o çıkışa asla erişemedim. Belki de asıl çıkış, çıkmamaktır. Belki de bu sonsuz gibi görünen karanlık, dışarının aşırı aydınlığından daha az can yakıyordur. Çünkü bazı yollar yokuş değil, uçurumdur. Ve insan…devamıKarmaşamı dindirecek, beni dipsiz karanlığımdan çıkaracak bir çıkış aradım; o çıkışa asla erişemedim. Belki de asıl çıkış, çıkmamaktır. Belki de bu sonsuz gibi görünen karanlık, dışarının aşırı aydınlığından daha az can yakıyordur. Çünkü bazı yollar yokuş değil, uçurumdur. Ve insan bazen bir çıkış sandığı kapıdan geçtiğinde, aslında kendini daha derin bir labirentin ortasında bulur.
Her çıkış bir terk ediştir aslında: eski düşünceleri, yarım kalmış cümleleri, susturulamayan iç sesi. Peki ya kalmak? Kalmak, alışkanlıkların pasını sırtında taşımaktır. Ama ya sabit kalışlarımız, bize en çok şeyi öğreten yolculuksa? Zamanın akmasına bile karşı koyamadan, içimizdeki çıkışsızlıkla bir tür barış yapmaktır belki de gerçek çıkış.
Bir süredir yazı yazamıyorum. İlham mı gelmiyor, yoksa kelimeler yazıya mı dökülmek istemiyor, bilemedim. Sanki zihnimde yankılanan cümleler, kalem ucuna gelince sessizliğe bürünüyor. Her şey orada, içimde bir yerde duruyor ama dışarı çıkmak için acele etmiyor. Bazen hislerin kendisi bile…devamıBir süredir yazı yazamıyorum. İlham mı gelmiyor, yoksa kelimeler yazıya mı dökülmek istemiyor, bilemedim. Sanki zihnimde yankılanan cümleler, kalem ucuna gelince sessizliğe bürünüyor. Her şey orada, içimde bir yerde duruyor ama dışarı çıkmak için acele etmiyor.
Bazen hislerin kendisi bile yoruluyor anlatılmaktan. O kadar çok şey anlatmak istiyorum ki, belki de bu yüzden hiçbirini anlatamıyorum. Kelimeler, tam söyleyecekken susmayı seçiyor, tıpkı konuşmak yerine derin bir nefes alıp hiçbir şey dememeyi tercih ettiğim anlar gibi.
Yazamamak da bir tür yazmak aslında… Sessizliğin cümle kurduğu, noktasız paragrafların kafada dönüp durduğu bir yazım şekli. Belki de ilham, gelmeyerek anlatıyordur derdini.
Pazartesi sendromu üstüne şantiye sendromu yaşıyorum… Beton yetmedi, sabır da kalmadı! Gözümü kahveyle açıp, ruhumu baretle koruyorum. Günaydın demek için erken, hayatta kalmak için geç. Ama yine de yaşasın yeni haftanın ihtimalleri (ve mesai çıkışı hayalleri)!
Şimdi düşün, bir kafede oturuyorsun. Yan masada biri seninle tamamen zıt bir fikir savunuyor. İçinden diyorsun ki “Bu ne diyor ya?” İşte Mill tam burada devreye giriyor ve kulağına eğilip şöyle fısıldıyor: "Bırak konuşsun. Belki haklıdır. Belki de tamamen yanlıştır…devamıŞimdi düşün, bir kafede oturuyorsun. Yan masada biri seninle tamamen zıt bir fikir savunuyor. İçinden diyorsun ki “Bu ne diyor ya?” İşte Mill tam burada devreye giriyor ve kulağına eğilip şöyle fısıldıyor:
"Bırak konuşsun. Belki haklıdır. Belki de tamamen yanlıştır ama sen kendi fikrinin neden doğru olduğunu bir kez daha düşünme şansı bulursun."
Mill’in bu kitapta anlattığı şey şu: Fikirler, tıpkı kaslar gibi. Çatışmadan gelişmezler.*l Herkes aynı şeyi düşünüyorsa orada düşünce değil, ezber vardır. O yüzden diyor ki; farklı düşünceler susmasın. Çünkü bir fikir yanlış olsa bile onu susturmak, doğrunun kendini ispat şansını elinden almaktır.
