Çok güzel bir filmmiş hiçbir fikrim olmadan tamamen netflixte görüp açıp izledim ve çok beğendim. Sinematografisi, oyuncular, hikaye ve hikayenin akışı.. seyir zevki yüksekti.
24 yıl sonra gittiğimiz dünya kupasında çıktığı ilk iki maçı da tek gol atamadan yenilip elenen milli takımı tebrik ederim. TikTok videosu ve YouTube a podcast çekmeye kaldığınız yerden devam edebilirsiniz bizim çocuklar ☺️
Gelmemeyi sen anlat, Gidememeyi ben anlatayım. Gözüm değil gönlüm kaldı, Beklemek değil özlemek yordu. Hani derler ya; Aşk arafta bir yoldu, Giden gitti dönen yoktu. Nazım Hikmet
5. Bölüm beni o kadar gerdi ki atlaya atlaya izledim deccal karı Vermek istediği duyguları, mesajları vesarie çok güzel veren bir diziydi. Hiç sıkılmadım izlerken sadece bazı bölümlerde o gerginliği o kadar güzel veriyorlardıki stresten atlıyordum bazı yerleri. Mizah kısmı…devamı5. Bölüm beni o kadar gerdi ki atlaya atlaya izledim deccal karı
Vermek istediği duyguları, mesajları vesarie çok güzel veren bir diziydi. Hiç sıkılmadım izlerken sadece bazı bölümlerde o gerginliği o kadar güzel veriyorlardıki stresten atlıyordum bazı yerleri. Mizah kısmı çok güzeldi gerçekten güldürüyordu. Yazanın, yönetenin, yerdeki çöpünü toplayanın emeğine sağlık. Okullarda disiplinin ders niyetine verilmesi gerekn bir konu olduğunu tekrardan gördük. Özellikle zorbalık söz konusu olduğunda. Takımın attığı tek bir tokat bile hak etmemişti dedirtmedi aksine bazılarını keşke daha çok dövselerdi. Şiddet şiddetti çözmez derdim ama bazı salakları gerçektende dövmek gerekiyor. Çivi çiviyi söker lafıda çok güzel işlenmişti yaşattığını yaşamadan anlamazsın gerçekten.
Spoiler içeriyor
Merhabalar Bu film benim arkadaşımla film analizi yapmaya başladık. İlk haftanın filmi olarak benim seçimim bu filmdi. Aşağıya taslağını filmi izlerken yazdığım sonrasında derinlemesine okuma için yapay zekadan da yardım aldığım bir analiz metni bırakıyorum - Arı Kovanının Ruhu -…devamıMerhabalar
Bu film benim arkadaşımla film analizi yapmaya başladık. İlk haftanın filmi olarak benim seçimim bu filmdi.
Aşağıya taslağını filmi izlerken yazdığım sonrasında derinlemesine okuma için yapay zekadan da yardım aldığım bir analiz metni bırakıyorum
- Arı Kovanının Ruhu -
Víctor Erice’nin 1973 yapımı başyapıtı Arı Kovanının Ruhu (El espíritu de la colmena), İspanya İç Savaşı’nın hemen ertesinde, 1940’ların o dramatik ve karanlık Kastilya düzlüklerinde geçen, sessizlikle örülmüş bir yas hikayesidir. Film, Franco rejiminin kurduğu o klostrofobik, mekanik ve monoton düzeni doğrudan göstermek yerine; küçük bir kız çocuğunun, Ana’nın gözlerindeki merak üzerinden okur.
Filmdeki arı ve kovan metaforu, tam da Franco’nun arzulamış olduğu homojen, itaatkar, zihinsiz ve tamamen sistematikleştirilmiş faşist toplum yapısını simgeler. Maurice Maeterlinck'in "Arı Kovanının Hayatı" kitabına da gönderme yapan bu isim, topluluğun refahı için bireyin tamamen yok edildiği bir düzeni işaret eder.
