Sade mutluluk. Şuan bize ne kadar da uzak bir kelime "sadelik" yanlış anlaşılmasın her şeyin tek tip ve tek renk olmasından bahsetmiyorum. Üstüne fazla kafa yorulmamış, gösterişe ihtiyaç duyulmayan ve olduğu haliyle huzur veren bir sadelik. "Dün Gibi" de bana…devamıSade mutluluk. Şuan bize ne kadar da uzak bir kelime "sadelik" yanlış anlaşılmasın her şeyin tek tip ve tek renk olmasından bahsetmiyorum. Üstüne fazla kafa yorulmamış, gösterişe ihtiyaç duyulmayan ve olduğu haliyle huzur veren bir sadelik. "Dün Gibi" de bana en çok bunu hissettirdiği için beğendim. Macar şarkıları da filmin atmosferine cuk oturmuş.
Güneşin ve sıcağın her şeyi iki kat kötü yapma özelliği var. Filmde de Güneş tam tepede etrafı var gücüyle ısıtırken birden yağmur başlıyor ama bu yalancı bir yağmur aslında biliyoruz. "Sen hiç kaplumbağa evi gördün mü?"
Nilgün Marmara'nın iç dünyasına yolculuk. Viran bir sokağın ortasındayım. Tüm evler boşaltılmış. Kapısı açık tek bir yer, tek bir insan yok. Sonra bir adam görüyorum sokakta. “Ne oldu?” diyorum. “Bu insanlar nerede?” Cevap vermiyor. Bana sadece tek bir evin açık…devamıNilgün Marmara'nın iç dünyasına yolculuk.
Viran bir sokağın ortasındayım. Tüm evler boşaltılmış. Kapısı açık tek bir yer, tek bir insan yok. Sonra bir adam görüyorum sokakta. “Ne oldu?” diyorum. “Bu insanlar nerede?” Cevap vermiyor. Bana sadece tek bir evin açık olduğunu söylüyor, tarif ediyor. Tarif ettiği yere gidiyorum, bir apartman. Kat kat merdiven çıkıyorum. Mor bir kapı önünde duruyorum. Kapı neden mor diye soruyorum kendi kendime. Kapıyı açıyorum. Evin her tarafına saçılmış kâğıtlar var. Karalanmış kâğıtlar. Az ileride de bir sürü insan. Bir şeyler konuşup gülüşüyorlar. Sesleniyorum, beni duymuyorlar. Sonra birden gözüm karşıdaki pencereye takılıyor. Öyle değişik bir pencere ki görsel olarak hiçbir detayını şimdi anımsamıyorum. Tek hatırladığım pencerede normal olmayan bir şeylerin olduğu. Pencerenin önüne geçiyorum, “Biri fotoğrafımı çeksin” diyorum. Yine kimse duymuyor.
Sonra şaşkınlık içinde aşağı bakıyorum. Bakınca anlıyorum.
Burası Kızıltoprak. Nilgün Marmara’nın evi. Hani 6. katından atladığı. Bu pencere, o pencere. Hani arka bahçenin çıkışı. Anlar anlamaz evin her köşesinde Nilgün Marmara’yı aramaya başlıyorum. Acele edersem atlamasını engelleyebilirim. Ne cüretkâr ne küstah bir his!
Bir odaya giriyorum, masanın üzerinde bir daktilo. Daktilonun etrafında daktiloya çekilmiş şiirler var. Bir kâğıdı elime alıyorum: “13 Ekim 1987-Salı, Sevgilim... İleride daktiloya çekilmiş şiirlerimi bastırabilirsin.” Gözlerim büyüyor. İntihar mektubu bu. Kalbim elimde atıyor gibi, hışımla kapıdan çıkıyorum. İçerisi soğuk. Az önce böyle değildi diye düşünüyorum. Ev bomboş, az önce orada olan herkes gitmiş, hiç kapı sesi de duymadım üstelik. Pencere. Biraz önceki o değişik pencere. Pencere açık. Ev, ondan soğuk.Anlıyorum. Nilgün gitmiş. Gidişini rüyamda bile durduramıyorum.
"Altı Ay Bir Güz", yaşamın son dönemini, hastalıkla geçen bir zaman dilimini ve ölüme yaklaşmayı simgeleyen muhteşem bir eser ismi. Bilge Karasu'nun ölümünden sonra, yayımlanan son eseridir. Bilge Karasu'nun, kitabını tamamlayamayacağını hissedip yayınevine emanet etmesi ve ölümünden sonra yayımlanmasını istemesi,…devamı"Altı Ay Bir Güz", yaşamın son dönemini, hastalıkla geçen bir zaman dilimini ve ölüme yaklaşmayı simgeleyen muhteşem bir eser ismi. Bilge Karasu'nun ölümünden sonra, yayımlanan son eseridir.
Bilge Karasu'nun, kitabını tamamlayamayacağını hissedip yayınevine emanet etmesi ve ölümünden sonra yayımlanmasını istemesi, Bu gerçeği bilmek, Altı Ay Bir Güz'ü okurken her satıra ayrı bir ağırlık katıyor.
