Keşke 1 buçuk saat boyunca elin intihara meyilli gavurunun tatil kasetlerini izleyeceğime abimin düğün videolarını izleseydim. Hiç değilse bi iki tanıdık yüz, halay falan görürdüm. Yine de sonlarına doğru etkilenmedim desem yalan olur.
"Her işinizde, sizinle insanların elleri arasına, daima bir çiçek girer; o, ramazandır." İçine sonsuz Ramazanlar sığdıran bu kitapla, Ramazan'ın başında karşılaşmamış olmanın hüznünü yaşıyorum. Ramazan'ın başında karşılaşsaydım kitabı o ilk teravih, ilk sahur, ilk oruç, ilk iftar heyecanı ve sevinciyle…devamı"Her işinizde, sizinle insanların elleri arasına, daima bir çiçek girer; o, ramazandır."
İçine sonsuz Ramazanlar sığdıran bu kitapla, Ramazan'ın başında karşılaşmamış olmanın hüznünü yaşıyorum. Ramazan'ın başında karşılaşsaydım kitabı o ilk teravih, ilk sahur, ilk oruç, ilk iftar heyecanı ve sevinciyle okuyacak; Müslümanlar için seneyi nur gibi aydınlatan bu mübarek ayın kıymetinin daha çok farkına varacak ve daha bilinçli bir Ramazan geçirecektim belki de... Yine de Ramazan'ın sonlarına doğru yazdığı satırları okuyup Sezai Karakoç ile birlikte beraber hüzünlenmek de güzel bir okuma serüveni oldu benim için. İçinde sonsuz Ramazanlar barındıyor dedim, çünkü Sezai Karakoç'un oruç yazılarını hem güncel bir şekilde o dönem okuyan Müslümanların, hem günümüzde okuyan bizim, hem de bu yazıları henüz okumamış ama okuyacak olan tüm Müslümanların geçmiş, şimdi ve gelecek Ramazanlarına, oruçlarına, hislerine ayna tutan bir eser, bu eser.
İnsan yaş aldıkça zamanla bazı şeyler eskisi gibi olmuyor, eskisi gibi heyecan vermiyor veya hevesimiz kaçıyor bazı şeyler için. Ama okurken düşündüm ve fark ettim ki Ramazan için asla "artık eski oruçların tadı yok ya" veya "Ramazan geldi ama gelmese de olurdu / geldi de n'oldu" (hâşâ) minvalinde cümleler kurmuyorum. Daha doğrusu kuramıyorum, öyle hissedemiyorum, hissetmek de istemiyorum (hissedilmesi teklif dahi edilemez kısaca). Çünkü üç aylar bir girsin, Ramazan bir yaklaşsın içim yine kıpır kıpır oluyor, bi' sevinç kaplıyor içimi, eskimeyen bir güzelliği, bir büyüsü var bu güzel ayın. 1960'larda, 30'larında, bilgi birikim olarak beni bilmem kaça katlayacak bir düşünür/yazarla 2023'teki dümdük işsiz olan kör cahil ben, Ramazan'da ortak bir paydada buluşuyoruz, aynı heyecanı paylaşıyoruz, içimizde aynı birlik hissi var ve büyük ihtimalle, 5697 yılında (o zamana dünyanın ve insanlığın hâli ne olur bilinmez tabii) yaşayan bir Müslüman da bizimle aynı şeyleri hissedecek. :') Bütün bu düşüncelerin ve heyecanın getirmiş olduğu bir, "SENİ YENİCEM FANİ DÜNYAAĞ" artistliği de var bu arada. Aah, cânım Ramazan, gelince nasıl da küçültüyorsun derdimizi tasamızı gözümüzde, nasıl da hatırlatıyorsun tevekkülü, nasıl hatırlayıveriyoruz birden, her şeye gücü yeten bir yaratanın olduğunu ve onun rahmetinin ve kudretinin bizi ne güzel kuşattığını... Dertlerimi attım sobaya, güzel mi güzel, soğuk mu soğuk bir kış gecesinde, 10 kiloluk yün Ramazan yorganı altında bir aylık huzurlu bir uykuya (aslında tam aksine bir uyanış, bir diriliş, Sezai Karakoç'un da üstüne basa basa dediği gibi) çekiliyorum... Bunları yazıyorum ama üzüldüğüm, kızdığım, olumsuz duygular hissettiğim günler olmadı mı hiç bu ay? Oldu tabii ki, insanız sonuçta. Ama bu günlerde, diğer zamanlara nazaran daha kolay toparlanıp daha az umutsuzluğa kapıldığımı fark ettim. Ki Sezai Karakoç da bu noktalara çok güzel değinmiş; Kur'an'ın önderliğinde, yapılan diğer ibadetler ışığında üstümüzdeki ölü toprağını atmamıza, atmaya çalışmamıza ve kendi içimizde yeniden doğmamıza vesile olan bir ayda, normalde olduğumuzdan daha ümitvar olabiliyoruz, çok şükür.