Erice bu filmi 1973’te, yani İspanya’da faşist sansürün en ağır olduğu dönemde çekti. Ancak filmin o meşhur, neredeyse sabır sınayan yavaşlığı ve şiirsel dili, sansür heyetinin bu derin politik eleştiriyi algılamasını engelledi; filmi zararsız bir çocuk hikayesi sanıp geçtiler.
Oysa filmdeki her karakter, diktatörlüğün yarattığı o tekinsiz atmosferde, sanki duvarların bile kulakları varmış gibi, sürekli bir fısıltı halindedir. Karakterler fısıltıyla konuşmaya o kadar alışmıştır ki, bu durum İspanya'nın kolektif suskunluğunun sesine dönüşür.
Hikaye, Hoyuelos adlı ıssız bir Castille köyüne sinema getiren bir kamyonun gelişiyle, harika bir giriş yaparak açılır. Geçici sinema salonuna dönüştürülen döküntü binadaki o çocukların saf merakı, perdedeki James Whale’in 1931 yapımı Frankenstein’ı ile birleşir. Küçük Ana ve ablası Isabel, kalabalığın arasında yan yana oturmaktadır.
Frankenstein canavarının küçük bir kız çocuğuyla karşılaştığı o saf ve trajik an, Ana’nın dünyasını sonsuza dek değiştirecektir. Eve döndüklerinde ablası Isabel’e canavarın neden kızı öldürdüğünü ve kendisinin neden öldüğünü sorar.
Olayların tamamen farkında olan manipülatif abla Isabel, kardeşinin bu çocuksu inancını fark edince hikayeyi büyüterek ona şekil vermeye karar verir: "O aslında bir ruh. Gözlerini kapatıp onu çağırırsan gelir." İki kız kardeşin bu çocuksu şakalaşmaları ve ablanın efsaneyi büyütmesi, filmin tüm anlatısını bir hayalet hikayesine dönüştürür.
Filmin kronolojik akışı bizi bu darmadağın ailenin yaşadığı malikaneye götürür. Dikkatli bakıldığında kovan imgesi evin tüm detaylarında saklıdır; pencerelerin petek dokusu çekimlere sürekli sıcak, bal rengi/amber bir ton verir.
Ancak bu estetik bir tercih olduğu kadar sinematografik bir tezatlıktır: Evin içi ne kadar bal rengi ve sıcak görünürse görünsün, dışarıdaki hayatta renkler hep soğuk, gri ve kuraktır. İçerideki yapay sıcaklık, dışarıdaki politik kışın şiddetini gizleyemez.
Dahası, bu evde yaşayan ailenin hiçbir ortak sahnesi yoktur; her biri kendi yalnızlık kutbuna savrulmuştur. Anne Teresa; sürgündekilere asla ulaşmayacak mektuplar yazan, tedirgin, korkak ve melankolik bir kadındır. Baba Fernando; değeri bilinmeyen, içsel sürgündeki sessiz bir aydın modelidir.
Ailenin bu derin trajedisi ve geçmişe olan özlemi, piyano esliğinde eski albüm sayfalarının çevrildiği o büyüleyici sahnede zirveye ulaşır. Akordu bozulmuş piyanoda, iç savaş öncesine ait özgürlükçü, cumhuriyetçi ruhu temsil eden "Zorongo Gitano" adlı Federico García Lorca şarkısı çalınmaktadır.
Şarkının sözleri adeta Teresa’nın iç dünyasını haykırır: "Bu çingene kızı deli, hem de deli bir kuş gibi, gece rüyalarının gerçek olmasını istiyor." Ancak Ana albüm sayfalarını çevirirken acı bir gerçekle karşılaşırız: Teresa ve Fernando’nun yan yana tek bir fotoğrafı bile yoktur. Fotoğraflar arasındaki o boşluk, ülkenin parçalanmışlığının resmidir.
Üstelik albümdeki o gizemli figürlerden biri, filmin sonunda Ana’ya ilaç yazan doktordur; yani Miguel de Unamuno. Franco rejiminde bastırılan ve susturulan bu dahi aydının bir fotoğraf ve doktor imgesiyle filme dahil edilmesi, Erice'nin sansüre karşı geliştirdiği entelektüel direniş kanallarından biridir.
