Bu film bir olayı anlatmaktan çok bir ruh halini sembolize ediyor. İzlerken şunu çok net hissettim: Bu film aceleye gelmez, açıklamaz, bağırmaz. Fısıldar. Ve fısıldadığı şey kasvetli bir akşamın yerini aydınlığa bırakırken yitmesi gibi yitip gider. Aynı filmin finalinde hisleri…devamıBu film bir olayı anlatmaktan çok bir ruh halini sembolize ediyor. İzlerken şunu çok net hissettim: Bu film aceleye gelmez, açıklamaz, bağırmaz. Fısıldar. Ve fısıldadığı şey kasvetli bir akşamın yerini aydınlığa bırakırken yitmesi gibi yitip gider. Aynı filmin finalinde hisleri açıklayıp üstünü antik bir mabedde toprakla örtmek gibidir.
Hikaye kağıt üzerinde son derece basit: Aldatılan iki komşu, birbirlerine yakınlaşır.
Ama film bunu bir “olay örgüsü” olarak anlatmakla ilgilenmez. Asıl derdi, söylenemeyenlerdir. Söylenmeyen cümlelerin yarattığı boşluk, bakışlar, duraksamalar, sigara dumanı, yağmur sesi ve Yumeji’s Theme’in insanın kalbine ağır ağır çökmesi… Diyalog azdır ama gerek de yoktur; gözler ve müzik zaten her şeyi tamamlar. Ambiansın bu kadar burdayım dediği bir film hatırlamıyorum şahsen.
Görsellik başlı başına bir anlatıcı. Zaten bu film böyle bir anlatıcıya muhtaç; zira film anlayanlar değil hissedenler için. Renkler; kırmızılar, sarılar, yeşiller adeta karakterlerin iç dünyasıyla korele şekilde akar. Kostümler, mekanlar, kamera açıları öyle bilinçli kullanılmış ki, sanki her kare “fazla bir adım atarsan bozulacak” kadar kırılgan. Maggie Cheung’un duruşu, zarafeti ve bastırılmış yalnızlığı filmin omurgasıdır. O kadının her sahnede ne kadar güçlü ama bir o kadar da sıkışmış olduğunu hissediyosun. İstemekle vazgeçmek arasında kalmış, toplumsal normların ve evliliğin ağırlığını sırtında taşıyan bir karakterdir o. Belki bu film kolektivist bir demografinin hakim olmadığı bir topraktan çıksaydı hiç böyle bir hikayeye tanık olamayacaktık.
Film ahlaki bir tebliğ vermiyor, romantik bir yücelti de yapmıyor. Aldatmayı değil, aldatılmanın ardından kurulan sessiz bir duygusal bağı anlatıyor. Fiziksel bir aşktan çok, yaşanamamış bir ihtimalin yasını tutuyor. “Biz onlar gibi olmayacağız” cümlesi defalarca tekrar ediliyor ve ironik biçimde tam da bu söz, filmin kalbini oluşturuyor.
Evet, bazıları için yavaş, hatta sıkıcı olabilir. Çünkü bu film her şeyi tükettiğimiz, dopamini şırıngayla değil kaşıkla tükettiğimiz çağın izleyicisine göre yapılmış değil. Sabır ister, dikkat ister, ruh hâli ister. Ama bu işi bir sanat olarak seven, estetiğin ve duygunun kelimelerden daha güçlü olabileceğini bilen birisi olmanın yan eklentisi olarak bu film seni sessizce içine alır ve bıraktığında da tamamen çıkmana izin vermez.
Kısacası, In the Mood for Love izlenen bir film değil; hissedilen, yıllar sonra bile insanın içinden geçen bir duygudur. Herkes sevmez. Zaten herkes sevseydi, bu kadar özel olmazdı.
Ps: Filmi sevgilimle izledik. Çok özel bir deneyimdi.