“Anıların yardımıyla ayakta duruyormuşçasına yaşamak, ulaştığımız bu ânın bütün bir yaşam içindeki yerini düşünerek yaşamak, ulaştığımız bu ânı geçmişe yansıtıp yaşamak, yanlış bir iş, der oldu Karasu. Dünyayla, bu anla, artık ilişkisi kalmayan, dünyayı yalnız geçmişinin korkuları içerisinden algılayan bir…devamı“Anıların yardımıyla ayakta duruyormuşçasına yaşamak, ulaştığımız bu ânın bütün bir yaşam içindeki yerini düşünerek yaşamak, ulaştığımız bu ânı geçmişe yansıtıp yaşamak, yanlış bir iş, der oldu Karasu. Dünyayla, bu anla, artık ilişkisi kalmayan, dünyayı yalnız geçmişinin korkuları içerisinden algılayan bir yaşlının ancak anılarıyla ayakta durabildiğini (dahası, durmasına yardım edilmesi gerektiğini) gördükten sonra... Geçmişimizi özümlemesini öğrenirsek, andaçları savurabilir, anıları bir kıyıya itebilir, ilişkileri -gerektiğinde- koparabiliriz; yaşam yoksullaşırmış, çevremiz genişlemez, daralırmış, dahası, cenazemizin arkasından yürüyecek olanların sayısı... Varsın olsun. Olacaksa, o da. Yaşamayı öğrenmek gerek... Bu hesaplar yararsız.” s. 102-103
Okur olarak bizler, sürekli olarak yeni yazarlar keşfederiz ve bu yazarlardan bazıları, yaşamımıza doğrudan bir iz bırakır; benim için son zamanlarda bu isim “Bilge Karasu” oldu. Çok kötü bir yıl başlangıcı yaptığım için iyi bir okuma süreci geçirmedim. Bundan dolayı okumalarım zayıf oldu. Ancak karasu “Gece”siyle birlikte beni hayata -normale göre- hızlı döndürmüştü, şimdi de bunu bu kitabıyla başardı. Bu tabiri kullanmayı sevmiyorum ancak söylemem gerekiyor; karasu’nun eserleri “başucu” niteliğinde -en azından benim için. Kurduğu cümleler, cümle içindeki kısa cümleleri, parantezleri ve daha önce hiç duymadığım kelimeleri… o bir deha ve ben kendisini çok sevdim. Onu ve eserlerini sadece “postmodern” olarak anmak yakışıksız bir durum. İnsanın ruhuna odaklanan - bunu başaran- bir düşünce dünyasına sahip, ve sorarım sizlere; “böyle kaç yazarımız var?”.
Onun dilinden her türlü konuyu okumak istiyorum. Her konuda okurun yaşamını, zihnini, hal ve hareketlerini etkileyecek şekilde “çok düşünsel” bir hareketle yazıyor, sanki okuruyla sohbet edercesine. Gerek bu yönü, gerek üslûp gerekse de konu itibarıyla kendime en yakın bulduğum birkaç yazardan biri oldu. Değeri bilinmemiş -amerikalılar hariç, onlar bilmiş- bir yazar. Onun bütün kitaplarını okumak istiyorum, keşke çok vaktim olsa...
Çoğu okur için anlamsız ve boş geleceğinin farkındayım ama yine de önermek istiyorum; “karasu”yu okuyun..
“HANGİ YAZAR -okumayı yaşamının bir parçası saymışsa-kitap üzerine, kitaplarla ilişkileri üzerine bir şeyler yazmamış?” s. 9
.
.
“Oysa nesne-kitaptan kopabilmek gerek. Metinden ya da öğreniden söz edilecek olursa diyeceğim ki, o metin sizi uzun ya da kısa süre besleyip yaşattıysa, ondan da kopmasını öğrenmek gerek. Özümlediğinizle yetinebilirsiniz. Vazgeçilmez metinler yok mu? Elbette var; ama ne kadar az! Onları mezarımıza taşımayacaklardır gene de, cenazemizi kaldıranlar.” s. 12
.
.
