📌After Life, abartıya ve fantastik numaralara kaçmadan, hayatın tam içinden akan çok tatlı ve samimi bir diziydi. Bölümler o kadar akıcı ki zamanın nasıl geçtiğini anlamıyorsun bile. Hikaye aslında belli bir kesit sunuyor: Eşini kaybettikten sonra dünyayla bağını koparan, herkese…devamı📌After Life, abartıya ve fantastik numaralara kaçmadan, hayatın tam içinden akan çok tatlı ve samimi bir diziydi. Bölümler o kadar akıcı ki zamanın nasıl geçtiğini anlamıyorsun bile.
Hikaye aslında belli bir kesit sunuyor: Eşini kaybettikten sonra dünyayla bağını koparan, herkese ve her şeye öfke kusan Tony’nin girdiği o karanlık ruh hali. Başta "nasılsa kaybedecek bir şeyim yok" rahatlığıyla etrafındaki herkesi kıran, huysuz ve bencil davranan bir adam var. Fakat çevresindeki insanların sabrı, mezarlıkta tanıştığı kadının dinginliği ve kendi iç hesaplaşmalarıyla zamanla o kabuğu kırılıyor. İnsanlara yeniden alan açmaya, küçük şeylerden keyif almaya başlayan çok gerçekçi bir karakter gelişimi izliyoruz.
📌Kesin ve mutlu ya da mutsuz son dayatmaması, sadece bir adamın yas sürecinden bir dönemi olduğu gibi bırakması çok hoşuma gitti. Tek göze batan kısım, sonlara doğru eski video kayıtlarının biraz fazla tekrara düşmesiydi. Adam sanki kadının öleceğini önceden biliyormuş gibi her anı kaydetmiş hissi veriyor; o detay bir tık yapay durmuş. Bunun haricinde genel atmosferiyle doğasıyla insanın içini kıpır kıpır eden, derdini çok temiz ve doğal anlatan güzel bir mini diziydi.
Spoiler içeriyor
📌 The Queen’s Gambit, dahi bir kızın yetimhaneden başlayan satranç yolculuğunu anlatan, kurgusuyla kendini izlettirmeyi başaran akıcı bir yapım olmuş. Konu kâğıt üstünde durağan gelebilir ama hikâyenin işlenişi ve temposu sonuna kadar merakı canlı tutuyor. 📌 Başroldeki Beth karakterinin yer…devamı📌 The Queen’s Gambit, dahi bir kızın yetimhaneden başlayan satranç yolculuğunu anlatan, kurgusuyla kendini izlettirmeyi başaran akıcı bir yapım olmuş. Konu kâğıt üstünde durağan gelebilir ama hikâyenin işlenişi ve temposu sonuna kadar merakı canlı tutuyor.
📌 Başroldeki Beth karakterinin yer yer insanı gıcık eden tavırları yok değil. Sorumsuz ve umursamazca aptalca hareketleri cidden sinir bozuyor. En çok da kendisine satrancı öğreten Bay Shaibel’a karşı vefasızlığı hayal kırıklığıydı. Onca yükselmişken gidip adamı ziyaret etmesini, en azından bir teşekkür etmesini beklerken ancak öldüğünü arkadaşından duyunca gitmesi insanı kızdırıyor.
📌 Buna rağmen hikaye seyirciyi içine çekmeyi çok iyi biliyor. Özellikle son bölümde Borgov’a karşı kazandığı zaferde, Rus rakibinin ilk defa duygularını gösterip kalkıp Beth’i alkışlaması ve sarılması harika bir andı. O sahnede sanki maçı biz kazanmışız gibi sevindik, gurur duyduk. Dizi bu duyguları yavaş yavaş ve doğru işlediği için seyirciye geçirmeyi başarıyor.
📌 Öyle insanı derinden sarsan bir yapım değil belki ama duygusunu güzel aktaran, merak ettiren ve keyifle izlenen bir mini dizi.
