Bu aralar Büyük Ev Ablukada dinlemek( konser albümü başka olmuş bence) sokakta rüzgarı hissederek umursamazca, sallana sallana yürüme hissiyatı veriyor. Sonbahar kokuyor şarkılar ya da ben sonbahar kokusunu şarkılara bulaştırıyorum :d Favori sanırım En Güzel Yerinde Evin ve Olanla Olunmaz.
"Neden her şeyi anlatmak varken anlatmazsın ki be adam, döksene içini, desene şu sıkıntım var şöyle hissediyorum diye, yardım istesene...! " derdim eskiden filmlerde ve kitaplarda böylesi durumlara rastgeldiğimde. Ama bir süredir demiyorum. Hatta son günlerde ise tek doğrunun bu…devamı"Neden her şeyi anlatmak varken anlatmazsın ki be adam, döksene içini, desene şu sıkıntım var şöyle hissediyorum diye, yardım istesene...! " derdim eskiden filmlerde ve kitaplarda böylesi durumlara rastgeldiğimde. Ama bir süredir demiyorum. Hatta son günlerde ise tek doğrunun bu tutum olduğunu düşünüyorum.
Bu da hayatın bizle alay etme biçimi sanıyorum.
Oysa hangi türden olursa olsun, nasıl da benziyoruz tüm insanoğlu. Bir etki-tepki meselesi ise bu olanlar, etki farklı sadece, tepki hep aynı.
Spoiler içeriyor
Serinin üçüncü kitabı. İlk iki kitaptan ayrılıyor ama belli açılardan. Şimdi o açılara ve hissettiklerime değineceğim.Bundan sonrası spoiler olacak. Müthiş sürükleyici bir son 50 sayfaydı diyebilirim. Yazarın kalemine bayılıyorum. Tıbbi terimleri anlamamama rağmen atlayasım gelmiyor ilgili kısımları. Maura'nın ve Jane'in…devamıSerinin üçüncü kitabı. İlk iki kitaptan ayrılıyor ama belli açılardan. Şimdi o açılara ve hissettiklerime değineceğim.Bundan sonrası spoiler olacak.
Müthiş sürükleyici bir son 50 sayfaydı diyebilirim. Yazarın kalemine bayılıyorum. Tıbbi terimleri anlamamama rağmen atlayasım gelmiyor ilgili kısımları. Maura'nın ve Jane'in özel hayatlarına yoğunlaşmış kanımca bu kitapta. Her iki karakter de içsel dünyasında çöküşler yaşadığı bir dönemde ve hatta okurken biraz yargılayıcı moda giriyorsunuz özellikle Maura'yı. Zaten kendisi kitaba tam anlamıyla dahil oldu artık.
Jane'e sinir oluyorum bazen. Öyle saçma öyle ergence çıkışları var ki aslında kişiliğinde derin yaralar var bunu anlıyorsunuz. İlk kitapta kadın polis olmanın zorluğuna ve kendisinin çekici olmamasına dem vururken ikinci kitapta yeteri kadar kendini kontrol edememesine dem vuruyordu. Bu kitapta da nasıl aptal bir kız gibi hamile kalırım benim hatam ahh demelerine şahit oluyorsunuz. Yani sürekli sinirli mızmızlanan hatta yer yer bencil bir karakter. Ama sempatik yanları yok değil, ki Ajan Dean ile bu kitapta evleniyor zaten.
Maura Isles ise... Eski kocası ile birliktelik yaşadığı sahnelerde yazar şunu aktarmak istemiş bence: bir insan ne kadar makul olabilse de bazen olmamayı tercih eder işte. Bazen makul davranmamak hayatın kendisidir ve asıl istenendir. Eski kocanla sorgulamadan yatmak gibi. Bana bir yarım kalmışlığın tamamlanması arzusundan daha fazlası gibi geldi bu olanlar. Sanki pedere duyduğu çekim de Maura'nın gri yanları ile ilgiliydi. Kitabın bir yerinde kendisini " neden böyleyim ve böyle adamlara ilgi duyuyorum" sorgulaması çok insaniydi ve dürüsttü. En azından sorguluyor. Ama durumun karmaşıklığı, sevişme esnasında hem pederin hem de eski kocasının yüzünü; hem ikisini hem hiçbirini görmesi ile anlaşılabilir. Maura aslında 40 yaşında yalnız bir kadın olmanın muhasebesini yapıyordu bence. Öyle ki işten eve gelmeden ışıkların kendiliğinden açılmış olduğu bir sistem bile kurmuş.