"hastane, ciddi bir yerdir. az önce söylendiği üzere, ölümü geciktirmeye çalışanların yeridir orası. sellemehüsselam girilmez. Girmenin haracını vermek gerekir; bu haracın hemen hemen tümü yüz suyudur. ama, yüz suyunun da çeşitleri vardır. hastane, ölümünü geciktirmeye çalışanların, daha doğrusu yazgısının kendisine haksızlık ettiğini düşünüp, bu yazgının ancak değiştirilmek, en azından el katılmakla gerçek yazgı olarak gerçekleşeceğine inananların umut bağladığı, tıp adı verilen gizli dinin, hekimleri, hemşireleri, hastabakıcıları, laboratuvarları, gizemsel bir gizlilik içinde korunan karanlık ya da yarıkaranlık odaları, aygıtları, işçileriyle, sözün kısası, irili ufaklı kulları, rahipleriyle yürütüldüğü yerdir."
Zamanında bu filmi o kadar çok izledim ki. Babam sağolsun, ne zaman tvde yayımlansa oturur izlerdi bize de izletirdi. Tekrar burda görünce o zamanları anımsatması için izledim ve çok güzeldi. Not: Bir aşk filmi olarak anılmasa da, sinemanın en dokunaklı…devamıZamanında bu filmi o kadar çok izledim ki. Babam sağolsun, ne zaman tvde yayımlansa oturur izlerdi bize de izletirdi. Tekrar burda görünce o zamanları anımsatması için izledim ve çok güzeldi.
Not: Bir aşk filmi olarak anılmasa da, sinemanın en dokunaklı aşk hikâyelerinden birini anlatır.
"Senden sonra 23 şehir gezdim. 3 kilo aldım. Saçlarımı 6 kez boyadım. Dünya bilmem kaç 365 günde bilmem kaç dönümünü tamamladı. Darbe oldu. İhtilal oldu. Barış gelmedi. Savaş bitmedi. Seni özledim. Iltica edecek tek yer bulamadım. Gittiğim her yerde senden…devamı"Senden sonra 23 şehir gezdim. 3 kilo aldım. Saçlarımı 6 kez boyadım. Dünya bilmem kaç 365 günde bilmem kaç dönümünü tamamladı. Darbe oldu. İhtilal oldu. Barış gelmedi. Savaş bitmedi. Seni özledim. Iltica edecek tek yer bulamadım. Gittiğim her yerde senden bir nefes bıraktım. Belki yürürsün aynı sokakta. Ayak izime denk düşer ayak izin. Belki saçına değer nefes. Belki sen de bir gün özlersin diye, seni uzakta bıraktım. Seni uğurladım. Sana kavuştum. Seni terk ettim. Bilmem kaç kilometre yol gittim. Evren kaydı. Sen göğüs kafesimden milim kaymadın.
Bu film; ölmesine sayılı günler kalan Uxbal'in görmemesi, duymaması, bilmemesi kısacası son günlerinde yaşamaması gereken her şeyi yaşayan bir adamın dramı. Bu film bana çok gerçekçi geldi, kahroldum izlerken. Oyunculuğun muhteşemliği, müzikler ve havanın o kasveti o kadar güzel ki.…devamıBu film; ölmesine sayılı günler kalan Uxbal'in görmemesi, duymaması, bilmemesi kısacası son günlerinde yaşamaması gereken her şeyi yaşayan bir adamın dramı. Bu film bana çok gerçekçi geldi, kahroldum izlerken. Oyunculuğun muhteşemliği, müzikler ve havanın o kasveti o kadar güzel ki.
"Yüzüme bak, beni hatırla, beni unutma."
Not: kendisinden sonra sadece ama sadece çocuklara bakması için eski eşine gittiğini düşünüyordum tabi sonradan öyle olmadığını görüyoruz.
Aşırı tatlı, naif bir film. Klasik aşk filmlerinden biraz farklı ki güzel yanı da bu. Çok büyük acılara gark etmeden tatlı tatlı devam eden bir film. Mutlaka izleyin. "Çünkü bir şeyin sonsuza kadar sürmemesi değerinin azalacağı anlamını taşımıyor. Belki de…devamıAşırı tatlı, naif bir film. Klasik aşk filmlerinden biraz farklı ki güzel yanı da bu. Çok büyük acılara gark etmeden tatlı tatlı devam eden bir film. Mutlaka izleyin.
"Çünkü bir şeyin sonsuza kadar sürmemesi değerinin azalacağı anlamını taşımıyor. Belki de bu sadece akla uygun kılmaktır, olabilecekler için ruhu yas tutmaya daha kolay hazırlamaktır. Yaşanmamış bir yaşama."
Bir annenin oğlu için yaptığı fedakarlığın yıllar sonra gerçekle çarpışmasını bu kadar sessiz, sakin bir dille anlatması filmin asıl güzelliği. Beni en çok etkileyen kısım, annenin oğlunu Tokyo'ya göndermek istememesinde maddi zorlukların tek neden olmamasıydı. Asıl mesele, oğlunun büyümesine ve…devamıBir annenin oğlu için yaptığı fedakarlığın yıllar sonra gerçekle çarpışmasını bu kadar sessiz, sakin bir dille anlatması filmin asıl güzelliği.
Beni en çok etkileyen kısım, annenin oğlunu Tokyo'ya göndermek istememesinde maddi zorlukların tek neden olmamasıydı. Asıl mesele, oğlunun büyümesine ve hayatının önemli anlarına tanıklık edemeyecek olmasıydı. Üstelik onun tek bir çocuğu vardı ve O dul bir kadındı; kısacası hayattaki tek varlığı oğluydu. Bu şekilde düşününce annenin yaptığı fedakârlık daha da üzücü geliyor.