Spoiler içeriyor
📌Süper kahraman türünün hep aynı kalıpları ısıtıp önümüze koyduğu bir dönemde The Boys, tüm o bildiğimiz klişeleri darmadağın eden, ezber bozan son yılların en cesur işlerinden biri oldu. Diziye şöyle bir dışarıdan baktığında bile "Tamam, bu defa bambaşka bir şey…devamı📌Süper kahraman türünün hep aynı kalıpları ısıtıp önümüze koyduğu bir dönemde The Boys, tüm o bildiğimiz klişeleri darmadağın eden, ezber bozan son yılların en cesur işlerinden biri oldu. Diziye şöyle bir dışarıdan baktığında bile "Tamam, bu defa bambaşka bir şey izleyeceğiz" hissini ilk dakikadan veriyor. İnsan gerçekten hiç sıkılmadan, baştan sona bir sonraki bölümde ne olacak merakıyla, aşırı bir heyecanla izliyor. Beni ekran başına bu denli bağlayan, bu kadar akıcı ve sürükleyici bir dizi gerçekten nadirdir.
📌Dizinin en büyüleyici yönü, o arkasındaki yozlaşmış sistemi ve medyayı yüzümüze vurma şekli. Süper kahramanların sütten çıkmış ak kaşık olmadığı, güç ve şöhret uğruna nasıl bencil yaratıklara dönüştüğü fikri müthiş işlenmiş. Vought International gibi devasa şirketlerin onları birer pazarlama ürünü gibi sunması, günümüzdeki şirket manipülasyonlarını, medyayı, hatta siyaseti ve farklı ideolojileri sorgulatan harika bir taşlama. "Ya süper kahramanlar gerçekten var olsaydı?" sorusuna sunduğu o karanlık cevap insanı derinden etkiliyor.
📌Dizide siyah ya da beyaz yok; herkes ahlaki olarak gri alanlarda hareket ediyor. İyi ve kötü arasındaki sınırlar öyle bir bulanıklaşıyor ki izleyiciyi sürekli bir belirsizlik içinde tutuyor. Bazen iyi olan kötü, kötü olan iyi olabiliyor. Karakter tarafı ise bambaşka bir seviye. Özellikle Billy Butcher’ın o hazırcevaplığı ve ağzından çıkan küfürleri müthişti; hiçbiri zorlama değil, tamamen yerinde ve karaktere o kadar yakışıyor ki izlemesi inanılmaz keyifli. Karşısındaki Antony Starr’ın canlandırdığı Homelander ise tam bir şaheser. Ne yapacağını asla kestiremediğin o pimi çekilmiş bomba hali ve sahnelerdeki o gerginlik insanı oturduğu yerde diken üstünde tutuyor. O kırılgan ama bir o kadar korkutucu halleriyle ve meşhur "I'm stronger, I'm smarter, I'm better. I AM BETTER!" tiradıyla aktörlük dersi veriyor. Karl Urban ve Antony Starr adeta devleşmiş. Asker Çocuğun da tepkileri ve cevapları aşırı iyiyidi. Bir diğer sevdiğim karekter ise A-treni’ydi. O hep iyi biriydi seviyordum onu. Son sezonda onu ve yardımını görmek güzel oldu. Keşke ölmeseydi yaşamayı hak ediyordu. Deep’in son anda iyi olup Boys ekibine yardım etmesini istemiyordum gebermesini istiyordum. Neyseki de öyle oldu. Ama ben Meave’yi Kızıl Kraliçeyi de görmek isterdim olmadı neyse.
📌 Öte yandan The Boys ekibinin her seferinde kendilerini rezil, tam anlamıyla boktan bir durumun içinde bulup oradan bir şekilde canlı çıkmayı başarmaları izlemesi en zevkli detaylardan biriydi. Çürümüş sistemi deşifre etmek için çaresizce ama Butcher’ın öncülük ettiği vazgeçmeden verdikleri o "alt sınıf" mücadelesiyle müthiş bir bağ kurduruyorlar.
Dizi hiçbir şeyden sakınmıyor. "Yok artık!" dedirten ofansif mizahı, dozu yüksek kara mizahı ve şiddet unsurları hikayenin eleştirel tonunu besliyor. Şiddeti de sistem eleştirisini de hiç yumuşatmadan yüzümüze vurarak ezber bozuyor.
📌Beş sezonluk maceranın sonunda, genel anlamda başarılı ve tatmin edici bir kapanış yapıldığını düşünüyorum. Homelander’ın sonu zaten böyle olacağı belliydi ve gayet güzel bir son oldu. Yine de onun ölümü ve son hesaplaşması biraz hızlı oldu sanki; insan daha çok gerilim, daha çok heyecan olsun, acaba kurtulacak mı diye biraz daha merak edelim istiyor. O gerginliğin biraz daha uzatılmasını isterdim. Billy Butcher’ın sonu ise böylesine dev bir karaktere göre biraz basit kaldı, ona daha güzel ve şanına yakışır bir son hazırlanabilirdi. Asker çocuk ya da diğer süperlere ne olacağı gibi bazı şeyler biraz havada kalmış olsa da uzun bir aradan sonra ilk kez bir diziyi baştan sona tamamlamış olmak harika bir duyguydu.