Tüm bunların dışında seri devam edecek benim için daha on kitap var evet ama şunu demeliyim artık: Karakterler sanırım içten içe ölmek istiyorlar. O kadar berbat bir beslenme düzeni, uyku düzeni var ki... Maura eve geldiğinde artık bir ceseti hatırlamamak için içkiye sarılıyor aç karnına. Tüm gece uyuyamıyor genelde. Sabah ilk iş kahve ve sonra iş. Rizzolide ise daha çok fast food ve kahve tüketiminin yanında düzensiz uyku.
Gerçi amerikanın genel beslenme düzeni bu şaşırmamak gerek. Ama Tess Gerritsen'ın bu anları romantize ettiğinin farkındayım açıkçası. İlk kitapta onu daha çok Catharina üzerinden yaptı. İşten eve gelen seksi doktor hemen mutfağa gidip dolaptan layeten olmayan bir içki çıkarır biraz yudumlar sonra o içki omuzları gevşetir yatıştırır. Sonra tırı vırı bir sandviç belki ve duş alıp yatış. Bunlar sağlıksız yaşamlar ama genelde yazarlar bunu yapıyorlar. Hele kahvesiz yapamazlar polisler hiç. Bir tane sabah yumurta haşlayıp zeytin peynir yiyen polis okumazsınız jdjdjdj Dedektif Dave Gurney mesela(John Verdon serisinin baş karakteri) tam bir kahve manyağıydı. Normalde o adamın bir sabah arabada kahvesini içerken rahatsızlanması gerekir ama hayır! kötü adamları yakalıyor!içimi döktüm sonunda.
Ayrıca yazar sanırım artık Boston Polis Departmanına değinmeme kararı almış. Genelde içeri girmiyor artık. İşleyişe Rizzoli üzerinden devam ediyor sadece. Yani bir dizi izlemek gibi artık. Bir sekans rizzoli bir sekans maura şeklinde ilerliyor.
Kitapta iki yer var ki çok tiksindim ve ara verdim okumaya. Birisi bebek otopsisi sahnesi. Diğeri ise Rizzolinin kızına tecavüz eden babayı yüzüne vurduğu sahne. Orda donakaldım sanırım. Aslında anlamamakta çok ısrar etmişim. Engelli doğum falan, her şey açıkmış...
Yine güzel bir kitaptı. Bugünlerime çok iyi geliyor.
01/09/2026
Bu kitapla Dune serisini okumaya son veriyorum. İlk kitabı da çok sevmemiştim açıkçası ama yine de arkadaşım ikinci kitabın edebi yönden kuvvetli olduğunu söyleyince şans vermek istedim. Evet belki öyleydi ama evren sarmıyor. Frank Herbert sanki bir yemek yapmak istemiş…devamıBu kitapla Dune serisini okumaya son veriyorum. İlk kitabı da çok sevmemiştim açıkçası ama yine de arkadaşım ikinci kitabın edebi yönden kuvvetli olduğunu söyleyince şans vermek istedim. Evet belki öyleydi ama evren sarmıyor. Frank Herbert sanki bir yemek yapmak istemiş ve içine her şeyden biraz koymuş gibi hissettiriyor hep. Birçoklarının düşündüğünün aksine bana yaratıcı gelmiyor Dune evreni ve içerdiği derinlik, semavi dinlerin kutsal kitaplarından birkaç söz ayıklayıp bir bilim kurguda onları uyarlamak gibi hissettiriyor.
İlk kitapta tek sempati beslediğim karakter Jessicaydı, o da bir Bene Gesserit olmasından kaynaklıydı. Geri kalan tüm önemli karakterler bir kadim medeniyetin tarihinde okuduğumuz kişiler gibiydi.
Velhasıl, hoşçakal Dune.
Bir içeriği tüketmemin akabinde sıra hayat hakkında birkaç söz söylemeye gelince artık şu alıntıyı hatırlayıp susuyorum. ♦Bana göre hayat bir dizi rastlantı ve bizim o rastlantılarla birlikte nasıl varolduğumuz ya da olmadığımız. Önce günaydın, sonra biraz haz, biraz acı, biraz…devamıBir içeriği tüketmemin akabinde sıra hayat hakkında birkaç söz söylemeye gelince artık şu alıntıyı hatırlayıp susuyorum.