“Bir imgeden yararlanarak üretebileceklerimiz, ya da, bu imgenin "içine" yerleştirip doldurabileceklerimiz, bu imge yardımıyla kavrayıp yorumlayabileceklerimiz tükenmez, tüketilemez. Öyle sanıyorum.” s. 18
.
.
“Bu özümleme ile uyarlanma işlemlerinin, bilginin yapılarından söz edilirken düşünülen özümleme ile uyarlanma iş-emlerine benzediğini sanıyorum. İmgelerimizi uyarladığımızda bizi zorlayan “gerçeklik” ise, “dış dünya” da olabilir, başka bir imge de olabilir. “Gerçeklik” dediğimiz, her birimiz için, imgelerimizden başka bir şey değildir bir bakıma. İmgelerimizi sürekli olarak bozup düzelterek, yeniden kurarak, onlara bu özümleme ile uyarlanma işlemlerini uygulayarak, kendimizi, kendimizin dışında kalanı, anlamlı tutmağa çalışırız.” s. 21-22
.
.
“Roman, katmerli bir imge üretecidir. Hem de iki düzeyde:
Bilerek, isteyerek türettiği imgeler vardır, her yazarın. Bunların harcı, varolan, çevresinde, kültüründe dolaşan imgelerden, okuduğu yazarların türettiklerinden karılmıştır. Ama yazarın, farkına varmaksızın, içinde yaşadığı dünyadan alıp kullanarak yazılı dolaşıma ilk kez (ya da, yeniden) soktuğu, kattığı imgeler vardır. Bunlar yeniden üreyecek, başka tüketimlere kaynaklık edecektir.” s. 24
.
.
“Dili, durmadan, kurmak zorundayız. Yaşamla, düşünceyle sürekli bir etkileşim içinde olan, var ettiğimiz, bizi var eden bu aracı, durgu durak bilmeden kurmak zorundayız. Bilmek ile yetinemememiz de bundan.” s. 34
.
.
“Yaratımın payından söz ediyoruz. Her şeyin her zaman aynı biçimde görüleceği, algılanacağı, yorumlanıp anlaşılacağı, her zaman aynı dilsel kalıplar içerisinde dile getirileceği, herhangi bir şeyin değişmeyeceği düşüncesinde değilseniz, iletişimin her zaman kolay olacağı beklentisiyle yaşamağa da kalkışamazsınız.” s. 37
.
.
“İlk sorumuz şu olmalı: İnsanlar, şehirlerinde rahat etmek için dirim ortaklarını teker teker yok etmenin ne kadar ilkel bir
"çözüm" olduğunu, iş işten geçmeden anlayabilecekler mi?
(Pencereyi gölgede mi bırakıyor? Kökler betona mı dayandı?
Ağaçlar kesiliverir. Kuduz tehlikesi artar gibi mi? Kediler köpekler fırında yakılıverir.) Karşıdan bakanlar için şehir yaşamı bir "kolaylıklar cenneti"dir; şehirliler, zahmetsizliğin ancak zahmetle elde edilebileceğini unutuyor mu? Öldürmekten, yok etmekten azıcık daha zahmetli çıkar yollar aramamak, uygarlığın övüncü haline mi gelecek?” s. 59-60
.
.
“Av, kendi canınızı tehlikeye atmıyorsanız, türlü zahmetlere katlanmıyorsanız, çirkinleşir. Karın doyurma çabalarının, çeşitli üretim-tüketim kuralları çerçevesini aşmaması beklenir. "Sınır nereden geçer?" türünden çok ince bir sorunun tartışılması ne bu yazı içerisinde girişilebilecek bir iştir, ne de ben kendimi bu konuda yetkeli görürüm. Ama bir canlının dirimini ortadan kaldırmakta kendini özgür duymak, "ben insanım, herhangi bir hayvanı istediğim gibi, istediğim zaman öldürebilirim, herhangi bir bitkiyi koparır, kökünü sökerim" demek, tehlikeli bir yamılsamadır; kötü bir yanılgıdır; araba sürenin, elinde bulundurduğu (elinin altında tuttuğu) güce aldanarak her yolun öncelikle kendinin olduğunu, ancak araba süren başka insanlarla bir ortaklığı bulunabileceğini, daha değersiz bir soy oluşturan yayaların başlarının çaresine bakmak durumunda olduklarını sanması gibi...” s. 63-64
.