📌Özetle The Boys; hem cesur mizahıyla inanılmaz eğlendiren hem de derin ve karanlık mesajlarıyla düşündüren, son dönemin en özgün ve sürprizlerle dolu yapımı. Klişeleri altüst eden yapısıyla kesinlikle izlenmeyi ve bu övgüleri sonuna kadar hak ediyor!
📌 Gelmiş geçmiş en iyi senaryo ve işlenişine sahip 10 film içine rahatlıkla girer. Benim için ise yapılmış en iyi 5 filmden biridir. Nolan bu filmin üzerine çıkan bir film yapamadı şu ana kadar (diğer filmleri de çok iyi olsa…devamı📌 Gelmiş geçmiş en iyi senaryo ve işlenişine sahip 10 film içine rahatlıkla girer. Benim için ise yapılmış en iyi 5 filmden biridir. Nolan bu filmin üzerine çıkan bir film yapamadı şu ana kadar (diğer filmleri de çok iyi olsa da Memento'nun senaryosunu, kurgusunu aşmak kolay değildir artık, kendisi için bile). İlk izleyenler için izlemesi zor bir film olsa da birçok kişinin en sevdiği filmler arasına rahatlıkla girebilir. Sinema tarihinde ters kurgu olayını ''Memento'' dan önce kullanan bir filme şu ana kadar denk gelmedim, eğer yoksa ''Memento'' yu otomatik olarak başyapıt seviyesine çıkarabiliriz zaten. Fikrin mükemmel olması bir yana, fikrin uygun bir senaryoda işlenmesi de mükemmel bir seçimdir. Başka bir filmde olsa herhalde ''fikir güzel, ama işlenişi sıradan veya öykü sıradan'' tarzında yorum yapardık herhalde. Ama bu filmde fikir de senaryo da perdeye yansıyan da 4/4 lüktür. Her sinemaseverin izlemesi gereken modern klasiklerden. Kurgusu harika. İzlerken kendini başrol oyuncusu sanıyorsun, senin hafızanı da 15 dk'lık yapıyor bu filmde. Üst düzey senaryosu ve kaliteli oyunculuklarıyla tam bir başyapıt bana göre.
📌 “Christopher Nolan, hikâyeyi sondan başa anlatarak bizi sadece bir izleyici değil, adeta Leonard’ın bizzat kendisi yapıyor. Eğer film normal bir sırayla aksaydı, kimin iyi kimin kötü olduğunu önden bilip Leonard’a dışarıdan bir gözle kızacak, "Nasıl kandırılıyorsun, anlamıyor musun!" diye onu yargılayacaktık. Ama ters kronoloji sayesinde biz de tıpkı onun gibi geçmişi bilmeden, o an karşımızdakine güvenip güvenmemek arasında kalıyoruz. Böylece kararlarında ona hak veriyor, yaşadığı şokları ve hayal kırıklıklarını tam anlamıyla onun zihninin içindeymiş gibi birebir hissediyoruz.”
📌 Benim anladığım öncelikle filmde bilinenin aksine iki tane kurgu var. Birincisi ve filmin çoğunluğunu anlatan sondan başa doğru giden renkli sahneler. İkincisi filmde ara ara görülen telefon konuşmaları (bu sahnelerde renkler siyah-beyaz) bu siyah-beyaz renkteki sahneler ise baştan sona doğru anlatılarak gidiyor. Yani filmin en sonundaki final sahnesinden öncesini anlatıyor ve iki öykü o harabe evde kesişiyor. Filmdeki bütün düğümde buralarda çözülüyor. Aslında filmdeki bütün ipuçları ikinci kurguda saklı. Yani o telefon konuşmalarını dikkatle dinlediğinizde kafanızda belirli şeyler oluşmaya başlıyor.
-Natalie’nin Leonard’a gerçekleri söyleyip birazdan kapıdan girdiğinde her şeyi unutacağını söylediği sahne…
Nesin sen kadın, Deccal’ın öz kızı mı?