♦Bana göre hayat bir dizi rastlantı ve bizim o rastlantılarla birlikte nasıl varolduğumuz ya da olmadığımız. Önce günaydın, sonra biraz haz, biraz acı, biraz aşk, biraz hayalkırıklığı, biraz sıcaklık, biraz yalnızlık, biraz boyun eğme, biraz başkaldırı ve ardından iyi geceler. Düş gücü ve tutkuları engellenmişler için ise hayat, çocukken oynadığımız oyunların büyüyünce izin verilmeyen oyunsuzluğu. Bence hayat burada saydıklarımla ve saymadıklarımla, tartışılması gerekmeyecek kadar sıradan ve yalın. İnsanlık tarihi boyunca onu karmaşık bir hale getirme yönünde öyle ustalaşmışız ki bazılarımız bununla ilgili bir şeyler söyleme ihtiyacını duyuyoruz; hayatın kendisinden çok, onu çözülmesi zor bir yumağa nasıl dönüştürdüğümüzü anlatabilme umuduyla. Bunlar benim görüşlerimdi, başkalarının her zaman söyleyecek farklı şeyleri olacak.
Hayat/ Engin Geçtan
Spoiler içeriyor
İlk kitap olan Cerrah'ın devamı diyebiliriz. Kitaba katılan Dr. Maura Isles ve Ajan Dean sanırım en sevindiğim şey oldu ikinci kitapta. Bundan sonrası Spoiler. Cerrah Warren Hoyt'un hapishaneden kaçtığı kısımda içimden hapishane müdürüne ve diğer sorumlu herkese inanılmaz sövdüm. Bazen…devamıİlk kitap olan Cerrah'ın devamı diyebiliriz. Kitaba katılan Dr. Maura Isles ve Ajan Dean sanırım en sevindiğim şey oldu ikinci kitapta. Bundan sonrası Spoiler.
Cerrah Warren Hoyt'un hapishaneden kaçtığı kısımda içimden hapishane müdürüne ve diğer sorumlu herkese inanılmaz sövdüm. Bazen "her insanın" temel hak ve özgürlükleri olduğu safsatasına faküktede nasıl inandırıldım bilmiyorum. Şu aralar katiller ve sapkınlar üzerine okumalar yapıyorum ve bu hastalık olarak nitelendirilsin veya nitelendirilmesin bazı gerçekleri neticeleri değiştirmiyor. Kitabın aslında en can alıcı kısımları oydu. Yani Dr. O'Donnell'in tıbbi bir vaka olarak nitelemesi tüm bu katliamları.
Kafatasındaki belli çatlakların veya profrental korteksteki olağan dışı durumların, bir insanı katil/cani/sapık yapabileceği tamam olsa da ,sapkın bir ruh halinin açıklamasının salt bu denli materyalist bir sebep olmaması gerektiğini vicdanen dahi anlıyorsunuz. Rizzoli ise kitapta tam olaram bu tezle O'Donnell'a karşı çıkıyor. Yazar ise hangi tarafta olduğunuzu size zorunlu olarak seçtiriyor.
Ayrıca modern infaz sistemleri üzerine de tekrardan düşündürdü eser. Warren Hoyt'un tercihen sapkın olduğunu anladığınızda ve bunun kemikleşmiş bir düşünce oluşu karşısında, "ıslah" edici bir infaz sisteminin beyhudeliği karşısında afallıyorsunuz. O gibiler( Gille de Rais veya Marki De Sade kadar sapkın bence) asla ıslah olmayacak çünkü.
Gelelim Rizzoli ve bu kitaptaki hallerine. Bana kalırsa karakter gittikçe oturaklı oluyor. Mesleğine düşkünlük sebepleri daha detaylı açıklanmıştı. Ajan Dean ile duygusal yakınlaşması ve buna dair tereddütler kitapta yalın ve net şekilde aktarılıyor. Bu bakımdan çok gerçekçi buluyorum eseri.
Yazarın sonunu pek bağlayamadığını ve aceleye getirdiğini düşünüyorum. Kimliği belirsiz kalan Çırak yani Hakim ile ilgili hâla pek şey bilmiyorsunuz. Rizzoli'nin bagaja konurken neden silahı alınmadı anlamıyorsunuz. Limuzin konusunda keza Rizzoli'nin dikkatsizliği hatsafada.
Üçüncü kitabı okumayı dört gözle bekliyorum.