Kitapta, bir Müslüman'ı silkeleyecek, oturup kendini sorgulamasını sağlayacak çok güzel tespitler vardı. O zamandan bu zamana bazı şeylerin değişmediğini veya daha kötüye gittiğini görmek üzdü, bazı konularda ülke olarak biraz daha ilerlediğimizi görmek umut verdi. Son bölümde Sezai Karakoç'un Ramazan anılarını ve zorlu yazım serüvenini okumak da çok güzeldi. :') Okuduğum ve etkilenip altını çizdiğim satırları sadece okumakla kalmam, onları içselleştirip kendimi değiştirmek de nasip olur inşallah (bi' aynı kalma veya olumsuz yönde değişme korkusu da mevcut çünkü). Artık son günlerdeyiz, o yüzden okurken en çok etkilendiğim satırlar, veda satırları oldu. Sizinle de bi iki (aslında üç) paragraf paylaşmak isterim:
"Ve gerçek aktüalite oruçtur. Bu halkın aktüalitesi. Bir ilkbahar gibi gelip ruhları donatan ramazan, şimdi güneşlerin doğup batışındaki sırra uyarak yavaş yavaş, kopuyor bizden. Kalıbın alçıdan kopması gibi. Ama gönüllerimizde, kafamızda, içimizde ve yüzümüzde derin izlerini bırakarak...
Bütün mahyalar: 'elveda' diyor."
"Konuğun uğurlanacağı günler de gelir. O kadar alışmışızdır ki, bu gidişe inanmak istemeyiz. Ama saatin vuruşu kesindir. Bir yarış kronometresi gibi son vuruşunu yapar. O zaman dünya garına koşarız. Mahşerî bir kalabalık. Çocuklar en süslü elbiseleriyle oradadır. Trenler, en güçlü bir baca canlılığı içinde tütüyor. Konuşmalar. Sesler ve armağanlar. Kucaklaşmalar. Herkes birbirini ilk görmüşçesine sevinçli. Hepsi konuktan konuşur. Fakat ey komşular konuk nerededir? Konuk, sessiz ve şatafatsız, gitmiştir bile..."
"Madem ki, ayrılış saati çaldı ve buna elde çare yok, öyleyse bütün iş onu unutmamakta. Giderken, bizden, dünyamızdan hangi haberi ve ne götürüyor; geldi ve bize ne bıraktı, bunu düşünmeli, bunun hesabını yapmalı. Ve bir yıl sonra tekrar dönünce bizi nasıl bulacak, bunun şimdiden hazırlığına girişmeli."
Okurken şöyle bir hissiyat içine girdim: bu kitabı her sene Ramazan ayında okuyup, okuya okuya eskitmek istiyorum; benden çocuklarıma, çocuklarımdan torunlarıma kalsın, zamanı büküp altını çizdiğim satırlarda aynı hislerle buluşalım, birbirimizle, bu yaşımdaki hâlimle sohbet edelim istiyorum; kitapta yapılan bazı tespitlerin, bahsedilen bazı durumların onların zamanına geçerliliğini yitirmelerini, ay gibi parıldayan bir İslam medeniyetinde şu anki sefil hâlimize inanamayarak bakmalarını istiyorum; sevdiklerimle beraber, daha bissürü Ramazan yaşamak istiyorum; geçmişte nasipsizliğimden dolayı, geldiğinde güzelce ağırlayarak gönlünü hoş edip hakkıyla doyuramadığım oruçlarımdan özür dilemek istiyorum; yaşadığım müddetçe her Ramazan, bu mübarek ayın gelişini coşkuyla bekleyip geldiğinde sevinmek, giderken hüzünle, bayramdan dolayı da buruk bir neşeyle onu yolculamak istiyorum ve izninizle lafı fazla uzatmadan yorumumu bitiriyor ve Ramazan'ın gidişiyle ilgili hislerimi ağlayarak günlüğüme yazmaya gidiyorum.
Not: İncelemeyi iftara yakın bir zamanda oruçken yazmıştım. Yemeği yiyip doyduktan sonra şöyle bir yeniden bakarken "ulan abartmışım sanki biraz he" düşüncesine düçar oldum. İftar sofrası hayaliyle, yemekleri düşünerek mi bu kadar iştahlı yazdım acaba diye sorguluyorum kendimi şu an... Ama Ramazan'ın son günlerinin hüznü + Sezai Karakoç'un mükemmel* ve etkileyici kalemi + oruç birleşmesiyle az bile yazmışım bence.
2. Not: Açlığı falan düşününce aklıma Shingeki no Kyojin'in akıl almaz Snickers reklamı geldi bu arada, izlemeyenlere tavsiye ederim.
*uyarıyı dikkate alıp "harika" diye düzeltelim
Spoiler içeriyor
“Boy... that escalated quickly." Dördüncü kitap; diğer kitaplara nazaran daha hareketli, bir sürü farklı karakterle karşılaştığımız, olayların artık daha da ciddileşeceğinin habercisi bir kitap olmasına rağmen okurken biraz sıkıldım (son yüz sayfa hariç). Belki kitapları art arda okuduğum için sıkmıştır,…devamı“Boy... that escalated quickly."
