Spoiler içeriyor
Sabahın altısı. Normal insanlar uyuyor, ben ise işsizlikten Açlık Oyunları’nın ilk filmini izleyip sinema eleştirmeni olmaya karar verdim. Filmi izlerken ilk dikkatimi çeken şey Capitol oldu. İnsanlar açlıktan kırılıyor, diğer tarafta millet saçını başını yapıp ziyafet çekiyor. Bizim mahallecek çok…devamıSabahın altısı. Normal insanlar uyuyor, ben ise işsizlikten Açlık Oyunları’nın ilk filmini izleyip sinema eleştirmeni olmaya karar verdim.
Filmi izlerken ilk dikkatimi çeken şey Capitol oldu. İnsanlar açlıktan kırılıyor, diğer tarafta millet saçını başını yapıp ziyafet çekiyor. Bizim mahallecek çok sevdiğimiz gariban lağım faresi mr .jingles ailesi ile evde huzurla büyüyen hamster farkı gibi.bu arada katniss gelde mr. jingles’dan yaşam için şavaşmayı öğren hayvan yirmi kediye savaş açtı senelerdir kılına zarar gelmedi ailesini geçirdirmek eve ekmek götürmek için götünü yırttı toruna karıştı en sonunda kabullendik çok sevdiğimiz mahalle hayvanımız oldu
Katniss’e gelirsek, kızın omzuna resmen dünyanın bütün yükünü bırakmışlar. Katniss bu saatten sonra en sevdiğim film karakteri olabilir gariban işçi çocuğu güçlü akıllı devrimci daha ne olsun (karaktersiz biri ama olsun yinede severim)Ama Katniss, senin sevgili seçimine de ne diyeyim? Kız kardeşinin yerine gönüllü ol eyvallah. Cesur kızsın hayran kaldık ama Peki senin sevgilin Gale nerede? Adam çıkıp “Aşık olduğum kız gidiyorsa ben de giderim” demiyor. Kusura bakma da ben burada biraz sorgularım. Nasıl hâlâ o adamı sevebilirsin .gurur kendine saygı yokmu kızçem sende.Peeta en azından senin için kendini Açlık Oyunlarında şavaşın ortasına atıyor. Gale ise evde kalıp muhtemelen Geçmiş olsun demekle yetiniyor. Korkak herif. Katniss’in gönüllü oluşuna diyecek lafım yok ama sevgili seçiminde biraz muhakeme beklerdim.Peeta’ya da laf edemiyorum şimdi. Çocuk gidip kızın peşinden oyunlara geliyor. Kızı korumaya çalışıyor.herkesin önünde aşkını ilan ediyor Sabahın altısında bunu görünce ister istemez Peeta seni seviyorum dedim sen nasıl kendini tuttun be kızım.Sinema eleştirisi diye başladığım şey sevgili değerlendirmesine döndü.Filmin en güzel tarafı ise sadece hayatta kalma hikâyesi olmaması. İnsanların başkalarının acısını nasıl eğlenceye çevirdiğini gösteriyor. Capitol halkı için bütün bunlar bir gösteri. Biz izlerken bile bazen kendimizi onların yerine koyuyoruz ve film tam burada rahatsız edici hâle geliyor.Bir de “Ben olsam ne yapardım?” diye düşünüyorsun. Muhtemelen Katniss gibi gönüllü falan olmazdım.kardeşime bir eyvallah yolun açık olsun bakışı atar eve topuklardım seçilirsem İlk fırsatta kameraya dönüp “Benim yerime başka birini bulamaz mısınız derdim.Genel olarak Açlık Oyunları’nı beğendim. Dünyasını güzel kuruyor, karakterleri tanıtıyor ve distopyayı sadece aksiyon üzerinden değil, toplumun eğlence anlayışı üzerinden de anlatıyor.Saat sabahın altısı olmuş, ben hâlâ Açlık Oyunları ve Katniss’in sevgili seçimi hakkında düşünüyorum.İşsizlik insana sinema eleştirmeni de yaptırıyor, ilişki uzmanı da.