.
“Bir "insanlık" belirtisi, olsa olsa, "yakıyorum ama önce uyuşturuyorum" denmiş olmasında görülebilir. ("İstesek onu da yapmayız ya... İnsanız ne de olsa...") Gelgelelim, uyuşturmak, diri diri yakılan bir memeliyi (amaç buysa) acı çekmekten ne kadar korur? Pek iyi bildiğimiz bir şey olmasa gerek... "Acı çığlıklar" (haberi veren gazetecinin kullandığı deyim) işitildiğine göre "uyuşturma" denen iş, yararını, ancak firının dışındakilere sağlıyor besbelli. Neresinden bakılırsa ürkütücü, tiksinç bir iş bu.” s. 65
.
.
“Oysa hiç kimse, kendini zaten içinde bulduğu "dünya"ların, çevrelerin dışından gelen biriyle ilişki kurmak zorunda değildir. Böyle bir ilişkiyi, onu göze alan kurar; böyle bir ilişkiye, onu göze alan girer. "Eve kedi aldık" deyimi bir "cahillik" belirtisidir. Bu cahillikten zamanla kurtulursanız, ne mutlu size! Yok, sürdürürseniz... Yaşamınızın hangi başka ilişkisinde "cahillik" saygın bir durum olarak görülür, söyler misiniz? Genellikle, öğrenilen bir şeydir: "Cahillik"in cezası hemen gelir bulur sizi!” s. 74
.
.
“Pek az okura ilginç görüneceğini sandığım bu "giriş"i niye gerekli gördüm ki?
Gerçekte, "giriş" dediğim bölüm, iki katlı: Metinle dipnotlarını birbirinden ayırmadığımı okur fark etmiş olsa gerek. Şu anda da bu ayırmama işlemini sürdürüyorum, besbelli. Her dipnotu, dipnotun dipnotunu, her söylediğimi açımlamanın aracı olarak kullanmağa karar verirsem, okur (bu notların yerleştiriliş, diziliş biçimlerine göre) gözünü, durmadan, bir sağa bir sola, bir aşağıya bir yukarıya kaydırmağa katlanacak mı? Bol dipnotlu bir yazı olarak tasarladığım bu yazıyı elden geldiğince dipnot düşmeden yazmağa karar veriyorum.
Bu da bir deney işte!” s. 78-79
guncel olarak en buyuk hayalim yurda gider gitmez odada kimse yoksa valizleri firlatip hıçkıra hıçkıra aglayarak uyuyakalmak sonra uyanip eşyalarımı yerlestirip dusa girmek ve sonrasinda film izleyerek uyumak
Başta intikam ve western filmi gibi görünse de aslında Tarantino’nun tür sinemasını, Amerikan tarihinin en karanlık dönemlerinden biriyle çarpıştırdığı oldukça bilinçli bir film. Üstelik bunu klasik “kölelik filmi” ciddiyetiyle değil; spaghetti western, kara mizah, aksiyon ve hatta masalsı anlatısını aynı…devamıBaşta intikam ve western filmi gibi görünse de aslında Tarantino’nun tür sinemasını, Amerikan tarihinin en karanlık dönemlerinden biriyle çarpıştırdığı oldukça bilinçli bir film. Üstelik bunu klasik “kölelik filmi” ciddiyetiyle değil; spaghetti western, kara mizah, aksiyon ve hatta masalsı anlatısını aynı potada eriterek yapıyor. Filmin senaryosu özgürlük ve intikamı birbirinden ayırmadan ilerliyor. Django’nun hikayesi yalnızca bir adamın sevdiği kadına ulaşma mücadelesi değil; aynı zamanda kendisine yıllarca biçilen kimliği reddedip kendi hikayesinin öznesi haline gelmesinin hikayesi. Filmin senaryosundaki en güçlü noktalardan biri ise şiddeti yalnızca fiziksel bir araç olarak kullanmaması. Dil de filmde en az silahlar kadar önemli. Karakterlerin nasıl konuştuğu, birbirlerine hangi kelimelerle hitap ettiği ve özellikle bazı karakterlerin kendi üstünlüklerini kanıtlamak için dili nasıl kullandıkları, güç ilişkilerini sürekli görünür hale