Dördüncü kitap; diğer kitaplara nazaran daha hareketli, bir sürü farklı karakterle karşılaştığımız, olayların artık daha da ciddileşeceğinin habercisi bir kitap olmasına rağmen okurken biraz sıkıldım (son yüz sayfa hariç). Belki kitapları art arda okuduğum için sıkmıştır, biraz ara verip sonra devam etmeliyimdir belki. Yalnız, kitabın kurgusu, evreni, karakterleri aklımı başımdan aldı cidden. Kitapların biraz çocuksu olacağı beklentisiyle okumaya başladığım için normalde etkileneceğimden biraz fazla etkilenmiş olabilirim. Kitabın bende 24. baskısı var ve bence serideki en güzel kapak bu kitaba ait. Renkleri falan aşırı hoşuma gitti. Ama sayfa kalitesindeki düşüşü görmek biraz moralimi bozdu okurken. :/ İlk üç kitaptaki sayfalar o kadar kalındı ki çevirirken 3-5 sayfa çevirdiğimi sanıp kontrol ederek geçiyordum ama bunda sayfalar kağıt gibi (😋) incecikti.
Kitaba gelecek olur isek... artık Hogwarts'taki dördüncü senesine geçen Harry'nin, uzun bir aradan sonra yeniden yapılan Üç Büyücü Turnuvasına, kendi iradesi dışında katılışını ve özlem duyduğu normal ve güvenli hayata bu sene de kavuşamayışını okuyoruz. Harry'nin turnuvada birbirinden tehlikeli bu üç görevi tamamlamasına şahitlik ediyor ve bu işin arkasında kimin parmağının olduğunu çözmeye çalışıyoruz bu kitapta.
Yazar, kitabı yazdığı dönemde, benim yıllar sonra kitapları okuyup, kitabın başlangıçlarının aynılığı konusunda sitem edeceğimi hissedip bu sefer kitaba başka bir evrende, en güzel hâlinde (göreceli bir kavram ne de olsa), hayata karışmaya çalışan Voldemort ile başlamış sağ olsun. Diğer kitaplarda da aynı performansı bekliyorum kendisinden.
Yorumun girişinde de bahsettiğim gibi, kitap biraz sıkmıştı beni ve turnuvanın son oyununu da hafif sıkıla sıkıla ve ne olacak diye merak ede ede okurken, Harry ve Cedric'in turnuvayı kazanıp kupayı kaldırmalarıyla kitap elime yapıştı sanki, bırakamadım oradan itibaren. Eminim Harry ve Cedric'ten daha çok şaşırıp dehşete düşmüşümdür Voldemort'un yanına, mezarlığa yollandıklarında (drama queenliği sizden öğrenecek değiliz!!). Özellikle Hogwarts'taki hainin sözünün geçtiği yerleri okurken elimle okuduğum sayfanın devamını kapatmak zorunda kaldım, gözüm sabırsızlıkla kayıp duruyordu çünkü "N'olacak? İhanet eden kim??" sorularının cevaplarını hemmen almak için. Cevap benim için tam bir sürpriz oldu, cidden hiç beklemiyordum. Kadın her şeyi o kadar güzel kurgulamış ki... Verilen hiçbir detay boşa verilmemiş kitapta, her şey çok güzel bir şekilde bağlanmış bence.
Harry'nin, Dumbledore'un anılarında gezindiği, Azkaban tutsaklarının yargılandığı kısımları okurken o dönem yaşanan o korkuyu, dehşeti; Ölüm Yiyenler tarafından yaratılan o terör ortamını, güvensizliği te yüreğimde hissettim. Ve Neville'in ebeveyninin başına gelenler... kalbim paramparça oldu okurken.
Cedric'in ölümü de üzücüdüydü ama beni bundan daha çok üzen şey, gelecekte yaşanacak ölümleri düşünmek oldu. Ne zaman bir seride herhangi bir ölüm sürprizbozanı alsam o dakikadan itibaren, o karakter için üzülerek devam ediyorum izlemeye/okumaya; karakteri ne zaman görsem içime bir hüzün çöküyor. Hele bir de sevdiysem, abovv... Bunda da Cedric'in ölümünü okuyup üzülünce "bak ilerde şu da ölcek, şu da gidici :((" diye düşünüp onlara da üzüldüm gece gece.
Bu arada Voldemort'un el kadar çocukla kanlı bıçaklı olması, kafes dövüşüne davet etmesi falan bana şeyi anımsattı; çocuklar kendi aralarında kavga edip ailelerine şikayet ederler ve ardından eşşek kadar yetişkinler gelip diğer çocukla kavga etmeye başlar ya, heh onu anımsattı. Millet de şunu şeyh belleyip elini eteğini öpüyor, "efendimissss" diye el pençe divan duruyorlar ya... hiçbir şey demiyorum onlara. Halbuki bu evrende BİAT EDİLECEK TEK ADAM VAR, O DA DUMBLEDORE ama işte...