Boklu dere bilmem kaç yazısına hoşgeldiniz dostlarım.artık yazmayacağımı söylemiştim ama çokta dürüst biri sayılmamki sözümde durayım.bugün benim için özel ve duygusal bir gün.eskiden doğum günlerinde uzun yazılar paylaşan insanları komik bulup yargılardım.ama yargıladığım her şeyi yaptığım için bundanda geri kalmak…devamıBoklu dere bilmem kaç yazısına hoşgeldiniz dostlarım.artık yazmayacağımı söylemiştim ama çokta dürüst biri sayılmamki sözümde durayım.bugün benim için özel ve duygusal bir gün.eskiden doğum günlerinde uzun yazılar paylaşan insanları komik bulup yargılardım.ama yargıladığım her şeyi yaptığım için bundanda geri kalmak istemiyorum.İnsan doğum günlerinde kalabalıklara karışmayı, sevdikleriyle aynı masada gülmeyi bekliyor belki. Bense bugün farklı bir ihtiyaç duydum. Evden, kalabalıktan biraz kaçmak istedim. Anneme “Arkadaşlarım doğum günümü kutlayacak.” diyerek dışarı çıktım. Eski bir dostu ziyaret etmeyi seçtim. Boklu Dere’nin yanındayım. Sanki bana biraz kırgın. Haklı aslında. Uzun zamandır gelmedim. Onu unuttuğumu sanmış. Ama bazı yerler unutulmaz. Gidip Kadıköy gibi elit bir semte de yerleşsem yine koşar sana gelirim sadık dostum diyerek alıyorum gönlünü. Romantiklik desen var. Görmeyeli bayağı kendine çeki düzen vermiş. Eskisi kadar kokmuyor. “Bizim semt bu ara kabız herhalde diyorum, zorbalıyorum. O da bana “Yetmedi mi çektiğim?” diye sitem ediyor. “Senin de güvendiklerin az etmedi sana şimdi konuşturma beni.” deyince tadım kaçıyor tabii. Haklı mı haklı. Neyse bu onun günlüğü değil benim günlüğüm. O onunkileri sonra anlatır CİMER’e, ona da bakmıyorlar zaten. Anlatsın dursun. Bu arada fark ettiyseniz bu bir dertlenme gönderisi değil. Bir büyüme, olgunlaşma gönderisi gibi bir şey. Büyük ihtimalle beni bir ergen sanıyorsunuz. Ben de öyle düşünüyorum. “Bir sus be kadın.” diyeniniz de vardır. Buna da katılıyorum. Ben de diyorum ama artık çenem açıldı bir kere. Neyse. Her zaman oturduğum kırık banka oturdum. Bugün özel hissetmek için taze çayımı da yanıma aldım. İnsan doğum gününde kendisine hediye olarak ne alır bilmiyorum. Ben çay aldım. Uzun süre kendime hiçbir şey söylemedim. Sakince etrafta dolaşan aileleri izledim. Çocukları gördüm. Anne babalarının ellerinden tutup yürüyenleri. Birbirine bir şey anlatıp gülenleri. Kıskandım o aileleri. Hayatın henüz bu kadar karmaşık olmadığını düşündüğüm yaşları hatırladım. O zamanki dertlerimi düşündüm. İnsan büyüyünce çocukluğundaki dertlerin ne kadar küçük olduğunu değil, o zamanlar hayatın ne kadar kolay olduğuna inandığını özlüyor. Çocuklara bakarken aslında onların hayatını değil, kendi çocukluğumu kıskandığımı fark ettim. O zamanlar insanın en büyük derdi eve geç kalmamak, istediği oyuncağı alamamak ya da annesinin “Hadi artık eve gel.” demesiydi. Şimdi insan büyüyor ve eve dönmek istediği yerin bazen bir ev değil, bir zaman olduğunu anlıyor. O zamana dönmek istedim. Sonra düşündüm. Yirmili yaşların ortasında kaybetmeyi. Çünkü büyüdükçe anladım ki kaybetmek sadece bir insanı yitirmek