📌 Black Mirror’ı yeni bitirdim ve gerçekten birçok bölümün bitiminde insana soğuk duş aldıran, şok etkisi yaratan bir yapım izledim. Bizler şu an var olan teknolojiyi bilim insanları veya mühendisler nasıl düşünmüş, nasıl yapmış diye şaşırırken, bu dizide aklımızın ucundan…devamı📌 Black Mirror’ı yeni bitirdim ve gerçekten birçok bölümün bitiminde insana soğuk duş aldıran, şok etkisi yaratan bir yapım izledim. Bizler şu an var olan teknolojiyi bilim insanları veya mühendisler nasıl düşünmüş, nasıl yapmış diye şaşırırken, bu dizide aklımızın ucundan bile geçmeyecek bir sürü dahiyane, yepyeni teknoloji fikri görüyoruz. İnsan izlerken "Demek ki bu teknolojiyi üreten beyinler bu şekilde düşünüyor" demekten kendini alamıyor. Üstelik dizi, izleyiciyi tatmin etme kaygısı kesinlikle taşımıyor; ters köşe oluyorsunuz, ekran başından tatmin olmamış şekilde ayrılıyorsunuz. İstediğimiz pembe sonları değil, tamamen gerçek hayatta olabilecek acımasız sonları veriyor. Bir karakter tamamen iyi biriyken koşullar onu kötü bir şey yapmaya zorluyor ve biz kurtulmasını beklerken hayatı kayıyor; bu gerçekçilik de dizinin çarpıcılığını hat safhaya çıkarıyor.
📌 Black Mirror, sadece yapay zekadan veya ileri teknolojiden söz etmiyor; o parlak ekranların arkasına saklanmış insan doğasını ve sistemin çürümüşlüğünü yüzümüze vuruyor. Siyasetçilerin çıkarları uğruna düştüğü acizliği, politikanın iki yüzlülüğünü ve toplumdaki o onaylanma, en iyi olma kaygısının insanı nasıl robotlaştırdığını anlatıyor. "Sosyal linç" dediğimiz klavye arkası canavarlığının gerçek bir hayata mal olabileceğini gösterirken, sosyal medyada eleştiri adı altında savurduğumuz acımasız yorumların arkasındaki yıkımı hiç düşünmediğimizi hatırlatıyor. Ebeveynlerin çocukları üzerindeki boğucu kontrolünün yarattığı hasarlara, her anı dijital olarak kaydedip geçmişi deşme takıntımızın ilişkileri nasıl zehirlediğine değiniyor. Sistem elimize güç verdiğinde dün acımasızca eleştirdiğimiz şeyin ta kendisine dönüştüğümüzü, internetteki gizli hatalarımızın ifşa olma korkusuyla nasıl birer köleye dönüşebileceğimizi açıkça sorgulatıyor.
📌 Teknolojinin getirdiği "insanları dijital olarak engelleme" ve hayatından silme kolaylığının gerçek dünyada nasıl büyük trajedilere ve kopukluklara yol açabileceğini gösteriyor. İnsan bilincini kopyalayıp dijital köleler yaratmanın fiziksel işkenceden daha vahşi bir çaresizlik ürettiğini, gerçek aşkı bulmayı tamamen algoritmalara teslim etmenin ise bizi duygusuzlaştıracağını söylüyor. Sanal gerçeklik dünyasının insanın kendi iç korkuları kadar tehlikeli bir manipülasyon aracına dönüşebileceğine dikkat çekiyor. Hatta askeri teknolojilerle insanların algısını değiştirip vicdan azabı çekmeden savaşmalarını sağlamanın acımasızlığını eleştirirken, eğlence sektörünün de insan acılarını ve travmalarını sadece birer reyting malzemesine dönüştürdüğü o büyük ahlaki çöküşü çok sert bir şekilde yüzümüze vuruyor.
•Sonuç olarak izlediğim en çarpıcı ve gerçekçi bilim kurgu konulu yapım diyebilirim. En beğendiğim bölümleri sıralama zahmetine girmeyeceğim çünkü çok var. Herkese de şiddetle tavsiye ederim.