Alıntılarımı bu başlık altına aktaracağım. Rollo May varoluşçu psikoterapi ekolünün temsilcilerinden ve eserinde klasik psikanalizin veya davranışçı terapi ekolünün savunduğu gibi ,bireyi elinde olmayan etkenlerin güdümünde konumlandırmaktan ziyade, bilinci üzerinde sorumluluk sahibi biri olarak konumlandırıyor. Birey olma, kaygı, yalnızlıkla mücadele…devamıAlıntılarımı bu başlık altına aktaracağım.
Rollo May varoluşçu psikoterapi ekolünün temsilcilerinden ve eserinde klasik psikanalizin veya davranışçı terapi ekolünün savunduğu gibi ,bireyi elinde olmayan etkenlerin güdümünde konumlandırmaktan ziyade, bilinci üzerinde sorumluluk sahibi biri olarak konumlandırıyor. Birey olma, kaygı, yalnızlıkla mücadele gibi modern bazı hallerin ve sorunların, bireyin önce bir farkındalık kazanması sonra yolunu çizme sorumluluğu üstlenmesi ile aşılabileceğine inanıyor.
Açıkçası bana hitap etmedi. Okurken fazlasıyla sıkıldım bazı yerlerde belki daha önce çokça duyduğum şeylerdi. Ama içinde güzel alıntılar da yakaladım.
İşte alıntılarım:
♦Bizim üzerinde durduğumuz boşluk hissi kaynağını bireyin yaşamıyla ilgili hiçbir şey yapamayacak kadar kendisini güçsüz bulmasından alır. Ruhsal boşluk dediğimiz şey bir birikimin sonucudur. Birey kendine karşı şartlanır; kendi geleceğini yönlendiremeyeceğine inanır öncelikle. Ne başkalarının davranışları, ne etrafındaki dünya ne de kendi hayatı kontrolü dahilindedir onun kafasında. Yani boşluk, bir anlamda, şartlanma birikimlerinden elimize kalandır. En sonunda isteklerinin ve arzularının önemi kalmaz ve her şeyden bir anda vazgeçer. Kayıtsızlık ve duygusuzluk aslında endişelere karşı oluşturulmuş bir savunma mekanizmasıdır.
Eğer birey devamlı aşamayacağı problemlerle yüz yüze geliyorsa, deneyeceği son savunma metodu, yaklaştığını fark ettiğinde bile tehlikeyi umursamamak olacaktır.
♦Çeşitli yerlere davet edilmek, başkalarının çağrılarımızı kabül etmesi, en çok ihtiyaç duyduğumuz şeylerden biridir.
Hep istediğimiz şey randevu defterimizde tek boş anın olmamasıdır. Burada arzuladığımız, başkalarıyla sohbet etmek, insanlarla fikir alışverişinde bulunmak ya da sıcak bir ortamda rahatlamak değildir. İçimizden bazıları bu gerçeğin farkındadırlar ve bir yere davet edildiklerinde 'Maalesef gelemeyeceğim.' diyebilmeyi her şeyden fazla isterler ama davet edilme şansı da reddedemeyecekleri bir şeydir. Bilirler ki, davetlere sürekli geri çevirenler er ya da geç artık hiçbir yere çağrılmaz olurlar. İşte bilinçaltından kafasını uzatan o sinsi korku, tamamen dışlanma endişesidir.
♦Ama aşı rı derecede kibirliyseniz, bunun nedeni benliğinizin farkında olup ona değer vermeniz değildir, aksine kendinizi herkesten aşağı görmenizdir. Böbürlenme, kendini beğenmişlik, egoist davranışlar, bunların hepsi kişiliğinden şüphe duymanın ve ruhsal boşluğun dışsal birer göstergesidir. Kibirli tavırlar çoğu zaman endişeyi gizlemenin en iyi yolu olmuştur.
Gurur, 1920'lere damgasını vurmuş bir karakter özelliğiydi ve biz bu dönemin her türlü endişe ve sıkıntıyı nasıl içinde sakladığını gördük. Zayıf olanın bir anda bir boğa kesilmesi, iç dünyasında aşağılandığını hissedenin kendini övmekten başka bir şey yapmaması, çok konuşması, cinselliğini ön plana çıkarması endişenin üstünün örtülmeye çalışıldığı durumlardır.
♦O kadar önemliyim ki insanlar beni aşağılamaya değer görüyorlar.