Bi' de kitabın başında çok hoşuma giden bir detaya değinmek istiyorum. Farklı bölgelerden büyücülerin bahsinin geçtiği kısımlarda, Orta Doğulu bir karakterin adı geçiyordu ve uçan halı satmaya çalışıyordu sanırım. Yani Batı'da en fazla iki kişinin binebileceği süpürgeler satılırken Orta Doğu yine farkını konuşturmuş ve ırmağa karpuz salmalı, aile boyu pikniğe gidebilecekleri bir araç bulmuşlar kendilerine. Gurur duydum. Şöyle Orta Doğu'da geçen bi' büyücülü-cadılı, akraba apartmanlı ve bol kaoslu bir yan seri gelse mükemmel olmaz mıydı? Ne kadar usta bir büyücü olursan ol, yılan bir yengeden öğreneceğin daha çok büyü vardır...
https://youtu.be/xSxQcAm3PE8?si=EkcBwQ6QBKBriweM
Spoiler içeriyor
Geçenlerde "Repulsion" filmini yeniden izledikten sonra dün, apartman üçlemesinin ikinci filmini nihayet izleyebildim. İnancım var, bu sefer üçlemeyi bitirebileceğim... Film, çocuk sevdalısı Rosemary ile onun şöhret budalası eşi Guy'ın, yeni bir apartman dairesine taşınmasıyla başlıyor. Fakat tabii ki bu apartman…devamıGeçenlerde "Repulsion" filmini yeniden izledikten sonra dün, apartman üçlemesinin ikinci filmini nihayet izleyebildim. İnancım var, bu sefer üçlemeyi bitirebileceğim... Film, çocuk sevdalısı Rosemary ile onun şöhret budalası eşi Guy'ın, yeni bir apartman dairesine taşınmasıyla başlıyor. Fakat tabii ki bu apartman dairesinin komşuları, alelâde, emekli John amca ve hayatını İsa'ya ve kiliseye adamış, vişneli turtalarıyla gönülleri fetheden tontiş Susan dezzem olmayacak; evin geçmişi biraz karanlık ve ürkütücü, taşınan kiracılar/yeni ev sahipleri Allah'tan belalarını istiyor olacak ki izlenecek malzeme çıksın bize de. Öyle de oluyor nitekim efendim. "Ev alma, komşu al" diyen atalarımızın ellerini öpme arzusuyla ve Yunanistan konusunda "İnsan komşusunu seçemiyor işte" diye hayıflanan Binali Yıldırım'a hak vere vere izledim filmi. Çiftimizin taşındıkları apartmandaki komşuları da satanist çıkıyor ve Guy'ı da kendi saflarına çekip Rosemary'ye hayın bir kumpas kuruyorlar. Ve biz de bu kumpas sonucu yaşanan gerilim dolu bir hamilelik ve doğum sürecini izliyoruz.
Film gayet beklendik bir şekilde ve yavaş ilerliyor ama ben izlerken gerim gerim gerildim, özellikle sonlarına doğru. Bi' ara "acaba kadın paranoyak ve biz onun sanrılarını mı izliyoruz şu an?" diye bir şüpheye düştüm. Özellikle doğum yaptıktan sonra bir ara sürekli bir saat sesi duyduk; bu sesi, Repulsion filminde de bol bol duymuştuk ve oradaki başrol kadınımız da sanrılar görüp duruyordu. Ama Rosemary'nin akıl sağlığı gerçekten de yerindeymiş ve şeytanın bebeğini, sapasağlam bir şekilde doğurmuş, çok şükür.
Rosemary'yi oynayan aktris, karakterin o saflığını, duygularını çok güzel yansıtmış. Filmi, kadının güzelliğine hayran kala kala izledim. Ama benim favorim Rosemary'nin komşusu olan yaşlı teyze idi. Filmdeki ismi Minnie'ydi galiba, ona bayıldım. Onun o rengârenk ve hareketli kişiliğini, davası için kendini vererek, canla başla çalışan hâllerini, şu gencecik yaşımda, ruhum içimden çekilmiş bir hâlde imrenerek izledim, ne yalan konuşayım. 3+1 evde bıcır bıcır dolaşan +70 satanist manita güzelliği... 😌
Rosemary'nin hayırsız kocası Guy'ı izlerken de bir o kadar midem bulandı. Eşini şeytana sunması zaten apayrı bir olay da... Film boyunca hep foyası ortaya çıkacak diye endişelenip diken üstünde olması ama kadın için zerre endişelenmemesi, kaç yıllık dostlarını düşünmeden öldürmesi, hamilelik haberini alınca sevinmesi falan... 🤢 Adamın tek olumlu özelliği, zaman zaman çekim açılarından dolayı Al Pacino'ya benzemesiydi.
