bugün cebinde kalan son üç rubleyle köprünün karşısındaki neva sokağında içtikten sonra kahvaltı için bir parça beyaz peynir almaya çalışırken ev sahibiyle karşılaşan roman karakteri huzursuzluğundayım
Burası potansiyel olarak çoğu site ve uygulamadan çok daha iyi, ancak sağlam bir güncellemeye ihtiyaç var. En basitinden internet sitesi bile hala yarım.
Monoton bir emeklilik rutininde gün sayan sıradan bir adamın, eski bir dostundan aldığı veda mektubuyla başlayan ve sadece üzerindeki giysilerle yüzlerce millik bir yürüyüşe dönüşen hikayesi; klasik bir yol filmi şablonunu bodoslama aşıyor. Harold’ın İngiltere kırsalında attığı her adım, aslında…devamıMonoton bir emeklilik rutininde gün sayan sıradan bir adamın, eski bir dostundan aldığı veda mektubuyla başlayan ve sadece üzerindeki giysilerle yüzlerce millik bir yürüyüşe dönüşen hikayesi; klasik bir yol filmi şablonunu bodoslama aşıyor. Harold’ın İngiltere kırsalında attığı her adım, aslında fiziki bir mesafeyi katetmekten ziyade; geçmişin vicdan azaplarıyla, halı altına süpürülmüş travmalarla ve ertelenmiş pişmanlıklarla yüzleştiği tekinsiz bir içsel arınmaya dönüşüyor.
Filmin en lezzetli ve sinefil tarafı, duyguyu seyirciye ucuz ajitasyonlarla veya abartılı dramatik patlamalarla satmaya çalışmaması. O İngiliz taşrasının melankolik dinginliği içinde, karakterin ruhsal yükünü ilmek ilmek işliyor. Jim Broadbent’in o çaresiz ama adanmış performansı, Harold’ın beden olarak yıpranırken ruhsal olarak nasıl kabuk değiştirdiğini muazzam bir incelikle perdeye taşıyor.
Karşımızda; umudun ve bağışlamanın insanı en beklenmedik anda nasıl yakaladığını kanıtlayan, finalinde insanı kendi geçmişi ve ertelenmiş kelimeleriyle baş başa bırakan son derece zarif ve buruk bir başyapıt duruyor.
Disclosure Day, ilk dakikalarından itibaren seyirciyi yakalayan yüksek tempolu aksiyonuyla perdeyi açıp, ardından hikayeyi bambaşka bir dramatik kulvara kırmaya başaran son derece sürükleyici bir yapım. Filmin omurgasını oluşturan o keskin geçiş gerçekten takdire şayan: Başlangıçtaki dinamik aksiyon sekanslarının yarattığı adrenalin,…devamıDisclosure Day, ilk dakikalarından itibaren seyirciyi yakalayan yüksek tempolu aksiyonuyla perdeyi açıp, ardından hikayeyi bambaşka bir dramatik kulvara kırmaya başaran son derece sürükleyici bir yapım.
Filmin omurgasını oluşturan o keskin geçiş gerçekten takdire şayan: Başlangıçtaki dinamik aksiyon sekanslarının yarattığı adrenalin, yerini bir anda ekran başına kilitlendiğimiz ve adeta nefesimizi tutarak izlediğimiz o haber çeyreğine bırakıyor. O haber merkezinde ve televizyon ekranlarında dönen atmosfer, olayların ciddiyetini ve yarattığı küresel şoku seyirciye öyle bir çabuklukla aktarıyor ki film bir an bile temposunu düşürmüyor.
Sadece olay örgüsüyle değil, barındırdığı derin duyusal tonla da fark yaratıyor. Olayların insan psikolojisindeki ve toplumsal hafızadaki karşılığını, o kurgusal gerilimin içinden söküp alarak seyirciye doğrudan geçirmeyi başarıyor. Ekrana giren her bir ayrıntı ve karakterlerin o büyük kırılma anlarındaki tepkileri, anlatının duygusal yükünü kusursuz bir şekilde sırtlıyor. Karşımızda hem temposuyla kitleyen hem de duygusal geçirgenliğiyle akılda kalan derli toplu bir seyirlik duruyor.
