ATATÜRK VE LAİKLİK"Atatürk'ün, laikliği derinliğine veya genişliğine inceleyen bir eser, bir doktrin veya tahliller kitabı bırakmadığı doğrudur. Onun bu konudaki fikirlerini, Büyük Nutuk'taki bazı parçalardan, kurultaylarda ve halk arasında yaptığı konuşmalardan ve daha da önemli olarak DEVRİMLERİMİZİN TATBİKATINDAN öğreniyoruz.Gene Atatürk'ün…devamıATATÜRK VE LAİKLİK"Atatürk'ün, laikliği derinliğine veya genişliğine inceleyen bir eser, bir doktrin veya tahliller kitabı bırakmadığı doğrudur. Onun bu konudaki fikirlerini, Büyük Nutuk'taki bazı parçalardan, kurultaylarda ve halk arasında yaptığı konuşmalardan ve daha da önemli olarak DEVRİMLERİMİZİN TATBİKATINDAN öğreniyoruz.Gene Atatürk'ün konuşmalarında, geniş ölçüde laikliğin felsefe ve nazariyatından bahsedilmez. Atatürk'ün Nutuk ve sohbetleri bir bilginin sistem tahlil veya terkiplerini ihtiva etmez. Bilakis Atatürk, hemen pek çok görüşme ve hitabelerinde laikliği basitleştirerek karşısındakilere telkin etmeyi ön plana almıştır. Zaman zaman tatbikatın kısa özetlerini vermiştir. Bununla beraber, bu, herkesin anlayabileceği şekle sokulmuş cümleler içinde bile, onun derin felsefesini sezmek çok güç olmasa gerek.O, hemen hiçbir zaman bilginlere hitap etmemiştir. Her konuşmasında, sözlerinde, karşısında kuvvetli bir sağduyuya sahip, fakat yüzde doksanı eğitim ve öğretime muhtaç bir milletin kişileri bulunduğunu unutmamıştır. Toplumun anlayabileceği bir üslupla anlattığı ve henüz doktrinleşmemiş fikirlerini, her vatandaşın zihnine telkin etmeyi hayatı boyunca amaç edinmiştir. Ata'nın telkin kudretinin en büyük değer ve niteliği işte burada gözükür.Basit bir tarifiyle laiklik, din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılmasıdır. Ancak din ve devlet işleri ayrılmakla beraber din, toplumlar için manevi bir kurum olduğuna ve bu bakımdan bir realite teşkil ettiğine göre devletin dine karşı durumu sorular halinde karşımıza çıkmaktadır.Acaba toplumun manevi değerlerinden biri olan dini, devlet, bir kamu kurumu olarak muhafaza edecek midir? Edecek ise ilgisi hangi çerçeve içinde kalacak? Vicdan hürriyeti bakımından devlet nasıl bir durum takınacak? Yoksa tamamen red mi edecektir?Bütün bu sorular, düşünürlerimiz tarafından yeteri kadar işlenmemiş, cevaplandırılmamıştır. Kasıt ve kötü niyetler de bu hale ilave edilince aziz Atatürk'ü ve ona bağlı olanların, din yönünden, bazı çevrelerce yanlış yorumlanmasının sebepleri daha açıklıkla belirir.Devrimciliğimizin bir kısım saf düşünenler tarafından "dine tepki" şeklinde telakki olunması ve daha da önemlisi, ihtiras sahiplerininbunlar din simsarları veya onun görüşü ile din aktörleridir; kışkırtmaları, yanlış kanaatlerin sapık zümrelerde hatta koyu bir taassup halini almasına sebep olmuştur. Halbuki, küçük bir sayının gruplaştırdığı bu kimselerdeki yanlış kanaatlerin aksine ne kuvvetli bir gerçektir ki: Atatürk, dinimizin çirkinlik ve zaaflardan temizlenmesi yolunda ilk esaslı adımı atan insandır. Şu farkla ki Luther, Hıristiyanlıkta reform yapmakla beraber kendisi dahi mensup bulunduğu akidelerin taassubundan kurtulamamıştır. Atatürk ise zümrevi kanaatlerin üstünde tam ve kâmil bir tolerans prensibinden hareket ederek Müslümanlığı aslına esasına bağlamak istemiş ve bunun için de bir din adamı veya önderi sıfatına bürünmeden, laik ve aydın ve medeni bir Türk önderi sıfatıyla dindarlara doğru yolu göstermiştir. Bakınız ne diyor:“İktisap etmekle bahtiyar olduğumuz İslam dinini, asırlardan beri alışılmış olduğu üzere bir siyaset vasıtası mevkiinden kurtarmak ve yükseltmek elzem olduğu kanaatini müşahade ediyoruz. Mukaddes ve lahuti olan inançlarımızı ve vicdanlarımızı çapraşık ve değişken olan ve her türlü menfaat ve ihtirasların tecellisine sahne olan siyasetten ve siyasetle ilgili bütün hususlardan bir an evvel ve kati olarak kurtarmak, milletin, dünya ve ahiret saadetinin emrettiği bir zarurettir.”