getiriyor. Tarantino burada kelimeleri de birer silah gibi kullanıyor. Dr. King Schultz karakterini oynayan Waltz’un asıl başarısı karakteri sadece “zeki ve karizmatik adam” olarak oynamıyor. Schultz’un nezaketi, mizahı, entelektüel tarafı ve içinde bulunduğu dünyanın ahlaki çelişkileri aynı anda hissediliyor. Jamie Foxx ise Django’yu özellikle beden dili üzerinden kuruyor. Filmin başındaki django ile hikayenin ilerleyen bölümlerdeki django arasındaki fark yalnızca kostüm veya silah üzerinden değil, duruşundan, bakışından ve insanlarla kurduğu ilişkiden de hissediyorsunuz. Gelelim Calvin Candie karakterine DiCaprio kibarlık ile vahşeti aynı bedende birleştiriyor. Karakterin rahatsız edici tarafı bağırıp çağırmasında değil, aksine son derece medeni ve kontrollü görünebildiği anlardan geliyor. Bu da filmin ırkçılığı yalnızca kaba saba insanların problemi olarak göstermemesini sağlıyor. Burada tarantino’nun tartışmalı tarafına da değinmek gerekiyor, Django kölelik ve ırkçılık gibi son derece gerçek ve ağır bir tarihsel tramvayı intikam fantezisine dönüştürerek anlatıyor. Bu tercih bazı seyirciler için filmin en güçlü tarafıyken bazıları için problem olabilir. Çünkü tarantino tarihsel acıyı soğukkanlı bir dram olarak değil, seyircinin adalet duygusunu harekete geçiren stilize bir tür filmi olarak sunuyor. Dolayısıyla film “köleliğin gerçekliğini birebir anlatan tarihsel bir yapım” olarak değil, tarihsel tramvayı western ve intikam sineması aracılığıyla yeniden yorumlayan bir film olarak değerlendirilirse çok daha anlamı. Özgürlük, kimlik, güç, ırkçılık, performans, adalet ve intikam kavramlarını western sinemasının diliyle yeniden kuran bir film. Üstelik bunu akademik veya ağırbaşlı bir tarih anlatısı şeklinde değil, son derece eğlenceli, kanlı, komik, stil sahibi ve zaman zaman rahatsız edici bir Tarantino filmi olarak yapıyor. Filmi izlerken özellikle şuna dikkat etmek gerekiyor: Kim gerçekten güçlü, kim sadece güçlü görünmeye çalışıyor ve kim başkasının kurduğu sistemin içinde kendi rolünü oynuyor?
“I like the way you die, boy.”
"Remzi Bey, tanımadığı insandan, tanımadığı yerden korkardı. Kim bilir, bir insanın iyilik mi kötülük mü, dostluk mu düşmanlık mı düşündüğünü şöyle yüzüne bakınca, kim bilir." Uzun süredir okuma hızım düşmüştü. Bu yıl, ayda bir, bilemedin iki kitap okuyabildim. Benim için…devamı"Remzi Bey, tanımadığı insandan, tanımadığı yerden korkardı. Kim bilir, bir insanın iyilik mi kötülük mü, dostluk mu düşmanlık mı düşündüğünü şöyle yüzüne bakınca, kim bilir."
Uzun süredir okuma hızım düşmüştü. Bu yıl, ayda bir, bilemedin iki kitap okuyabildim. Benim için sayısı önemli değil fakat kitap okumayınca gerçeklerin boğuculuğunu hafifletecek başka dünyalardan uzak, epey sıkılıyorum.
Neyseki birkaç günlük iznimde yine Yaşar Kemal'in kalemine sığındım. Tek Kanatlı Bir Kuş kısa ve akıcıydı. Yazarın vurgulamak istediği konuların yalnızlık ve terk edilmişlik korkusu olduğunu bir yerden hatırlıyorum. Bana kalırsa seçtiği karakterler ve esrarlı, tenha mekan seçimiyle çok da başarılı olmuş. Okurken gerildim ve ne şekilde ilerleyeceğine dair merakımdan dolayı elimden hiç bırakmadan bitirivermişim kitabı.