Project Hail Mary, bilim kurgu sinemasında yıllardır maruz kaldığımız o “dünyayı istila etmeye gelen, tek amacı yıkım olan tekinsiz uzaylı” tropunu bodoslama darmadağın eden son derece taze bir yapım. Yıllardır sinemada insanlığın karşısına dikilen o steril ve düşmanca uzaylı anlatısını…devamıProject Hail Mary, bilim kurgu sinemasında yıllardır maruz kaldığımız o “dünyayı istila etmeye gelen, tek amacı yıkım olan tekinsiz uzaylı” tropunu bodoslama darmadağın eden son derece taze bir yapım. Yıllardır sinemada insanlığın karşısına dikilen o steril ve düşmanca uzaylı anlatısını çöpe atıp evrenin o tekinsiz, zifiri karanlığında iki farklı türün yan yana gelerek kurduğu o su katılmamış "kankalık" dinamiği, filme inanılmaz insani bir ruh katıyor.
Filmin en lezzetli taraflarından biri de baş karakterin yaşadığı o zihinsel ve karakterolojik kırılma. Hikayenin başındaki o ürkek, sorumluluktan kaçan ve benliğini kaybetmiş profilin evrenin öbür ucunda geçirdiği dönüşümle filmin sonundaki o cesur, kendini feda edebilen olgun figüre evrilmesi muazzam bir karakter arkı sunuyor.
Bu içsel dönüşüm, bir insan ile bir uzaylının varoluşsal bir felakete karşı sırt sırta verip geliştirdiği dostluk bağıyla birleşince, anlatının alt metnine öyle ince bir duygusal katman yüklüyor ki izlerken insanı hiç beklemediği anlarda yakalayıp boğazını düğümlüyor. Karakterler arasındaki o yüksek frekans ve ekranı domine eden muazzam oyunculuk performansları, öykünün görsel görkemiyle kusursuz bir uyum yakalamış. Karşımızda sadece teknik olarak parıldayan bir uzay anlatısı değil soğuk evrenin ortasında içimizi ısıtan, duygusal tonu yüksek, unutulmaz bir arkadaşlık güzellemesi duruyor.
Evrenin en büyük gücü olan o klostrofobik daralma hissi ve her köşede bekleyen bilinmezlik gerilimi, filmde seyirciye gerektiği kadar geçmiyor; atmosfer seyirciyi içine alıp boğmak yerine sadece uzaktan izletiyor. En büyük darbeyi ise tamamen kopuk ve bir türlü odaklanamayan senaryo…devamıEvrenin en büyük gücü olan o klostrofobik daralma hissi ve her köşede bekleyen bilinmezlik gerilimi, filmde seyirciye gerektiği kadar geçmiyor; atmosfer seyirciyi içine alıp boğmak yerine sadece uzaktan izletiyor. En büyük darbeyi ise tamamen kopuk ve bir türlü odaklanamayan senaryo vuruyor. Kopuk anlatı yüzünden hikaye bir bütüne ulaşamadığı gibi, o tanıdık "liminal mekan" korkusu da sürükleyici bir gerilim olmaktan çıkıp tekrara binen sahneler silsilesine dönüşüyor
Okyanusların derinliklerinde uyuyan antik bir ırk olan deniz şeytanlarının (homo aqua) uyanmasıyla birlikte insanlığa karşı başlayan savaşı anlatıyor. Beş bölümlük bir mini dizi olarak düşünebiliriz. Ben çok başarılı buldum ve izlerken çok keyif aldım.