Çocukların okula gittiği sahne de oldukça hoştur. Eğitim alan kızımız Ana, okuldaki "Don Jose" isimli insan anatomisi maketinin eksik parçalarını yerleştirirken bile zihnini o izlediği filme, Frankenstein'ın parçalardan bir araya getirilen gövdesine bağlar. Makete gözlerini ekleyen Ana için bu, dünyayı görme ve anlamlandırma arzusunun sembolüdür.
Bu sinematik uyanışla birlikte Ana, ablasıyla birlikte Frankenstein'ı gördüğünü iddia ettiği o metruk taş binaya ve tren raylarına gider. Daha sonra ablası olmadan, tek başına da orayı ziyaret edecektir. Çünkü Ana; meraklı, heyecanlı, hayat dolu ve empatik yapısıyla korkularıyla yüzleşmeye çalışan tek karakterdir.
Kısa süre sonra Ana'nın zihnindeki bu hayal dünyası, trenden atlayarak o taş binaya sığınan kaçak bir cumhuriyetçi askerin varlığıyla somut bir tehlikeye dönüşür. Ana, askeri bulduğunda kaçmaz; onun gözünde bu kanayan yabancı, perdeden çıkıp gelen Frankenstein’ın ta kendisidir. Ona babasının ceketini ve yiyecek götürür.
Ancak faşist rejimin askerleri binayı basıp kaçağı öldürdüğünde, askerin üzerinde Fernando'nun ceketi ve cebinde köstekli saati bulunur. Babası askerin öldüğü yere gider Ana babasını görünce kaçar. Evden kaçan Ana’nın gece ormanda suyun yansımasında canavarla yüzleşmesi ve ardından odasında karanlığa doğru "Benim, Ana. Ben Ana." diye fısıldaması, kovanın o itaatkar ve homojen ruhuna karşı kazanılmış içsel bir zaferdir. Franco İspanyası herkesi susturmuş olabilir, ancak Ana kendi varoluşunu o sessizliğin ortasında ilan etmiştir.
Güzel film ama başroldeki adamın duyguları bana pek geçmedi. Evet hayvanlarla yaşıyor, onların dilini konuşuyor. Belki de o yüzden öyle ama ben biraz daha hayvanlarla olan bağ ve iletişiminden dolayı merhametli tarafını, vahşi tarafını vs. görmek isterdim biraz donuk buldum.Final…devamıGüzel film ama başroldeki adamın duyguları bana pek geçmedi. Evet hayvanlarla yaşıyor, onların dilini konuşuyor. Belki de o yüzden öyle ama ben biraz daha hayvanlarla olan bağ ve iletişiminden dolayı merhametli tarafını, vahşi tarafını vs. görmek isterdim biraz donuk buldum.Final kısmınıda sönük buldum. Daha farklı bitmesini umuyordum.
Onun haricinde hayvanların hepsi çok tatlıydı.🤗 Film görsellik açısından harikaydı.
📌" Ne de olsa başkalarına yardım eden asıl kendine yardım etmiş olur. "🦜🐵🐼🐀🦥🐿️🦧🐒🐆🪿🦚🐳🦑🦟🦂🐙🦒🐕
Kitabı bugün bitirdim ama uzun süre etkisinden çıkamayacağım. O kadar hayatın içinden o kadar bizden biri ki Beyhan abi büyük şeyler vaadetmiyor bu kitapta fakat özümüzde olanı, unuttuğumuzu veya hatırlamak isteyip firsat bulamadiklarimizi hatırlatıyor. İlaç gibi bi kitap her ihtiyaç…devamıKitabı bugün bitirdim ama uzun süre etkisinden çıkamayacağım. O kadar hayatın içinden o kadar bizden biri ki Beyhan abi büyük şeyler vaadetmiyor bu kitapta fakat özümüzde olanı, unuttuğumuzu veya hatırlamak isteyip firsat bulamadiklarimizi hatırlatıyor. İlaç gibi bi kitap her ihtiyaç duyduğunda ihtiyaç duyduğun bölümü aç oku ve rahatla tek kelimeyle mükemmel 🩷 bence herkesin kütüphanesinde bulunması gereken bir kitap. 📖
Spoiler içeriyor
"Hayatında bir şeyi düzeltebilseydin neyi düzeltirdin?" "Unuttuğumuz bir şeyi tekrar hissetmek istiyoruz. Geride neler bıraktığımızı anlamadık belki de.." "Her zaman rüya evine ulaşamazsın ama yaklaşabilirsin.." "Aşk bir savaş alanıdır.." "Bence hepimizin hissetmek istediği unuttuğumuz ya da sırt çevirdiğimiz bir şeyler…devamı"Hayatında bir şeyi düzeltebilseydin neyi düzeltirdin?"