Ve filmde değinilen karşılıksız anne sevgisi (her anne için ne kadar geçerli olduğu tartışılır tabii) kavramı... Rosemary, bebeğinin sağlığı için kendi canı pahasına evden kaçıyor, ona öldüğü söylenen bebeğinin ağlayışlarını duyduğunda lohusa hâliyle, katil olmayı göze alarak onu kurtarmaya gidiyor ve bebeğini gördüğünde aklını yitirecek gibi olsa da sonunda yine de ana yüreği dayanmıyor... Çünkü aslında şeytanın bebeği değil onun gözünde. Filmin adı gibi, Rosemary'nin bebeği o. Dokuz ay boyunca karnında o taşıyıp, o endişelendi onun için. Kirpi, yavrusunu pamuğum diye seviyor ve Rosemary, Şeytan'ın tohumuna analık yapmaya göz kırpıyor film biterken. Şeytan'ın yavrusu bile olsa güvenli bağlanma önemli işte arkadaşlar... Bu arada babaların bu konuda ne kadar ortada olmadıklarını görüyoruz. Guy için bi' çocuk alt tarafı, kadına, tecavüzü saymazsak, fiziksel bir zarar da verilmedi(!) o yüzden yaşamlarına gayet normal bir şekilde devam edebilirler, eşini manipüle edebilir ve eşinin bedenini, herhangi bir eşyaymış gibi Şeytan'a satabilir... Love bombing, gaslighting, dealing with the devil; her aşkın sonu değil midir zaten efenim? Böyle erkekler yüzü suyu hürmetine feminizm denen ideolojinin çarkı dönüyor. Şeytan zaten Allah'ından bulsun, o şeytanlığını yaptı, ona diyecek bir lafım yok. Euzu besmele çekilebilir belki.
Rosemary'nin Katolik geçmişi, ismi, saflığı, insan dışı bir varlık tarafından hamile bırakılması ve adeta bir anti-Christ doğurmasıyla Hristiyanlık inancındaki Meryam Ana, İsa Mesih ve Tanrı üçgenine bir gönderme yapılmış. Bu ecnebi gavurlar da bayılıyor Tanrı'yı yerden yere vurup öldürmeye falan, neyse. Zaten Katolikler tarafından da eleştiri almış bayağı bu konuda.
Uzun lafın kısası, Muharrem ayında komşudan gelen aşurelere temkinli yaklaşalım inşallah.
Spoiler içeriyor
"Aşkın mapushane İçinde ben mahkûm Saçların parmaklık Gözlerin gardiyan oldu İçinde ben ziyan oldum." Şarkısını, peçeteye yazıp saygıdeğer Ruh Emicilere ithaf eden, adının kim bilir kaçıncısı, Çapulcu Haritası'nın Patiayak'ı, James Potter'ın sağ kolu, Azkaban'ın kader mahkûmu ve Harry Potter'ın vaftiz…devamı"Aşkın mapushane
İçinde ben mahkûm
Saçların parmaklık
Gözlerin gardiyan oldu
İçinde ben ziyan oldum."
Şarkısını, peçeteye yazıp saygıdeğer Ruh Emicilere ithaf eden, adının kim bilir kaçıncısı, Çapulcu Haritası'nın Patiayak'ı, James Potter'ın sağ kolu, Azkaban'ın kader mahkûmu ve Harry Potter'ın vaftiz babası sayın Sirius Black'e saygılarımı ve sevgilerimi ileterek başlamak istiyorum yorumuma. Serinin üçüncü kitabını beklediğimden daha uzun bir sürede okudum. Elim hiç varmadı, bir şeyler okumak istesem de okumaya eriniyorum son zamanlarda, maalesef.
Kitaba gelecek olur isem; kitabımız yine, yeni, yeniden "binicem üstüne, vurucam kırbacı, vurucam kırbacı" Dursleylerin, mazlum Sezercik Harry'ye mezalimi ile başlıyor. Okurken biraz kabak tadı vermeye başladı bu durum artık ama neyse... Umarım kalan 4 kitapta da aynı başlangıcı görmeyiz artık. Karakterlerin artık yavaş yavaş ergenliğe girdiklerine ve ergenliğin getirdiği o asiliği ucundan ucundan göstermeye başladıklarına şahit oluyoruz. Bence güzel bir detay olmuş yazarın bunu bize fark ettirmesi. Bu kitap, serinin ilk iki kitabına nazaran daha duygusal geldi bana. Özellikle son sayfalara doğru yüzümde acının tatlı tebessümü ile okuyup bitirdim kitabı. Harry'nin, Ruh Emicilerle karşılaştığında, annesinin çığlıklarını duyduğu kısımlara üzüleceğimi sanmıştım ama beni asıl duygulandırıp hüzünlendiren kısım, Sirius Black ile yaşadığı iletişim oldu. Babasını hiç göremediği ve bir baba figürü de hayatında hiç olmadığı için, henüz tanıştığı biriyle -kendisinin vaftiz babası, babasının da en yakın arkadaşı olsa bile- beraber yaşayacağı düşüncesine kapılıp gitmesi, buna heves etmesi ve ardından bütün hevesinin kursağında kalması... :' "Are you Sirius?!!" diye isyan ettim okurken (nası şaka ama??). Kitabın sonunda Sirius'un gönderdiği mektubu Harry'nin yol boyu okuması ve artık hiç değilse onu koruyup kollayacak birilerinin (bir baba olmasa bile, baba gibi bir şey olarak görmeye başlıyormuş gibi hissettirdi) olduğunu hissetmesi falan çok duygulandırdı beni.
Bir diğer hüzünlendiren kısım da anama ana diyesice Profesör Lupin'in hikâyesi oldu. Genel olarak kurt adamlık mefhumu üzücü geliyor bana gerçi. Hem dönüşümü acılı hem öz kontrol sıfır hem dönüştükten sonra bir şey hatırlamıyorsun hem de havalı bir şeylere de dönüşmüyorsun. O yüzden genel olarak kurt adamları gariban olarak görüyorum. Kurt bakışlı Profesör Lupin'i diğer kitaplarda da okulda profesör olarak okumaya devam etmek isterdim açıkçası ama maalesef, Tengri böyle buyurmuş. Şamarcı Söğüt'ün hikâyesini de öğrenmiş olduk sayesinde.