değilmiş. Bazen hayallerini kaybediyorsun. Kendine olan inancını. Çocukken içini ısıtan umudu. Bir gün her şeyin, herkesin ve kendinin düzeleceğine dair o inancı. Ve kimse bunun yasını tutmuyor. Çünkü ortada görünen bir kayıp yok. Sadece içten içe eksilen parçalar var. İnsan yaş aldıkça her şeyi daha iyi anlayacağını sanıyor. Meğer bazı şeyleri anlamak, bazı şeyleri kabullenmekmiş. Eskiden cevap aradığım soruların bir kısmının cevapsız kalabileceğini öğreniyorum. Her şeyin bir açıklaması olmak zorunda değilmiş. Bazı insanlar neden gittiğini anlatmadan gidiyor. Bazıları neden kaldığını söylemeden kalıyor. Bazı şeyler düzelmiyor. İnsan da bütün bunlara rağmen hayatına devam etmeyi öğreniyor. Birkaç yıl önce biri bana bugünlere geleceğimi söyleseydi inanmazdım. Bazen başarı dediğimiz şey sabah kalkıp günü tamamlamak kadar basit olabiliyor. Bu yaşıma gelmeyi planlamıyordum aslında. Daha başka planlarım vardı. Gelecek bana hep uzak bir ihtimal gibi geliyordu. Günleri tek tek geçirmek bile ağır bir mücadeleydi. Ama bugün buradayım. Her şey düzeldiği için değil. Hâlâ zorlandığım, yorulduğum, sustuğum anlar var. Ama artık şunu biliyorum. İnsan bazen sadece devam ederek bile büyük bir yol alıyor. Bu yaşıma kadar birçok insan tanıdım. Kimi sevgiyi öğretti. Kimi hayal kırıklığını. Kimi kalmanın değerini gösterdi. Kimi gitmenin de bir cevap olduğunu. Hepsi bana bir şey kattı ya da aldı ama hiçbiri hayatıma boşuna girmedi. Kimi ders oldu. Kimi hatıra. Kimi ise babam gibi içimde silinmeyen bir iz bıraktı. Hepsine teşekkür edip Gibi dizindeki son sahne Yılmaz gibi gerisini Allah’a bırakıyorum. Bazı insanlara hakkımı helal edip yoluma devam etmek, onlarla mahkeme kurup ömür boyu hâkimlik yapmaktan daha huzurlu. Bazen düşünüyorum da insan kendine ne kadar yük olabilir. Yıllarca kendime söylediklerim, sustuklarım, içime attıklarım… Hepsi sanki bedenimde bir yer buldu. Her kırgınlığı içimde büyüttüm. Her hayal kırıklığını kendime çevirdim. Kendimi affetmek yerine suçlamayı seçtim. En ağır cümleleri başkaları değil, ben kendime söyledim. Sonra sürpriiiz diyerek epilepsi hayatıma girdi. Sekiz yıldır da çıkmadı Allah’ın cezası. Benimki yerde yapılan break dans gibi otistik hareketlere girdiğim, bayılıp kendimi kastığım nöbetlerden. Tam olarak neden geldiğini bildiğimi iddia edemem. Biliyorum ki epilepsi tek bir duyguyla açıklanabilecek bir hastalık değil. Ama şunu da biliyorum. İnsan ruhunu yıllarca yoran acılarla yaşarken bedeninin de yorulduğunu hissedebiliyor. Ben bunu her nöbetten sonra hissediyorum. Her nöbetten sonra sadece bedenim değil, içimde bir şeyler de yoruluyor. Sanki hayat bana sürekli yavaşlamamı söylüyor. Çünkü beni en çok inciten insanların söylediklerini unuttum belki ama kendime söylediklerimi unutamadım. Kendime yeterince merhamet göstermedim. Şimdi geriye dönüp baktığımda görüyorum ki insan bazen başkalarının verdiği yaralardan değil, kendi içinde yıllarca açık bıraktığı yaralardan daha çok yoruluyor. Belki artık değiştiremeyeceğim şeyler