Yazarın dört serilik diğer kitaplarını da severek okudum fakat sayfa sayısı az olmakla beraber, aynı derecede etkin ve hikayeye kendini çeken bu kısa öykülerine de bayılıyorum. Uzun olmamasından dolayı basit olacağı yanılgısına kapılmamanızı öneririm.
Arkadaşlar merhabalar, bu ara aşırı polisiye izlemek istiyorum ve karşıma sürekli the Mentalist çıkıyor, izlenir mi ( başka önerileriniz de varsa almayı çok isterim)
Film güçlü bir dramatik potansiyele sahip olmasına rağmen senaryodaki kopukluklar ve yüzeysel karakter derinliği nedeniyle izlemesi zor bir yapım. Film çok fazla temaya aynı anda dokunmaya çalışmış. Bu durum, hikayenin odak noktasını kaybetmesine ve olay örgüsünün dağınık olmasına yol açmış.…devamıFilm güçlü bir dramatik potansiyele sahip olmasına rağmen senaryodaki kopukluklar ve yüzeysel karakter derinliği nedeniyle izlemesi zor bir yapım. Film çok fazla temaya aynı anda dokunmaya çalışmış. Bu durum, hikayenin odak noktasını kaybetmesine ve olay örgüsünün dağınık olmasına yol açmış. Karakterlerin motivasyonları tam olarak işlenemediği için empati kurmak zorlaşmış. Nurgül Yeşilçay ve Mert Fırat rollerinin hakkını verseler de diyaloglardaki kopukluk filmin akıcı olmasını engellemiş. Görsel efektler ve mekan kullanımı başarılı olsa da senaryodaki eksiklikler ve çok fazla konuyu anlatma çabası filmin zayıf yönü. Bir ailenin dağılışını anlatan bu film hayattan kesitler içermesiyle izlemek için bir şansı hak eden bir film.
🧇 " Hayat neyse odur . Değeri neyse odur. Hayat da becerisizlikler ve sakarlıklarıyla yapabileceğini yapar. Hayattan da çok fazla şey istememek , beklememek gerekir. Dolayısıyla hayatı yok etmek gibi bir şey de istememek gerekir! Her şeyi iyi tarafından almak…devamı🧇 " Hayat neyse odur . Değeri neyse odur. Hayat da becerisizlikler ve sakarlıklarıyla yapabileceğini yapar. Hayattan da çok fazla şey istememek , beklememek gerekir. Dolayısıyla hayatı yok etmek gibi bir şey de istememek gerekir! Her şeyi iyi tarafından almak gerekir. İpi ve kullan at tabancayı bırakın. Şu andaki gibi bir bunalım ve panik durumunda hemen kaygan düğüme sarılabilirsiniz..."
🧇 " Mutlu olmak için çok şey gerekmez, mutlu olmak için gerçekten çok az şey gerekir."
“İnsanların gerçek karakterlerini anlamak için sahnede oynadıkları role değil, çıkarları tehdit edildiğinde oynadıkları role bakmak gerekiyor. Asıl korkutucu olan yalnızca kötü insanların varlığı değil. Normal insanların kendi çıkarları uğruna yanlış olanı normalleştirebilmesi.” 12 kişilik bir tiyatro ekibinin tek kadın üyesi…devamı“İnsanların gerçek karakterlerini anlamak için sahnede oynadıkları role değil, çıkarları tehdit edildiğinde oynadıkları role bakmak gerekiyor. Asıl korkutucu olan yalnızca kötü insanların varlığı değil. Normal insanların kendi çıkarları uğruna yanlış olanı normalleştirebilmesi.”
12 kişilik bir tiyatro ekibinin tek kadın üyesi olan Anjali, bir gece yaşadığı tacizin ardından ekip arkadaşlarına yaşadıklarını anlatıyor. Bunun üzerine ekip, ne yapacaklarına ve olayın nasıl ele alınacağına karar vermek için bir araya geliyor. Film ilerledikçe asıl meselenin failden çok, bu olay karşısında insanların gerçek karakterlerinin nasıl ortaya çıktığı olduğu anlaşılıyor.