♦Haddinden fazla kendini hor görmek, kendini beğenmişliğin başka bir ifadesidir. Gururunu aşağılama ile yenebileceğini düşünenler belki de Spinoza'ya kulak verseler iyi olur:
"Kendini hep küçük gören, kibirli olmaya en yakın insandır." Antik çağ Atinası'nda Sokrat, son derece pejmürde kıyafetlerle halkın arasında gezinerek işçi sınıfın oylarını toplamaya çalışan bir politikacının maskesini şu sözleriyle düşürmüştü:
"İçindeki kibir, paltondaki her delikten dışarı fışkırıyor."
♦Yetişkinlerde de durum farklı değildir. Kendilerini aşağılayabildikleri sürece dışlanmanın veya boşluğun acısını duymazlar; her zaman avunacak bir şeyler bulurlar: " Falanca kötü huyum, filanca hatam olmasaydı, beni mutlaka severlerdi.".
♦Kendini küçük görme insanın kendin den nefret etmesini de perçinleyeceğinden, nefret hissini rasyonalize etmekten başka bir işe yaramaz. Kendinden nefret eden, başkalarından da rahatlıkla nefret eder. Kendini beş para etmez görmek, kendinden nefret etmek ve başkalarından nefret etmek arasındaki basamakların geniş olduğu söylenemez.
♦İnsanlar özgürlüklerini başkalarının ellerine teslim etmeye razı olurlarsa ortaya çıkan senaryo totaliter rejimleri doğurur. Bu rejimler o kadar zekice planlanır ki halkın nefret etmesi için her zaman bir yerlerden bir nesne bulup çıkarılır.
Hitler'in Almanyasının Yahudileri ve 'düşman ulusları' günah keçisi ilan etmesi gibi. "1984" romanında çok net gösterildiği gibi, şayet bir hükümet halkın özgürlüğünü çekip alıyorsa, halkın kendisinden nefret etmesini engellemek amacıyla nefreti ve öfkeyi dışarıya akıtmak zorundadır. Aksi takdirde toplu psikoz vakaları kaçınılmaz olur. Psikolojik açıdan ölmüş insanların bu tip hükümetlere hiç yarar sağlamayacağı açıktır. McCarthy doktrininin en can alıcı noktaların dan biri de budur: doktrin temellerini bizi Kore'de savaşmak zorunda bırakan güçten yani Rus komünizminden nefret etmek üzerine kurmuştur ama daha sonra halk kendi vatandaşından nefret eder olmuştur.
♦Nefret ve öfke yok etmeye programlanmış duygulardır ve olgunlaşmanın en büyük işareti yıkıcı duyguları yapıcı olanlarla değiştirebilmektir. Fakat yine de insanın özgürlüğünü kaybetmektense kendini yok etmeyi tercih etmesi bize özgürlüğün ne denli kıymetli bir şey olduğunu kanıtlamalıdır.
♦Sonuç olarak nefret ve öfke hep gizli kalıyor, bastırılıyor.
Artık psikolojide kesin olarak bilinen bir şey varsa o da bastırılan bir duygunun, karşıt bir davranışla telafi edildiğidir.
Hiç hoşlanmadığınız bir insana karşı aşırı nazik davrandığınızı zaman zaman siz de fark edersiniz. Eğer endişeden uzak biriyseniz, bunu kendinize itiraf edebilir hatta Aziz Paul'un vecizesini sık sık tekrarlayabilirsiniz: "Düşmanıma iyi davranıyorsam, başının üzerinde ateş topları biriktirmek içindir." Ama biraz daha güvensizseniz, kendinizi bu insanı sevdiğinize şartlandırmaya çabalarsınız. Baskıcı anne ya da babasından nefret eden çocuklar nefretlerini gizleyebilmek için ebeveynlerine anormal sevgi gösterilerinde bulunurlar. Ringde yumruklaşırken birbirlerine kenetli kalan boksörler misali, düşmanlarına sarılırlar. Gerçek hayatta, nefret ve öfke bu biçimde açığa çıkmaz; nefret ya başka insanlara kaydırılır ya da birey kendinden nefret etmeye başlar.
♦"...şunları diyen Ernest Hemingway'e hak verecektir: " Bir anda parlayacak şöhretin canı cehenneme! Ben iyi yazmak istiyorum, hepsi bu."
♦Goethe, şunları yazmıştı: "İnancın desteklediği tüm lirik şiirler, hangi tarzda yazılmış olurlarsa olsun, zengin bir içeriğe ve insanın ayaklarını yerden kesecek bir güzelliğe sahiptirler. Öte yandan, şüpheciliğin hakimiyetine girmiş olanlar, ilk bakışta güzel gözükseler bile anlamlarını kaybetmeye mahkumdurlar...