var. Belki epilepsiyle yaşamaya devam edeceğim. Ama kendime aynı acıları yaşatmayı bırakmayı öğrenebilirim. Dediğim gibi bu yaşıma geldim ama kendimi sevmeyi hâlâ tam olarak öğrenemedim. Az çok beni tanıdınız dostlarım. Kendime karşı eleştiri sanatım oldukça gelişmiştir. Kendimle dalga geçmeyi, eksiklerimi herkesten önce söylemeyi severim. Yıllarca bunu tevazu sandım. Ama zamanla fark ettim ki insanın kendine bu kadar acımasız olması alçakgönüllülük değilmiş. Belki de insanın en büyük kibri, Yaradan’ın yarattığı bir varlığa, kendisi de olsa nefretle bakabilecek kadar kendinde güç görmesiymiş. Din iman desen var bu ara. Cennete oynuyorum. Sofu Offred, derviş Offred… yeni karakter kilidi açıldı. Kendini sevmek bir sabah uyanıp bir anda olacak bir şey değilmiş. Önce kendine düşman olmaktan vazgeçiyorsun. Sonra yavaş yavaş kendine arkadaş oluyorsun. Belki büyümek biraz da alamadığın sevgiyi artık başkasından beklemek yerine kendine vermeyi öğrenmekmiş. Başkasının sana “Güzel olmuş kızım.” demesini beklemek yerine aynaya bakıp kendi kendine “Eline sağlık kızım, bugün de elinden geleni yaptın.” diyebilmekmiş. Bu arada çok güzel tatlı yaparım. Benim konudan konuya atlayış hızımı biliyorsunuz ama bir yere bağlayacağım, merak etmeyin. Yaptığım tatlılar çok beğenilir ama garip olan şu ki tatlı yapmayı pek sevmem. Yine de evde Şen Pastanesi ustası gibi takılırım. Çünkü babam tatlıyı çok sever. Belki de hiçbir zaman mesele tatlı yapmak değildi. Ben aslında başka bir şeyi bekledim. Babamdan bir gün içtenlikle duyacağım o “Güzel olmuş kızım.” cümlesini. Yaptığım bir şeyin görülmesini değil, benim görülmemi istedim. Artık mesela bu cümleyi beklemiyorum. Uzun yıllar o iyi kız olmaya çalıştım. Daha az sorun çıkaran, daha başarılı, daha çok sevilecek biri. Ama ne yapsam yetmedi. Kendim olmak yerine birilerinin beklediği kişi olmaya çalışmak en büyük yorgunluğumdu. İnsan büyüdükçe bazı beklentileri sessizce bırakmayı öğreniyor. Bazı cümleler hiç gelmiyor. Bazı yaralar kapanmıyor. Ama artık o cümleye eskisi kadar ihtiyacım yok. Benim değerim birinin söyleyeceği güzel sözlere bağlı değil. Eskiden güçlü olmanın hiç kırılmamak olduğunu sanırdım. Aslında güçlü kadın hiç ağlamayan, hiç düşmeyen değil. Düştüğünde kendi elinden tutmayı öğrenen kadınmış. Ölüm de her zaman hayatımın en büyük gerçeği oldu. Bir şeylerin geçici olduğunu öğrendim. Bu yüzden mükemmel bir hayat peşinde değilim artık. Sadece gerçekten hissettiğim, kendim olabildiğim bir hayat istiyorum. Çünkü geriye bakıldığında kaç tane kusursuz gün yaşadığına değil, gerçekten yaşadığın günlere bakıyorsun. Neyse, bu kadar felsefeden sonra biraz normale dönelim. Sonuçta doğum günüm. İnsan doğum gününde hayatın anlamını bulmak zorunda değil. Bazen pastanın üstündeki mumu üfleyip “Bir yıl daha atlattık, şimdilik yeter.” demek de gayet geçerli bir başarı. Bin kere dediğim gibi bugün doğum günüm. Tüm gün herkese verdiğim rahatsızlığı bir düşünün artık. Bu arada doğum günümün kutlanması kırmızı çizgim. Kutlayın. (Yaaaa