"Unuttuğumuz bir şeyi tekrar hissetmek istiyoruz. Geride neler bıraktığımızı anlamadık belki de.."
"Her zaman rüya evine ulaşamazsın ama yaklaşabilirsin.."
"Aşk bir savaş alanıdır.."
"Bence hepimizin hissetmek istediği unuttuğumuz ya da sırt çevirdiğimiz bir şeyler var. Geride neler bıraktığınızı anlamadık belki de. Bir zamanlar nelerin iyi olduğunu hatırlamalıyız.."
*Filmi bitirdiğimde aklımda en çok kalan şey, insanın büyüse bile içindeki çocuğu tamamen kaybetmemesi gerektiği oldu. Küçükken çoğu insan bir an önce büyümek ister. Çünkü büyüyünce daha özgür olacağını, kimsenin ona karışmayacağını düşünür. Ama yetişkinlik aslında dışarıdan göründüğü kadar kolay ve kusursuz değildir..
Jenna, 13 yaşında bir çocukken popüler olmayı, diğer insanlar tarafından kabul görmeyi ve bir an önce büyümeyi istiyor. O yaşlarda insan bazen kendisine gerçekten değer veren insanları fark edemeyebiliyor. Başkaları tarafından beğenilmek uğruna yanlış şeyler yapabiliyor. Bence bu yüzden Jenna'yı yargılamak zor. Çünkü kendini beğenmeme, popüler olma isteği ve kabul görme arzusu o yaşlarda birçoğumuzun yaşadığı şeyler..
Bir anda kendisini 30 yaşında bulan Jenna, yetişkinler dünyasının düşündüğü kadar mükemmel olmadığını görüyor. Başarı, popülerlik ve dışarıdan güzel görünen bir hayat, insanı gerçekten mutlu etmeye yetmeyebiliyor. Üstelik farkında olmadan yaptığı bazı yanlışlarla sevdiği insanlardan uzaklaştığını da anlıyor. Çevresinde de aslında kendisini sevmeyen yanlış arkadaş seçimleri de buna dahil..
Filmin bana hissettirdiği en önemli şeylerden biri, çocukluğun masumiyetini, dürüstlüğünü ve samimiyetini tamamen kaybetmemek gerektiğiydi. Büyümek, robotlaşmak anlamına gelmemeli. İnsan yaş aldıkça değişebilir, sorumlulukları artabilir ama içindeki o saf ve neşeli tarafı tamamen kaybetmek zorunda değil..
Keşke çocukluğumuz gelecekteki kendine uğrayıp bir çeki düzen verse diye düşünüyorum. Çünkü yetişkinler dünyasında insanlar zaman zaman çıkarların, hırsların ve memnuniyetsizliklerin içinde kaybolabiliyor. Oysa çocukluğun o temiz bakışı, bazen bize gerçekten önemli olan şeyleri yeniden hatırlatabilir..
Film, sadece büyümeyi anlatan eğlenceli bir film değil. Aynı zamanda insanın kendisini, değer verdiği insanları ve içindeki çocuğu unutmaması gerektiğini hatırlatan sıcak ve düşündürücü bir hikâye..