Mark Mylod’ın The Menu filmi, ilk bakışta haute cuisine (yüksek mutfak) dünyasını, kibirli yemek eleştirmenlerini ve her şeyi parayla satın alabileceğini sanan o elit tabakayı tiye alan vahşi bir taşlama gibi duruyor. Ancak şef Julian Slowik’in o askeri disiplinle yönettiği…devamıMark Mylod’ın The Menu filmi, ilk bakışta haute cuisine (yüksek mutfak) dünyasını, kibirli yemek eleştirmenlerini ve her şeyi parayla satın alabileceğini sanan o elit tabakayı tiye alan vahşi bir taşlama gibi duruyor. Ancak şef Julian Slowik’in o askeri disiplinle yönettiği Hawthorne Restorânı’nın kapısından içeri girdiğimizde, karşımıza bir gurme deneyimi değil; insanın varoluşsal sancılarına, güç arzularına ve sanatsal tükenmişliğe dair jilet gibi keskin bir psikolojik laboratuvar çıkıyor. Bu film, tabaklardaki lezzetlerin değil, o tabakları sunan ve tüketen ruhların çürüme raporudur.
Filmin psikolojik omurgası, doğrudan Şef Slowik’in (Ralph Fiennes) içsel intiharı ve tükenmişlik sendromu (burnout) üzerine kurulu. Slowik, sanata ve üretmeye aşık bir dehanın, o sanatı sadece statü göstergesi ve entelektüel bir kibir malzemesi olarak gören "seçkinler" tarafından nasıl adım adım ruhsuzlaştırıldığının bir tasviri. Yemek yapmanın o saf, o çocuksu neşesini kaybeden şef, kendisini sömüren bu asalak kitleye karşı muazzam bir psikolojik manipülasyon süreci başlatıyor. Onun gözünde masadaki konuklar sadece aç insanlar değil; her biri sanatını kirleten, doyurulması imkansız birer psikolojik defo. Şefin kurduğu bu ölümcül menü, aslında kendi ruhsal esaretine son vermek için tasarladığı kolektif bir katarsis seansı.
Misafirlerin bu ölümcül tiyatro karşısında verdikleri psikolojik tepkiler ise filmin asıl insan röntgenini çekiyor. Durumu fark ettikleri andan itibaren kaçmak, savaşmak ya da direnmek yerine, şefin o sarsılmaz otoritesine ve kendi suçluluk duygularına teslim oluyorlar. Zenginliklerinin, unvanlarının ve paralarının o ıssız adada hiçbir gücünün kalmadığını gördüklerinde, içlerindeki o zavallı ve çıplak acizlik patlak veriyor. Kendilerine sunulan o vahşi gerçekliği kabulleniyorlar; çünkü içten içe, şefin onlar hakkında verdiği o "yaşamayı hak etmiyorsunuz" hükmünün doğruluğunu biliyorlar. Sistemin tepesindeki bu insanların ruhsal dünyası o kadar kof ki, ölümlerini bile bir statü ayini gibi uysalca bekliyorlar.
Bu marazi psikolojik çarkı bozan tek dinamik ise Margot (Anya Taylor-Joy) karakteri. Margot, o masadaki sahte elitizme ait olmayan, hayatı çıplak elleriyle ve hayatta kalma güdüsüyle göğüslemiş bir "yeraltı" figürü. Diğer konuklar şefin entelektüel manipülasyonuna boyun eğerken, Margot şefin o yaralı psikolojisini en derinden okuyan tek kişi oluyor. Onun açlığının gurme tabaklara değil, çocukluğundaki o saf, karşılıksız ve sanatsal kaygılardan uzak sevgiye (yani basit bir cheeseburger'e) olduğunu anladığı an, şefle kurduğu o psikolojik satranç oyununu şah-mat ile bitiriyor. Margot, şefe kaybolan o insani özünü aynalıyor ve bu aynalama ona hayatta kalma biletini veriyor.