hiç gerek yoktu diye rollerim ama.) Kendime büyük sözler vermiyorum. Hayatın bir anda mükemmel olmasını beklemiyorum. Artık hayatın mükemmel olmasını da istemiyorum. İyisiyle kötüsüyle sevmeye çalışacağım. Sadece kendime biraz daha nazik davranmayı, geçmişimle kavga etmek yerine onunla barışmayı diliyorum. Belki bugün çok içten “İyi ki doğmuşum.” diyemiyorum. Ama şunu rahatlıkla söyleyebiliyorum: İyi ki pes etmeden buraya kadar geldim. Bazı çiçekler geç açar. Geç açmaları hiç açmayacakları anlamına gelmez. Sadece yeterli zamana ve doğru şartlara ihtiyaçları vardır. Çayımdan son bir yudum aldım. Boklu Dere hâlâ yanımda. Ne o bana tamamen küstü ne ben ondan vazgeçtim. Belki dostluk biraz da böyle bir şeydir. Birbirinin en güzel hâlini değil, bütün hâllerini bilmek. O da beni böyle kabul ediyor sağ olsun. Zaten kendisi de pek seçici değil olamazda benden başka seveni yok. Belki ben de kendime biraz böyle davranmalıyım. Her zaman güzel, güçlü, başarılı, neşeli ve uslu olmak zorunda olmayan hâlimle de kendimin yanında durmalıyım. Neyse dostlar, ne zaman böyle uzun bir şey yazsam aklıma bir tweet gelir ama boşverin. Bende kalsın. Kendi kendime gülerim artık deli gibi.💕💕
Her gittiğim evden yaşlı teyzeler gibi çiçek almaktan yirmi tane çiçeğim olmuş.merdiven çıkarken beş on kere ara veriyorum.artık gelin kaynana içerikli program izliyorum .ve ruhum çok yaşlanmış gibi hissediyorum.emekli olup bilmem ne kuyumculuk çantasıyla aylığımı çekip (daha işi yok hayale…devamıHer gittiğim evden yaşlı teyzeler gibi çiçek almaktan yirmi tane çiçeğim olmuş.merdiven çıkarken beş on kere ara veriyorum.artık gelin kaynana içerikli program izliyorum .ve ruhum çok yaşlanmış gibi hissediyorum.emekli olup bilmem ne kuyumculuk çantasıyla aylığımı çekip (daha işi yok hayale bak)köye yerleşip bağ bahçeyle uğraşasım var .
Parsel parsel eylemişler dünyayı Bir dikili taştan gayrı nem kaldı Dost köyünden ayağımı kestiler Bir akılsız başdan gayrı Nem kaldı, nem kaldı, nem kaldı
Ben hayır demeyi pek beceremiyorum. Birisi benden bir şey istediğinde, içimden geçen şey “Hayır.” oluyor. Ama ağzımdan çıkan nedense “Tabii.” oluyor. Sonra da kendi kendime bakıp “Sen bunu niye yaptın şimdi aq ikiyüzlüsü?” diye soruyorum.Sanki hayır dersem kötü biri olacakmışım…devamıBen hayır demeyi pek beceremiyorum. Birisi benden bir şey istediğinde, içimden geçen şey “Hayır.” oluyor. Ama ağzımdan çıkan nedense “Tabii.” oluyor. Sonra da kendi kendime bakıp “Sen bunu niye yaptın şimdi aq ikiyüzlüsü?” diye soruyorum.Sanki hayır dersem kötü biri olacakmışım gibi geliyor. yanlış anlaşılmaktan o kadar korkuyorum ki kendi sınırlarımı başkalarının rahatlığı uğruna sessizce kaldırıyorum. Sonra karşımdaki rahat ediyor, ben ise içimde küçük bir sinir kriziyle eve dönüyorum.bugün olduğu gibi oturup ağlayacağım en sonunda .
En kötüsü de bunu çoğu zaman kimse benden istemeden yapıyorum. “Yok canım, sorun değil.Ben hallederim.benim için fark etmez.” Tamam, olur.
Oluyor tabii. Her şey oluyor. Bir tek ben olmuyorum.