Diğer üzüldüğüm karakter de Ron oldu. :( yani besle, büyüt, cebinde taşı; faren +40 yaşında dayı çıksın. Böyle bir şey olabilir mi? Böyle bir şey öğrensem hayatım boyunca kendime gelemezdim sanırım. Zaten okurken aklıma sürekli küçükken sahip olduğum balıklar geldi. Hava aldırmak için avuçlayıp çıkarırdım falan... Eğer +40 yaşında yetişkin bir birey idiysen beni affet n'olur... ben de istemezdim böyle tatsız olaylar yaşayalım...
Quidditch maçları da daha hoşuma gitti bu sefer. Bir de son kısımlarda yaşanan o zamanda yolculuk kısmı hafif kafamı karıştırdı (böyle mevzular benim kafamı hep karıştırır); ilk ne zaman başladı bu döngü acaba, Harry patronus büyüsünü ilk seferde de aynı şekilde iyi yaptı mı, ilk yaşandığında Şahgaga ölmüş müydü acaba diye soru işaretleriyle okudum.
Son olarak şu sözlerle bitirmek istiyorum yorumumu: "Büyük adam şu Dumbledore..."
Gayet yalın bir dille yazılmış, herkesin okuyup -eğer içindekiler de uygulanırsa- faydalanabileceği bir kendi kendine yardım kitabı olmuş. Uygulanmasa bile, eğer BDT ile ilk defa karşılaşacaksanız hem kendinizle hem de çevrenizle olan ilişkilerinizle ilgili birçok konuda farkındalık kazandıracaktır size. Yalnız,…devamıGayet yalın bir dille yazılmış, herkesin okuyup -eğer içindekiler de uygulanırsa- faydalanabileceği bir kendi kendine yardım kitabı olmuş. Uygulanmasa bile, eğer BDT ile ilk defa karşılaşacaksanız hem kendinizle hem de çevrenizle olan ilişkilerinizle ilgili birçok konuda farkındalık kazandıracaktır size. Yalnız, bazı yerlerde fazlasıyla tekrara düşülmüş diye düşünüyorum, o açıdan biraz sıkıldım okurken. Önceden "İyi Hissetmek" kitabını okumuştum, aynı ekol oldukları için bu kitapta çok farklı şeyler gördüğümü söyleyemeyeceğim ama yine de hem bilgilerimi tazelemiş oldum hem de o zamandan bu zamana bir değişim yaşamış mıyım onu gözlemlemiş oldum. Bazı yerlerde de güzel ve anlamlı farkındalıklar yaşattı bana kitap.
İyi Hissetmek kitabında da yaşamıştım, bunda da yaşadım yine; bu tarz kitaplarda, okurken bazı yerlerde kitapla kavgaya tutuşuyorum içimde. Ve yazılan şeylerin doğru olduğu gerçeğiyle haksız olduğumu bilmek ve kabullenmek beni sinir ediyor okurken. :D Okurken bol bol seçme özgürlüğü ve yaşadığın hayatın sorumluluğunu üstlenme üzerine düşündüm üzülerek...
--Bu kısımda, aslında gayet alakalı ama belki de biraz alaksız bir şekilde "Anayurt Oteli"yle alakalı bir sürprizbozan mevcut--
Aklıma Allah'ın cezası Zebercet geldi: "Sağdı daha, her şey elindeydi. İpi boynundan çıkarabilir, bir süre daha bekleyebilir, kaçabilir, karakola gidebilir, konağı yakabilirdi. Dayanılacak gibi değildi bu özgürlük."
Spoiler içeriyor
"ALDIR, DÜŞÜR - DOĞURMA!" "KAN GÖLÜ, BİRDEN FAZLA ÇOCUK DOĞURMAKTAN İYİDİR." Bu okuduğunuz sloganlar, distopik bir hikâyeye değil, tek çocuk politikası izlediği zamanlar, Çin'in mahallelerindeki duvarlara ait. 80'lerin başından itibaren, fazla popülasyondan ve bunun doğuracağı (no pun intended) sonuçlardan dolayı…devamı"ALDIR, DÜŞÜR - DOĞURMA!"
"KAN GÖLÜ, BİRDEN FAZLA ÇOCUK DOĞURMAKTAN İYİDİR."