Ayrıca Mill toplumun çoğunluk baskısına da bayağı sinirli. Çünkü sadece devlet sansürü değil, toplumun “öyle düşünülmez” bakışı da insanı susturur. Ve bu baskı, özgürlüğü gizliden gizliye kemirir.
Yani adam demeye çalışıyor ki:
“Konuşanlar yaşar, susturulanlar değil.”
Bir toplumun ilerlemesi için fikirlerin çarpışmasına izin vermek şart. Fikirleri pamuklara sararsan değil büyümek, nefes bile alamazlar.
Márquez’in kalemi güçlüdür, evet, ama bu kitap bana bir şey katmadı. Ne düşündürdü ne de duygusal bir iz bıraktı. Yer yer şiirsellik denemeleri var ama hikâyenin sönüklüğü içinde kayboluyor. Karakterin iç dünyasına inmek yerine, aynı cümleleri döne döne okuyor gibi…devamıMárquez’in kalemi güçlüdür, evet, ama bu kitap bana bir şey katmadı. Ne düşündürdü ne de duygusal bir iz bıraktı. Yer yer şiirsellik denemeleri var ama hikâyenin sönüklüğü içinde kayboluyor. Karakterin iç dünyasına inmek yerine, aynı cümleleri döne döne okuyor gibi hissettim. Okurken zaman zaman bayıldım hayır, edebi anlamda değil, gerçekten sıkıldım.
İnsanın sonunda başkalarının düşündüğü gibi biri olmaması olanaksız. Çünkü herkesin zihninde senden yapılmış birer siluet var ve sen, kendin olmaya çalıştıkça hepsine ayrı ayrı çarparak şekil değiştiriyorsun. Kimi seni hayal kırıklığı sayıyor, kimi mucize… Ama en garibi, hangisi gerçek sen,…devamıİnsanın sonunda başkalarının düşündüğü gibi biri olmaması olanaksız. Çünkü herkesin zihninde senden yapılmış birer siluet var ve sen, kendin olmaya çalıştıkça hepsine ayrı ayrı çarparak şekil değiştiriyorsun. Kimi seni hayal kırıklığı sayıyor, kimi mucize… Ama en garibi, hangisi gerçek sen, sen bile emin olamıyorsun.
Bir noktadan sonra kendi sesin bile, başkalarının yankısıyla karışıyor. Ne zaman “Ben böyleyim” desen, aklının köşesinden bir “Acaba onlar beni böyle mi sanıyor?” şüphesi geçiyor. Kendin olmaya çalışırken bile, başkalarının seni nasıl gördüğüne göre kendini ayarlıyorsun bu da özgünlüğün en trajikomik hali.
Ve ironiye bak ki, herkes kendi olmaya çalışırken, herkes birbirine benziyor. O hâlde sormak gerek: Gerçekten kendimiz miyiz, yoksa sadece başkalarının bize biçtiği rollerin biraz daha bilinçli bir versiyonu muyuz?
Hayatımdan sorumlu olması için daha yetkili birini bulabilir miyiz? Çünkü ben açıkça söylüyorum: Bu göreve uygun değilim. Ne çalışma hayatı benlik, ne de evde durmak. İş yerinde Excel dosyası açınca ya da şantiyede denetime çıkınca gözlerim doluyor, evde de battaniye…devamıHayatımdan sorumlu olması için daha yetkili birini bulabilir miyiz? Çünkü ben açıkça söylüyorum: Bu göreve uygun değilim. Ne çalışma hayatı benlik, ne de evde durmak. İş yerinde Excel dosyası açınca ya da şantiyede denetime çıkınca gözlerim doluyor, evde de battaniye altında sonsuz bir varoluş krizi yaşıyorum.
Sorumluluk almayı düşündüm ama kendime bile sabah kahvaltısı hazırlamaktan acizim. Alarmı ertelemekten başka hiçbir şeyi istikrarlı yapamıyorum. Birileri gelsin, bana program yazsın, maaşımı yatırsın, ara sıra da motive etsin.