Bazen istemediğim bir şeye evet derken, aslında karşımdakini değil, kendi huzursuzluğumu susturuyorum. Çünkü hayır demenin ardından gelecek o birkaç saniyelik sessizliğe dayanamıyorum.
Acaba kırıldı mı? Bana kızdı mı? Beni artık sevmez mi? Bencil olduğumu mu düşünür?
Sonra sırf bunları düşünmemek yaşamamak için istemediğim şeyi kabul ediyorum.
Ben uzun süre iyi insan olmakla her şeye katlanmayı birbirine karıştırmışım. Sanki iyi olmak herkese yetişmek kimseyi üzmemek, kendi isteğini en sona bırakmakmış gibi.
Aslında hayır demek kabalık değil. İnsan olmak.bunu biliyorum ama allahın cezası beynim bunu kabullenemiyor.
artık şunu öğrenmem gerekiyor: Birinin benden hoşnut kalması için kendimden vazgeçmek zorunda değilim.
Biri benim hayırıma küsebiliyorsa, belki de sorun benim hayır demem değil; onun benden sürekli evet beklemesidir.
Yine de kolay olmayacak biliyorum. Muhtemelen ilk “Hayır.” dediğimde eve gelip üç saat tavana bakacağım. İçimi bir huzursuzluk kaplayıp Acaba yanlış mı yaptım?” diye düşüneceğim
Herkesi memnun etmek benim görevim değil.
ben kesin varya hayır diyemiyorum diye biriyle evlenmek zorunda kalacağım .sırf kırılmasın diye evlenme teklifine evet falan derim.aklımda canlandıbsjsjjssk yaşanması çok büyük bi ihtimal bu arada .bana gelip kredi çekermisin ,ibana atarmısın diye sormayın o kadarda değil
Mahallenin ortasında bir dede çıktı meydana bastonunu bıraktı yere Çekilin gençler kenara Amuda kalmak oldu olalı Böyle güzel yapan olmadı Dur dede yapma dedim Dede bana aldırmadı Birdenbire amuda kalktı Onu görünce şaştım kaldım Yerde kafa üstü dönerken üç tur…devamıMahallenin ortasında
bir dede çıktı meydana
bastonunu bıraktı yere
Çekilin gençler kenara
Amuda kalmak oldu olalı
Böyle güzel yapan olmadı
Dur dede yapma dedim
Dede bana aldırmadı
Birdenbire amuda kalktı
Onu görünce şaştım kaldım
Yerde kafa üstü dönerken üç tur attı
Bu yaşımda kendimden utandım
Pas tutmuş kemiklerini çıtırdattı
Şırıl şırıl küfler aktı
Dede birden bana baktı
Bak gör şimdi şovu bakışı attı
Dede dedim bak yapma
Ne alaka amuda kalkma
Git kahvede okeyini oyna
Acısını çekersin sonra
Dede dedi olmaz kızım
Dedeye geçmedi nazım
Buda işte benim tarzım
Arada amuda kalkmak lazım
Söylendi hep bir ağızdan marş gibi
Amuda kalkan dedelerde emekçi
Onlarında hep hakkı yendi
Toplumda yeni bir İsyanın hareketlendi
Temsili amuda kalkan dedelerdi
(Buda amuda kalkma yolunda çokca engelleri aşan toplum tarafından dışlanan dedelerimize gönlümüzden kopma şiirimdir . Biliyorum biliyorum senin gönlüne sıçim ben diyeceksiniz ama her toplum tarafından hor görülen garip bulunan dışlanan kesim sanatla toplumun içine karışabilir. Sanat toplum içindir, amuda kalkan dedeler ise hepimizin içindir. git kahvede okeyini oyna" denilerek tek tipleştirilmeye çalışılan amudperver dedelerimizin sesi olalım.