• Hayatımda izlediğim en sinir bozucu, insanı en çok çileden çıkaran yapımlardan biri olabilir. Keanu Reeves'i böylesine çaresiz bir rolde görmek beni hem çok şaşırttı hem de karakterin yaptığı hatalar yüzünden ekran başında delirtti. O iki kadının sergilediği sinir bozucu…devamı• Hayatımda izlediğim en sinir bozucu, insanı en çok çileden çıkaran yapımlardan biri olabilir. Keanu Reeves'i böylesine çaresiz bir rolde görmek beni hem çok şaşırttı hem de karakterin yaptığı hatalar yüzünden ekran başında delirtti. O iki kadının sergilediği sinir bozucu rahatlık ve yaşattıkları kabus insanı gerçekten çileden çıkarıyor. Amaç izleyicinin sinir uçlarıyla oynamaksa, bunu çok başarılı ve sarsıcı bir şekilde yerine getirmişler. Onları tutup sike sike öldüreceksin dedim. Baştan sona gerim gerim gerildiğim, sıradışı bir yapım
📌 Yağmurlu bir gecede, esrarengiz bir şekilde kapısında beliren iki gizemli kadının; mutlu bir evliliği ve standart bir hayatı olan Evan Webber'ın yaşamında açtıkları büyük tahribatı beyazperdeye taşıyor. Film, izleyiciyi tekinsiz bir psikolojik oyunun içine çekerken Keanu Reeves'i de yıllar sonra tekrar gerilim kulvarında karşımıza çıkarıyor.
• Erotik sinemanın sınırlarını zorlayan, konusu ve yoğun çıplaklığıyla tam anlamıyla kışkırtıcı bir şaheser. Ben izlerken şahsen çok büyük keyif aldım; türün meraklılarını fazlasıyla tatmin edecek, baştan çıkarıcı müthiş bir yapım. Ne diyorlardı “Grafik seks sahnesi mi?” evet fazlasıyla var!…devamı• Erotik sinemanın sınırlarını zorlayan, konusu ve yoğun çıplaklığıyla tam anlamıyla kışkırtıcı bir şaheser. Ben izlerken şahsen çok büyük keyif aldım; türün meraklılarını fazlasıyla tatmin edecek, baştan çıkarıcı müthiş bir yapım. Ne diyorlardı “Grafik seks sahnesi mi?” evet fazlasıyla var!
📌 Üniversite profesörü Dodo, karısının ilgisizliği yüzünden terk edilince derin bir depresyona girer. Onun bu halini fark eden güzel ve genç öğrencisi, Dodo'ya ilgi göstermeye başlar. Birbirinden sıra dışı erotik fantezilerle dolu olan bu genç kız, profesörü mutlu etmek için elinden geleni yapsa da Dodo'nun aklı hâlen karısı ve onun yanındaki erkektedir.
• Yayınlandığı döneme cesur temasıyla damga vuran ve büyük tartışmalar yaratan efsane bir erotik klasik. Aşırı çıplaklık ve sınırları zorlayan sahneler içeriyor ama türünün en başarılı, izlemesi en keyifli yapımlarından biri olmuş. Ben izlerken çok beğendim; bu tarz cesur sinemayı…devamı• Yayınlandığı döneme cesur temasıyla damga vuran ve büyük tartışmalar yaratan efsane bir erotik klasik. Aşırı çıplaklık ve sınırları zorlayan sahneler içeriyor ama türünün en başarılı, izlemesi en keyifli yapımlarından biri olmuş. Ben izlerken çok beğendim; bu tarz cesur sinemayı sevenlerin kesinlikle kaçırmaması gereken harika bir kült.
📌 Film kocası ile cinsel açıdan mutsuz olan Barbara Scott (Kay Parker) ve oğlu arasındaki ensest ilişkiyi anlatır. Barbara, kocası tarafından terkedildikten sonra oğluyla yalnız yaşamaya başlar. Bu arada yakın arkadaşı Gina (Juliet Anderson) ona bir iş ve yeni erkek arkadaşlar bulmak istemektedir. Çekingen bir kadın olan Barbara bu baskılara dayanamayıp bir kaç deneme yapar ama başarısız olur. Bu arada gittiği bir partide gördüğü grup seks hadisesini aklından çıkaramaz. Uzun süredir seksten uzak kalan Barbara, oğlu Paul ile evde yalnız kaldığı bir gece kendini kaybeder ve oğluyla ensest ilişkiye girer. Barbara ve Paul için bundan sonra ki hayatları çok daha karmaşık ve içinden çıkılamaz bir hal alacaktır. 1972 yapımı Deep Throat 'tan sonra en ses getiren filmlerden biri Taboo. Adında anlaşılacağı üzere toplum tarafından reddedilen ve yasaklı bir aşk yaşayan anne-oğul hikayesi. Yayımlandığında çok sert tepkiler görmesine karşın pek çok devam filmi çekildi.