♦Kendi orijinal liğinizden hiçbir şey kaybetmeksizin geleneklerin içine gömülebiliyorsanız, benlik gücünüz olağanüstü demektir.
Spoiler içeriyor
Hayatımın belirsizlikler ile dolu bu zamanlarında ilaç gibi geldi. Özellikle uyuyamadığım gecelere. Daha önce Arthur Conan Doyle, John Verdon ve Agatha Christie okumuştum ancak Tess Gerritsen çok dolaysız anlatıyor ve bu kitabı daha sürükleyici kılıyor. Karakterlerin duygu durumunu vermeyi de…devamıHayatımın belirsizlikler ile dolu bu zamanlarında ilaç gibi geldi. Özellikle uyuyamadığım gecelere.
Daha önce Arthur Conan Doyle, John Verdon ve Agatha Christie okumuştum ancak Tess Gerritsen çok dolaysız anlatıyor ve bu kitabı daha sürükleyici kılıyor. Karakterlerin duygu durumunu vermeyi de ihmal etmiyor ama genel olarak gidişatı da seziyorsunuz. Moore ve Rizzoli değil de Moore ve Catharine olacağını seziyorsunuz. Bu bakımdan ne olacağını değil nasıl olacağını okuyorsunuz..
Teknik açıdan bence gayet iyidi zaten onlarca kitap yazmış birini teknik açıdan değerlendirmek de pek haddime değil.
Rizzoli benim en sevdiğim karakter oldu ve serinin kalan kitaplarında onun olmasına sevindim. Bu kitapta Isles katılmadı henüz ama Moore karakterinin merkezde olduğu bir romandı zaten.
Rizzoli aşırı haklı tüm roman boyunca. Moore konusunda romantik bir çekim duydu başta, kıskançlık sebebi zaten buydu Catharine'e. Ama ne yazık ki günün sonunda güzel ve çekici kadınlar talep görüyor. Bunu bir erkek olarak aynı zamanda bir öz eleştiri olarak yazıyorum aslında. Rizzoli mesleki yaşantısını özel hayatındaki haksızlıklar ile inşa etmiş biri dolayısıyla kırılgan olduğu yerler var. Güzel bir kadın gördüğünde komplekse giriyor ya da bir erkeğin ilgisini çekemediğinde. Ama gerçekten aynı zamanda dobra ve mantıklı bir dedektif olduğunu da düşünüyorum. Yazar, kurbanlardan tutun da Rizzoliye kadar, kadın olmanın zorluklarından gizliden gizliye hep dem vurmuş. Bu bakımdan kadınların travma sonrası durumlarını anlamam bakımından da güzeldi. Bir kadının tacize/tecavüze uğraması ne kadar korkunç ve ne kadar derin izler bırakır bunu erkek olmama rağmen çok derin hissettim. Bu da mesela yazarın en önemli başarılarından biriydi kitap boyunca.
Katile okurken küfürler etmekten geri durmadım. Çünkü hasta olmadığını biliyorsunuz. O hasta değil. Fantezileri alışılmışın dışında ve sapkın ve bu tipler gerçekten var. Sapkın biri deyince aklıma Cerrah gelecek artık. Genelde zaten kültürlü ve zengin bir aileden geliyorlar bu şaşırtmıyor. Bu konu üzerine derinleşmek için ve diğer kitaplarda da katil psikolojilerini anlamak için Sapkınlığın Tarihi diye bir kitap aldım yakında bunu onunla değerlendiririm umarım.
Tıbbi terimlerin sıklığı şikayet edildiği kadar yormadı beni şahsen. Nasıl olsa ben o ameliyat masalarında sonuca bakmaya devam edeceğim :D öldü mü kaldı mı bu bilgi benim için yeterli. Tıpçı olanlar ayrı bir keyifle okuyordur ama eminim. Yazar tıp doktoru olmanın da tüm nimetlerinden faydalanıyor ama eser boyunca. Kendisi belli ki çok fazla ölü gördü morg gördü ceset gördü. Çünkü tasvirleri mükemmeldi.
Yakın zaman önce dedemi görmüştüm morgta ama sanırım benim gördüğüm uyuyan bir yüzmüş salt. Kitaptaki ölüm biçimleri çok korkunç.
Kısacası başarılı.
Serinin ilk kitabı. Başlanacaksa burdan başlamalı bunu da not edeyim.
9/10