Bu okuduğunuz sloganlar, distopik bir hikâyeye değil, tek çocuk politikası izlediği zamanlar, Çin'in mahallelerindeki duvarlara ait. 80'lerin başından itibaren, fazla popülasyondan ve bunun doğuracağı (no pun intended) sonuçlardan dolayı tek çocuk politikasını hayata geçiren Çin'in kendi halkına yaptığı zulümler anlatılıyor belgeselde. Açıkçası izlemeye başlarken sadece merak duygusu hakimdi, izlerken bu kadar öfkelenip üzüleceğimi, gözlerim dola dola izleyeceğimi düşünmemiştim hiç. Kürtajdan ve yeni doğan katlinden, devlet eliyle yurt dışına çocuk satmaya uzanan bir yolu izliyoruz. Bu kadar acımasız, insanlıktan bu kadar uzak bir politika olduğunu bilmiyordum hiç, sadece adını biliyordum. Devletin bu politika için yaptığı propagandalar, çocuk şarkılarında bile kullanılmış. Ailelerin, özellikle kadınların çektiği acıları düşünemedim bile izlerken. Zamanında kürtaj yapıp bebekleri öldüren katil ebelerden birinin tabiriyle zorla domuz gibi bağlanarak götürülüp doğum hakkınız elinizden alınıyor, eğer kürtajı kabul etmezseniz ailenizle ve evinizin yıkımıyla tehdit ediliyorsunuz. Eh, tek çocuk olunca tabii ki erkek oğlu erkekler, erkek çocukları olsun istiyorlar ve doğan kız çocuklarını da ölüme terk ediyorlar. :) yani öldürmüyorlar bile, ölüme terk ediyorlar. Mesela belgeseli çeken kadının dayısı, doğan kızını et pazarına götürüp bırakıyor ve bebeğin iki gün boyunca ağladığını, sineklerin, bebeğin yüzünü hep ısırdığını ardından da öldüğünü anlatıyor. İnanamadım duyduklarıma ve böyle ölen bir sürü kız çocuğu var. Çocuğunu götürüp sıcak altında aç-susuz ölüme terk etmek mi, yoksa doğduğunda direkt öldürmek mi? Yazarken bile aklım almıyor şu durumu. Orada yaşasam ve şu hikâyeyi dayımdan veya annemden duysam ne tepki veririm, nasıl karşılarım, bir daha aynı şekilde bakabilir miyim onlara, çocuğum olsa ellerine verir miyim sevmeleri veya bakmaları için? Bilemiyorum Altan, bilemiyorum... Çöplüklerde sanki herhangi bir atıkmış gibi çöp poşetine sarılıp atılan fetüslerle karşılaşmak gayet olağan bir durum. Hatta bir fotoğrafçı, rastgele bir köprü altındaki çöpleri fotoğraflarken çöpe atılmış ölü bir bebeği bulup bu konuyla ilgili çalışmaya başlıyor ve halkın, bu politika bittiğinde, o bebeklerin ve yaşanan acıların unutulup politikanın sadece isminin hatırlanacağı konusundaki endişesinden bahsediyor. İnsan nisyan ile malüldür sonuçta. Kadının röportaj yaptığı insanların hüznünü görüyoruz ama derinden bir pişmanlık hissetmiyor gibi duruyorlardı sanki. Zaten kadın da "Ortak bir çaresizlik duygusu vardı. Bu bana, sizin adınıza, hayatınız adına büyük kararlar alındığında sonuçlarından sorumlu hissetmeyeceğinizi hatırlattı." diyerek düşüncemi onayladı sanki. Yasaya maruz kalan herkesin dilinde şu sözler, "Çok katı bir politikaydı ama gerekliydi." Parti ne yaparsa doğru yapar çünkü. Sonlara doğru iki çocuk politikasına geçiş ve yapılan propagandalar gösterildi; cidden hiç güldürmeyen bir şaka gibiydi izlemesi. Doğduğum topraklara şükrettim izlerken.
Yani 2015'e kadar süren bir politika ve bu kadar yakın bir zamanda böyle bir politikanın sürdürülmesi o kadar inanılmaz ki... Düşünsene, zorla doğum hakkın elinden alınıyor, çocuğun katlediliyor, senden çalınıyor, yurt dışına satılıyor ve tüm dünya sessiz kalıyor, kimse hiçbir şey yapamıyor. Hâlâ dünyada bin bir zulme maruz kalan insanlar var ama sadece oturup izliyoruz, hikâyelerini dinliyoruz öyle, elimizden bir şey gelmiyor. Elinden bir şey gelenler de bir şeyler yapmıyor. Kısacası, zalimler için yaşasın için cehennem.
20 dakika falan dayanabildim, feci midem bulandı izlerken. Normalde korku-gerilim türünde çekilmiş filmlere verilen puanı, hak ettiğinden daha düşük büyük ihtimalle, diye düşünerek IMDB puanına, kafamdan moduma göre bir(kaç) puan daha ekleyip düşünürüm ama buna fazla bile vermişler, ne hayırsa.…devamı20 dakika falan dayanabildim, feci midem bulandı izlerken. Normalde korku-gerilim türünde çekilmiş filmlere verilen puanı, hak ettiğinden daha düşük büyük ihtimalle, diye düşünerek IMDB puanına, kafamdan moduma göre bir(kaç) puan daha ekleyip düşünürüm ama buna fazla bile vermişler, ne hayırsa. Kan, vahşet, salya, kusmuk vb. temaları seviyorsanız bu filmi de bayılarak izleyebilirsiniz (hiç değilse aşağı yukarı ilk 20 dakikasını).
