Sıcak yatağının içinde yüzyılın kendiyle savaşanları olarak bizlerin,biz savaşın torunlarının ne kadar anlayabileceği bir kitap,ilk başta buna kuşku ile yaklaşıyorum… Anladığımı düşünüyorum,zihnim kavrıyor acıyı,yalnızlığı,sisin tahakküm kurduğu nesneler dünyasını…lakin sislerin içinde bulunmaması,acıyı yerinde yaşamaması hep bizi zavallıları kılıyor böyle kitapların.Yıkıntı edebiyatının…devamıSıcak yatağının içinde yüzyılın kendiyle savaşanları olarak bizlerin,biz savaşın torunlarının ne kadar anlayabileceği bir kitap,ilk başta buna kuşku ile yaklaşıyorum… Anladığımı düşünüyorum,zihnim kavrıyor acıyı,yalnızlığı,sisin tahakküm kurduğu nesneler dünyasını…lakin sislerin içinde bulunmaması,acıyı yerinde yaşamaması hep bizi zavallıları kılıyor böyle kitapların.Yıkıntı edebiyatının tek bir kitapla üstadı olabilmiş Celine’e de selam olsun bakalım.
Ne anlattım hemen kitaptan bir alıntı ile somutlaştırayım:
“insanın karnı tok sırtı pek oldu mu başkalarının yoksulluklarını okuması ,merhamete gelip iç çekmesi ne tatlıdır…” olay bu tek cümleden ibaret,yazar burda size meramını anlatmaz,yazar kendinden ve yaşadıklarından emindir,bunu kitapta onu kapı dışında bırakanların sözlerinden de görürüz. 2. dünya savaşı çağımıza çok uzak değilken ne oldu da böyle bir dünyanın zaten hep olagelen dünya olduğu yanılgısına düşüverdik? Borchert’ın bu tiyatrosu antimilitarizmi değil kanımca insanların ağır vurdumduymazlığını, inanılmaz bencilliğini, korkaklığını anlatıyor…nihilizm de değil bu kitap arkasında öyle etiketlenmişse de,kanımca ağır bir insanlık tarihi eleştirisi,Tanrı eleştirisi… Kitaba meraklananları daha da meraklandırmak istiyorum: tanrı,ölüm ve zaman metaforları kitapta çokça ana karakterimiz ile iletişimde. Kitap büyük bir imgelem bana kalırsa. tahmin ediyorum savaştan dönen “Beckmann” ingilizce “geri dönen adam” anlamına yaklaştırılmaya çalışılmış. “Cenaza işleri müdürü” ölüm meleğini, “çöpçü” ise ölümü yansıtmak istemiş. ayrıca ölümün bir karakterle daha bütünleştirildiğini belirtmek isterim.
Savaş hakkında yazılmış kitaplar okudum çekilmiş filmler izledim elbette, geride kalanların,geriye bir şey kalmayan insanlara nasıl dönüştüğünü görmekse bu kitapta kendini hissettirdi.Yazarın biyografisini okumadan bu kitapta çok fazla “neden ki” sorusunu sorarsınız.Tavsiye ediyorum herkese elbette…
birkaç satır da hislerimi paylaşmak isterim taze taze…
Beckmann ve Öteki…bu iki imge bizle geçmiş ,bizle gelecek arasında bir köprü kurdu şüphesiz.Ben de kuşkusuz kendimi okurken Öteki yerine koymadan edemedim zira Borchert ile konuşuyorum neticede…Sonra 120 sayfalık bu kitabın son sayfalarında bilek güreşindeki insanın ağır ağır bileğinin kayması gibi oldu, ben kaybettim,yukarı ve kan dolu sokağa geçmek zorunda kaldım ve katil olmayan tek bir insan öldürmemiş ben, katiller topluluğuna katıldım. gerçeği öldürdüm,iyimser oldum,saçmalama ya dedim insanlar aslında temiz kalpli dedim,doğuştan öyle yahu dedim,hep öyle oldu ve olacak,dedim…gerçekten bu felsefesi yapılacak bir konu mu bilmiyorum artık.sıkıldım, iyi olan yararlı olan mıdır ya da bencillik ve korkaklık kötü çünkü başkasına yararı olmadığı için mi;insan toplum için varsa bu yüzden ideal devlet başkasının yaşamını gözeten insanlardan mı oluşmalı,hayatta en baştan beri bir hiyerarşi var mı,bu yüzden en tepemizdekiler kahkahalarla ölümümüzü seyretmeye ehil mi doğdu? savaşmak zorunda mı insan kendisi için savaşmıyorsa,en iyi ihtimalle 100 yıl sonra unutulacak bir savaş,10 gün sonra bile hatırlanmayacak cansız bir beden için? sıkıldım,varamıyoruz bir yere, kuru laf kalabalığı oluşunu sadece birkaç yıl sorgulayan herkes bilir. kabullenmek mi gerek yazgıyı sisifos gibi? zavallı borchert,zavallı beckmann,zavallı biz…