(1)Zamanında alkışlarla karşılanan bu sözlerine bakarak anlıyoruz ki Atatürk, zamanla birtakım muhterislerin elinde menfaatlere alet olunan, lüzumsuz bazı kurumlarla anlaşılmaz durumlara düşen dinimizi; özüne uygun bir şekle sokmak gerektiğine inanmıştır. Gerektiğinde yüzseksen derece dönüş yapmaktan, gaye için her vasıtayı meşru saymaktan çekinmeyen gündelik politika ve politikacılar... Devirden devire şahısları, telakkileri ve kurumları değişen toplumsal düzenin kaypak tarafları... Atatürk, İslamiyeti bunlardan uzaklaştırmak istemişti. Manevi bir değerler manzumesi olan dinin, bizatihi değer vasfına pek çoklarından daha fazla kani idi. İstiyordu ki: Asrı saadette ve İslamın bünyesinde yeri bulunmadığı halde sonraları türeyerek Tanrı ile kul arasına giren fuzuli, hatta zararlı temsilcilerden din ve cemiyet temizlensin.İstiyordu ki ulus Kuran’ın her ayetini bilsin anlasın. Körü körüne ezberlemenin bir anlamı yoktur. Din herhangi bir dile, yazıya ve ırka mal edilemez ve istiyordu ki, edilmelidir. İşte bütün bu sebeplerle; ezanınTürkçe okunmasını emretmiş, Kuran'ın dilimize çevrilmesi için büyük gayretler sarfetmiştir.Kemal Atatürk, "Bir dinin tabii olması için akla, fene, ilme ve mantığa uygun olması lazımdır."(2)"Herhangi şey ki, akla mantığa, milletin menfaatine, İslamiyetin menfaatine uygundur; hiç kimseye sormayın, o şey dindir. Eğer bizim dinimiz akla, mantığa uygun bir din olmasaydı mükemmel olmazdı, dinlerin sonuncusu olmazdı"(3) diyor.İşte amacı; mantıklı dinimizi mantıksızlıklardan kurtarmak...
O, devlet içinde dini değil, din içinde devleti reddeder. Yalnız, her alanda olduğu gibi, burada da akıl yolundan ayrılmaz. Devlet içinde din olacaktır, olacaktır fakat demokrasinin ana ilkelerinden biri, belki de birincisi olan vicdan hürriyetine en küçük bir müdahaleye bile meydan verilmemelidir. Bütün dinlere, inançlara, toplumların içinde yaşama hakkı tanınmalıdır. Ve din, yalnız ve yalnız bir vicdan kurumu haline konmalıdır.Peki bu nasıl olacaktır? Nasıl gerçekleşebilir? Kötüye kullanılmaması nasıl sağlanabilir? İşte Atatürk, ulusun, dinini kendi dilinde öğrenmesi, okuyup yazması ve kendi diliyle tapınmasının; meselenin büyük bir kısmını halledeceğine inanmıştı. Çünkü; artık ne hocaya ve ne de mollaya ihtiyaç olacak. Her ev bir medrese, daha doğrusu gerçek bir "İmam Hatip Okulu" ödevini görebilecektir. Her yavru, anne ve babasından dini terbiyenin en iyisini, en güzelini alacaktır. Ve kişi kendi kendine yeter bir duruma sokulabilecektir. Reşit olan bir genç ise, zaten kendi dilinde olan ve ilk terbiyesini anne ve babasından aldığı dinini ve dini kültürünü, okuryazar olmakla, isterse kolaylıkla derinleştirebilecektir. Asıl ve asıl kaynağı Kuran olacaktır.Atatürk'ün devlet içinde dine hürmet ettiğini, fakat din içinde devlete, yani, ümmet ve şeriat nizamına taraftar olmadığını söylemiştik. Bu çok haklı düşünüş tarzını anlatan bir misal...Rahmetli Reşit Galip Bey'in yazdığı "Müslümanlık Türkün Milli Dini" konulu tezi inceleyen Atatürk, müsvettelerin üzerine şu notu koymuştur: "Din milliyetin bir parçasıdır." Eğer karşıt kavramını (mefhumu muhalif) alırsak Atatürk'ün neyi istememiş olduğunu anlarız. O, milletleri ve milliyetleri din düzeni içinde telakki eden, milletler ve milliyetleri din meselesi, din kanaatlerini peyk müesseseleri sayan şeriatçı düzeni doğru bulmuyordu; doğru bulmamasında ise; yüzyıllarca çektiğimiz musibetlerin ümmetçi bir zihniyete mal olmakla o yüzyıllar içinde medenî ve insani bir milliyetperverliğe bir türlü kavuşamamamızın etkisi başta gelse gerektir