The Menu bittiğinde, o alevler içindeki adadan geriye sadece damaklarda kalan ekşi bir tat ve zihnimizde yankılanan o sert tokat kalıyor. Film bize lüksün ve kibrin insan psikolojisini nasıl felç ettiğini, saf olan her şeyi nasıl birer tüketim nesnesine dönüştürdüğünü anlatıyor. Ekranın karanlığa gömüldüğü o an, kafayı kaldırıp sormak gerekiyor: Bizler hayatta gerçekten ruhumuzu besleyen şeylerin mi peşindeyiz, yoksa sadece başkalarına hava atmak için o sahte ve gösterişli menüleri mi tüketiyoruz?
Obsession, vizyona girdiği ya da konuşulmaya başladığı dönemde yaratılan o devasa övgü dalgasının ardında, ne yazık ki sinematografik açıdan ciddi şekilde çuvallayan bir yapım. Büyük iddialarla ve parıltılı bir ambalajla önümüze sunulan bu filmin janjanlı örtüsünü kaldırdığımızda, karşımızda abartıldığı kadar…devamıObsession, vizyona girdiği ya da konuşulmaya başladığı dönemde yaratılan o devasa övgü dalgasının ardında, ne yazık ki sinematografik açıdan ciddi şekilde çuvallayan bir yapım. Büyük iddialarla ve parıltılı bir ambalajla önümüze sunulan bu filmin janjanlı örtüsünü kaldırdığımızda, karşımızda abartıldığı kadar iyi bir başyapıt değil, yapısal defolarla dolu bir senaryo enkazı buluyoruz. Metnin ve kurgunun sığlığı, filmin vadettiği o tekinsiz atmosferi taşımaya yetmiyor.
Filmin beni en çok yoran ve hikayeden koparan yönü, tahammül sınırlarını zorlayan mantık hataları oldu. Yönetmen ve senarist, sırf karakterleri belli çıkmazlara sokabilmek ya da hikayeyi zorla bir yöne sürüklemek için gerçeklik algısını ve temel mantık kurallarını bodoslama çöpe atmış. Karakterlerin kararları ve olayların akışı arasındaki o organik bağ kopunca, izlediğim şey jilet gibi keskin bir gerilim olmaktan çıkıp zorlama bir tesadüfler zincirine dönüşüyor. Bu yapısal boşluklara bir de tek düze ve sürekli tekrardan ibaret olan replikler eklenince film iyice ritmini kaybediyor. Karakterler aynı kelimelerin, aynı sığ cümlelerin etrafında dönüp dururken, diyaloglar hikayeyi ileri taşımak yerine adeta patinaj yapıyor. Sinematografik dilin bu kadar kısır kalması, filmin o entelektüel derinlik iddiasını tamamen boşa çıkarıyor.
Ancak yiğidi öldürüp hakkını teslim etmek gerekirse; filmin tüm bu senaryo gediklerine ve diyalog zayıflıklarına rağmen ayakta kalan, nispeten daha güçlü bir psikolojik yönü var. Film, mantığı ve kelimeleri bir kenara bıraktığı o anlarda, insanın o marazi saplantılarını, içsel çürümesini ve zihinsel kırılma noktalarını deşerken oldukça başarılı. Karakterlerin o marazi tutkularının altında yatan yalnızlık ve kontrolü kaybetme korkusu, görsel dil ve oyunculuk refleksleriyle seyirciye geçmeyi başarıyor. Mekanizmanın dış dünyadaki işleyişi ne kadar kusurluysa, karakterlerin iç dünyasındaki o tekinsiz labirent de bir o kadar etkileyici kurulmuş.
Günün sonunda Obsession, sinema tarihinin o kült psikolojik gerilimlerinin yanına yaklaşabilecek bir olgunlukta değil. Kelimelerini tüketen, mantığını kaybeden ama sadece o marazi psikolojik gerilimiyle tutunmaya çalışan, fazlasıyla abartılmış bir deneme. Kafayı o konforlu beklentilerden sıyırıp sadece bir zihinsel çözülüşü izlemek için şans verilebilir; ancak kusursuz bir sinema dili ve sağlam bir mantık örgüsü bekleyenler için salonu hayal kırıklığıyla terk ettirecek bir yapım.