Zaten filmin tiyatro topluluğu etrafında kurulması da bunun için çok anlamlı. Bu insanlar sahnede sürekli başka karakterlere bürünüyorlar. Ama asıl oyun sahnenin dışında başlıyor. Başlangıçta mesele: “Anjali'ye ne oldu?” Sonra: “Hari suçlu mu?” Daha sonra: “Hari'yi suçlarsak turne ne olacak?” ve nihayet: “Biz bundan ne kaybedeceğiz?” noktasına geliyor.
İşte filmin ahlaki çöküşü tam burada başlıyor. Çünkü mağdurun yaşadığı şey, grubun konforundan daha değersiz hale geliyor. Başlangıçta adalet arayan insanların bir kısmı, kişisel çıkarları devreye girdiğinde kendi söyledikleri doğruların etrafından dolaşmaya başlıyor.
Üstelik bunu çoğu zaman kendilerine kötülük yapıyorum diyerek açıklamıyorlar. Tam tersine, kendilerini haklı çıkaracak makul gerekçeler buluyorlar.
İnsanların ahlaki sınırlarını aşmalarının en korkutucu tarafı da bu zaten. İnsan her zaman kötü olduğu için yanlış bir şey yapmıyor. Bazen yanlış bir şeyi doğru gösterecek kadar iyi bir gerekçe bulduğu için yapıyor.
Bu noktada filmdeki erkek dayanışması (bro code) meselesini sadece erkekler birbirlerini koruyor şeklinde anlamak bana biraz yüzeysel geliyor. Çünkü burada daha görünmez bir mekanizma var.
Bu erkekler birbirlerinin hayatlarının içine gömülmüş durumdalar. Aynı gruptalar, birbirlerinin kariyerlerine ve geleceklerine bağlılar. Hari'yi korumak bir noktadan sonra sadece Hari'yi korumak anlamına gelmiyor. Kendi geleceklerini korumak anlamına geliyor.
Ataerkil düzenin en güçlü taraflarından biri de zaten her zaman erkekler kadınlardan nefret ediyor şeklinde çalışmaması. Bazen erkekler kendi çıkarlarını, statülerini veya birbirleriyle kurdukları ittifakları korurken kadınların zarar görmesini göze alıyor. Bu çok daha görünmez bir mekanizma ve bana göre çok daha gerçek.
İnsanlar güçlerini kaybetmemek için birbirleriyle ittifaklar kuruyorlar. Ataerkil düzen de çoğu zaman tam olarak bu ittifakların içinde kendisini yeniden üretiyor.
Bu nedenle erkeklerin Anjali'nin yaşadığı olaydan sonra onun davranışlarını, yaşam tarzını veya karakterini sorgulamaya başlaması da tesadüf değil. Bu, mağdur suçlayıcılığının en tanıdık biçimlerinden biri. Failin davranışını anlamaya çalışmak yerine mağdurun davranışlarını incelemek... Sanki bütün bunlardan herhangi biri bir erkeğin cinsel tacizini açıklayabilirmiş gibi.
Üstelik bunu yapanların kendilerini kadını suçluyoruz diye görmemeleri de meselenin bir başka ironisi. Onlar sadece bütün ihtimalleri değerlendiriyoruz diyebiliyorlar. Ama sonuç değişmiyor. Kadının yaşadığı şey giderek olayın merkezinden uzaklaşıyor.
Film boyunca biz de fail kim sorusunun peşinden gidiyoruz. Finalde film bu soruyu değiştiriyor: “Peki fail olmayanlar ne yaptı?”
Finaldeki hepsi potansiyel fail düşüncesini hukuki bir suç isnadı olarak okumamak gerekiyor. Film, bütün erkeklerin aynı suçu işlediğini söylemiyor. Buradaki mesele daha çok ahlaki ve toplumsal suç ortaklığı. Çünkü bir suçun faili olmakla, o suçun ortaya çıkardığı adaletsizliği koruyan bir düzenin parçası olmak aynı şey değil.
Vinay’ı başlangıçta onu Anjali'nin yanında duran erkek olarak görüyoruz. Ama zamanla onun motivasyonlarının da tamamen temiz olmadığını anlıyoruz. Hari ile arasında kişisel bir rekabet ve hesaplaşma var. Dolayısıyla Hari'yi suçlamasında gerçek bir adalet duygusu olduğu kadar kendi öfkesi ve çıkarları da bulunuyor.