boklu dere dertlenmesine son verdiğimi söylemiştim.ben sözünü tutan biri de değilim .zaten bu da boklu dere dertlenmesi değil kısa bir yazı sadece(şüpheli)doğrusu saat beş değil ama yazıma böyle başlamam için bir engel de yok . aslında bu çok sevdiğim bir…devamıboklu dere dertlenmesine son verdiğimi söylemiştim.ben sözünü tutan biri de değilim .zaten bu da boklu dere dertlenmesi değil kısa bir yazı sadece(şüpheli)doğrusu saat beş değil ama yazıma böyle başlamam için bir engel de yok .
aslında bu çok sevdiğim bir kardeş payı repliği;
ve sabah beşte biten her sey, sabah beşte tekrar baslar. sabah beş! allah belasini versin o sabah beşlerin. uyumazsiniz ama cok rüya görürsünüz
hatta biraz ileri gideceğim
saat on ikiden sonra her saatin allah belasını versin
çünkü gecenin ilerleyen her dakikası insanı biraz daha kendine yaklaştırıyor gündüzün gürültüsü çekilince geriye sadece düşünceler kalıyor ertelediğin sorular susturduğun duygular unutmaya çalıştığın anılar hepsi sanki gece bir bir ben geldim aq salağı bu kadar huzur sana fazla bile der gibi ortaya çıkıyor
ben bu saatleri severim aslında çünkü insanın kendisinden kaçamadığı tek saatler bunlar herkes uyurken ben düşünmeyi severim hatta overthinkingin dibine vurmayı
bazen küçücük bir kitaptan okuduğum bir cümle bazen uzaktan gelen bir saz tınısı hayatı baştan sona sorgulamam için fazlasıyla geçerli sebepler bence gerçi benim bahane aradığım da söylenemez düşünmek için büyük kırılmalara ihtiyacım yok bir satır bir türkü eski bir fotoğraf ya da camdan içeri giren serin bir rüzgar bile yeter gerisini zihnim büyük bir titizlikle tamamlıyor
sonra başlıyor o malum sorgulamalar
bunca telaş ne için
sabah erkenden kalkıp bir yerlere yetişmeye çalışıyoruz bir ömür boyunca bir şeyler olmak bir şeyler kazanmak bir yerlere varmak için koşturuyoruz sonra günün birinde ardımızda bıraktığımız onca telaşın hiçbirini yanımıza alamadan çekip gidiyoruz insan bazen hayatın anlamını ararken en çok anlamsızlığıyla karşılaşıyor.
belki de bu yüzden geceyi seviyorum gündüz herkes meşgul kimsenin hayatı sorgulayacak vakti yok ama gece olunca telefon susuyor sokak sessizleşiyor dünya bir nevi duruyor ve geriye sadece sen ve zihnin kalıyorsun
Bu saatler garip bir saattir ne geceye aittir ne sabaha
uyumazsınız ama çok rüya görürsünüz
gözleriniz açıktır zihniniz uykuyla uyanıklık arasında kaybolur beş yıl önce söylediğiniz bir cümleyi yeniden kurar kafada döndürür hiç yaşanmamış ihtimallerin içinde saatler geçirirsiniz insan o saatte en çok kendi kafasının içinde kayboluyor
sonra bi bakmışsın güneş doğuyor otobüsler doluyor insanlar işe yetişiyor siz de sanki gece hiçbir şey yaşanmamış gibi hayatınıza devam ediyorsunuz gündüz olunca her şey biraz daha mantıklı geliyor ben buna niye bu kadar takıldım overthinkingime niye yazı yazasım geldi bilmiyorum neyse iyi geceler dostlarım 💖💕🌸
Wolf cut dedik pinterest girls oluruz dedik kahkül yakışır değişiklik dedik iki gündür aslan yelesi gibi geziyoruz yanlışlıkla shrek yan çar kahküllü lord farquaad ile uzun saçlı alacakaranlık jacop arası bir şeye döndük .bunun bi tık ilerisi tip kezban yenge…devamıWolf cut dedik pinterest girls oluruz dedik kahkül yakışır değişiklik dedik iki gündür aslan yelesi gibi geziyoruz yanlışlıkla shrek yan çar kahküllü lord farquaad ile uzun saçlı alacakaranlık jacop arası bir şeye döndük .bunun bi tık ilerisi tip kezban yenge ercep zaten