Spoiler içeriyor
Hiç konuşulmamış, artık konuşmak için fazlasıyla geç kalınmış ve aslında üzerine konuşulacak bir şey de kalmamış bir vaka Kevin. Hayatla ve kendiyle ilgili bir sürü planı varken kendini hiç hazır hissetmediği bir zamanda hamile kalan Eva'nın, doğum yaptıktan sonra bebeğine…devamıHiç konuşulmamış, artık konuşmak için fazlasıyla geç kalınmış ve aslında üzerine konuşulacak bir şey de kalmamış bir vaka Kevin.
Hayatla ve kendiyle ilgili bir sürü planı varken kendini hiç hazır hissetmediği bir zamanda hamile kalan Eva'nın, doğum yaptıktan sonra bebeğine pek ısınamadığını görüyoruz. Çocuk sanki başka birinin çocuğuymuş da çocuğun anası-babası, çocuğu Evalara birkaç günlüğüne emanet edip tatile gitmişler ve geri dönmemişler gibi. Yani anne ve çocuk arasında güvenli bir bağlanma yaşanmıyor, çocuk sevildiğini hissetmeden büyüyor. Kendini hazır hissetmediği hâlde çocuk yaptığı için bayağı kızdım kadına ama çocuğunu sevebilmek, onunla iletişim kurabilmek için gerçekten de çabaladığını gördük sürekli. Kadının hem geçmişini hem de bugününü izlerken yaşadığı o çaresizliği iliklerime kadar hissettim. Hele haberi alıp okula o endişeyle oğlunu aramaya gittiğinde okulun kapısında Kevin'ın sipariş ettiği kilitleri gördüğünde yaşadığı yıkım, içime oturdu izlerken. Ben açıkçası kadın, yaşanan olaylarda oğlunu savunacağı için bu kadar zorbalığa uğradığını düşünmüştüm fakat kadının kendisi de bir kurbanmış aslında. Kadının gördüğü muameleyi izlemek fazlasıyla üzücüdüydü. Zaten eşini, kızını kaybetmiş, oğlu okulda bir katliam yapmış, hapse düşmüş hâlâ kadına hayatı dar ediyorlar. Tabii ki kurban ailelerini de anlıyorum ama burada kadın da kurban, oğlunun hareketlerinden mesul tutulması ne kadar doğru, bilemedim. Gerçi, kadının oğluyla olan ilişkisini izlemesem ben de belki kadını suçlayabilirdim, bilemiyorum...
Filmde Eva, günlük hayatını yaşarken onun düşüncelerine, daha doğrusu anılarına gidip geliyoruz. Sanırım burada, karakterin aslında yaşadığı gerçeklikten ne kadar kopuk olduğunu, gününün çoğunu geçmişini düşünerek orada takılıp kaldığını anlayabiliriz. Son sahnede evini temizleyip oğlunun kıyafetlerini ütüleyip odasını toparladığını gördük. Acaba kadının kafasında şimdi ve geçmiş birbirine girdiği ve artık ayrıştıramadığı için mi gördük o sahneyi yoksa oğluna karşı içinde hâlâ bir umut beslediği ve eve dönmesini istediği için odasını hazır beklettiği mi gösterilmek istenmiş? Filmin sonunda, Eva'nın intihar ettiğini düşünüyorum. Kevin'la son kez görüşüp mantıklı bir cevap alsaydı belki yeni bir başlangıç yapacaktı ama Kevin'ın yaptığı katliam için bir sebebi olmadığını (zaten içten içe bilse bile bi' umut sordu bence) duyunca bardak, o damlayla taştı bence. Zaten o sahnede çalan şarkının ismi de "Mother's Last Words to Her Son" imiş. 🥲
Kevin'ın babası Franklin de her ne kadar ilgili bir baba gibi görünse de aslında bayağı ilgisiz biri. Eşinin ve oğlunun hâlini gördüğü hâlde uzaktan izliyor sadece. Yani bunu Orphan filminde de gördük, hiç mi izlemedin be adam be? Böyle bir sorun varsa demek ki ya eşin çocukla ilgili yalan söylüyor ve sevmiyor ya da çocuk gerçekten de problemli bir çocuk. Her iki durum da sıkıntılı. Ama adam bunları görmezden geliyor. Belki de Kevin kendisine daha sevgi dolu yaklaştığı için "bana dokunmayan yılan bin yaşasın" mantığıyla hareket ediyordur. Bu arada ben, Kevin'ın herhangi birini sevdiğini ve sevebileceğini de düşünmüyorum. Psikopati özellikleri gösteriyor, babasını kullanabildiği için onu seviyormuş gibi yapıyordu bence. Aile aslında sosyoekonomik açıdan gayet iyi durumda ve eğitimliler, ona rağmen oğullarını bi' psikiyatriste götürmek akıllarına gelmedi; çıldırdım izlerken. :D
Film gayet sürükleyici ve etkileyiciydi. Başladığıyla bittiği bir oldu sanki. Geçmişle şimdi arasındaki gidiş gelişler benim hoşuma gitti izlerken. Ve oyunculuklar da gayet güzeldi. Tilda Siwon çok gerçekçi oynamış, bana o annenin yaşadığı hisler çok güzel geçti. Küçük oyuncular da çok başarılılardı. 🥺 Hele 2-3 yaşındaki Kevin'ı oynayan bebişi elime alıp yuğurasım geldi.