Burada kurtarıcı kompleksi devreye giriyor. Bir kadını savunmakla, o kadının yaşadığı travmayı kendi savaşında kullanmak arasında çok ince bir çizgi var. Çünkü bazen erkekler kadınların yanında dururken bile merkezde yine kendilerini tutabiliyor. Böyle olduğunda kadın yeniden kendi hikayesinin öznesi olmaktan çıkıp erkeğin kahramanlık hikayesindeki nesneye dönüşebiliyor.
Rashomon etkisinde aynı olay, farklı kişilerin bakış açısından farklı gerçekliklere dönüşür. Burada ise olayın kendisi değişmiyor, insanların olay karşısındaki konumları değiştikçe olaya verdikleri anlam değişiyor. Anjali'nin anlattığı şey başından beri ortada. Ama erkeklerin tutumu, kendi çıkarları değiştikçe değişiyor.
Burada yönetmen Ekarshi'nin, Asghar Farhadi etkisi de hissediliyor. Yönetmen, Farhadi'nin filmlerinden etkilenerek karakterleri doğrudan iyi-kötü diye ayırmak yerine seyircinin kendi hükmünü vermesini istediğini anlatmıştı. Bu yüzden film boyunca kimseyi rahatça iyi veya kötü insan kategorisine yerleştiremiyoruz.
Tam burada film biraz tökezliyor. Faili açıkça göstermemek ve olayın farklı ahlaki yorumlarını seyirciye bırakmak güzel bir tercih. Ama film bunu yaparken zaman zaman meseleyi fazla uzatıyor. Bazı tartışmaların tekrar tekrar dönmesi dramatik gücü azaltıyor. Film zaten ne söylemek istediğini biliyor. Bazen bunu seyircinin de anlamasına biraz fazla güvenmiyor. Bu yüzden benim için fikri uygulamasından biraz daha güçlü olan bir film.
Ama yine de filmin tiyatro metaforu gerçekten çok iyi. Filmin başında erkeklerin oynadığı, kadın karakterin de erkek bakışının içinde konumlandığı klasik bir oyun görüyoruz. Finalde ise sahne artık Anjali'nin. Başta hikayeyi oynayan erkekler. Sonda hikayeyi yeniden kuran kadın. Bu değişim bence filmin en güzel sembolik dönüşlerinden biri. Çünkü Anjali filmin büyük bölümünde hakkında konuşulan kişi. Yani hikayesi sürekli başkalarının ağzından anlatılıyor. Finalde ise Anjali anlatıyı geri alıyor.
Gerçek hayatta erkeklerin kurduğu o küçük mahkeme Anjali'ye istediği adaleti veremiyor. Ama Anjali sahneye çıktığında kendi hikayesini yeniden kuruyor. Hukuk gerçeği kesinleştiremese bile sanat, yaşananın hafızasını koruyabiliyor. Bence bu, filmin en güçlü fikirlerinden biri.
Üstelik filmin başındaki oyunla finaldeki oyun arasında kurulan ilişki de bunu destekliyor. Başlangıçta gördüğümüz klasik oyun Hayavadana'dan esinleniyor. Kimlik, arzu ve insanın kendisiyle kurduğu ilişki gibi meseleleri tartışan bu tiyatro eserinin ardından filmin modern dünyadaki kimlik ve rol meselesine geçmesi oldukça anlamlı. Çünkü film boyunca herkes bir rol oynuyor.
Filmin asıl meselesi, bu rollerin gerçek çıkarlarla karşı karşıya geldiğinde ne kadar çabuk değişebildiği. Hayatın kendisi de bir sahneye dönüşüyor. İnsanlar sürekli kendilerine uygun karakterleri oynuyor. Ta ki çıkarları tehdit edilene kadar. O zaman maskeler düşmeye başlıyor.
Fikri, söylemek istedikleri ve özellikle finalde ulaştığı yer oldukça sağlam. Ama senaryo açısından biraz daha pişmeye ihtiyacı olduğunu düşünüyorum. Buna rağmen kötü bir film değil. Malayalam sinemasını sevenlerin şans vermesi gereken filmlerden biri.