Spoiler içeriyor
●Şermin Yaşar'ın okuduğum bu ikinci kitabı, ilki Deli Tarla kitabıydı. Bu kitabın en güzel yanlarından biri, bildiğin şeyin aslında çok daha farklı olduğunu gösteriyor sana her defasında ve okuduklarını gözlerinin önünde o kadar net canlandırabiliyorsun ki, bir film, bir dizi…devamı●Şermin Yaşar'ın okuduğum bu ikinci kitabı, ilki Deli Tarla kitabıydı.
Bu kitabın en güzel yanlarından biri, bildiğin şeyin aslında çok daha farklı olduğunu gösteriyor sana her defasında ve okuduklarını gözlerinin önünde o kadar net canlandırabiliyorsun ki, bir film, bir dizi izlemiş gibi hissediyorsun. Çok akıcı, heyecanlı bir kitap ve herkese kendince hak veriyorsun okurken ama az ama çok... Kimseyi tam olarak suçlamak, yanlış bulmak mümkün değil.
Bir tek Emin'in (en büyük çocuk) gençlik aşkı Çiğdem bana kötü gerçekten kötü geldi, içinde hiçbir güzellik ve iyi niyet olmayan biri.
Bu kitapta anne Mürüvet üzerinden görüyoruz ki hayatta çoğu zaman bir ilişkideki ihanet bir insanı, bir kadını, bir anneyi günden güne yok ediyor, üstelik sadece o kadını, anneyi tek değil, o ilişkideki çocukları da hayattan, güzelliklerden koparıyor. Bir kişinin hatasının birçok kişiyi ziyan ettiği kuruma aile denir, bu gerçeği bu kitapla bir kez daha görmüş oldum.
Şermin Yaşar'ın kitabı Ethem'e ithaf etmesi belki de Ethem'in içinde açtığı boşluğu doldurma isteğidir, belki bu kitap Ethem'e sırtını dayayacağı bir yer olsun istedi.
Kitap bittikten sonra Samime Sanay'dan "Söyleme Bilmesinler" şarkısını da dinledim. Şarkı güzel, kitaba da çok uymuş ismi. Kitaptan birkaç kişinin birkaç cümlesini buraya bırakmak istiyorum:
"Ethem'e...
Ethem, bir hayali karakter. Ancak onu yazarken sıkıntısını, yalnızlığını, el yordamını o kadar derinden hissettim ki, bu kitabıEthem'e ithaf ediyorum.
Kitap bu şekilde başlıyor. Ethem kitabın ilk karakteri.
"Ethem (Ortanca çocuk): Babam cumartesi sabahı üç kutu ilaç içmiş, intihar etmiş. Oysa akşam yemeğinde sakallarından akıta akıta çorba içiyordu. Biz üç kardeş akşam yemeğinden birkaç saat önce birbirimizden kurtulmayı hayal ederek oturmuş çay, kahve içiyorduk. Bazen yirmi dört saate gereğinden fazla şey sığıyor."
(Bütün olaylar, herkesin kendini anlatması 24 saat içinde oluyor. Cuma sabah başlayıp cumartesi sabah bitiyor. Ethemle başlıyor, Ethemle bitiyor. Ama başlarken yalnız Ethem, bittiğinde ise yanında Nurten var artık.)
"Emin (Abi): İnsan kendinin de hakkını verecek bu dünyada.
'Ey Allah'ım' dedim, 'sana da pek yüzüm yok ama gelmişken azıcık da anlatayım derdimi.' dedim, 'Rabbim, hikmetinden sual olunmaz ama ben bu dünyaya niye
geldim, sen bana bi onu de? Beni bu dünyaya gönderirken muradın neydi? Beni annemle babamın ilk evladı yapmaktaki maksadın neydi senin? Niye hep Emin, Emin, Emin diye koşturdu annem benim peşimde? Niye salmadı beni Ethem'le,
Ekrem'i saldığı gibi?
...
Sokaklar başıbo köpek dolu. İnsanın
üstüne üstüne yürüyorlar. Artık köpek sana havlayınca yerden taş alıp fırlatamıyorsun. Öyle hayvana baıırmak, 'Git şurdan!' falan demek, korkutur gibi yapmak bile ayıp. Köpek insandan kıymetli. Videoya çekip de internete koyuveriyorlar insanı. Adın hayvan düşmanı oluyor. Köpek sana havlıyorsa
karşılık vermeyeceksin, saygı duyacaksın. Isırırsa da köpek haklı. Senin canının bir kıymeti yok. Baktım köpekler kol geziyor her yerde, ben de mahalledeki öbür camiye gittim.
'Kusura bakma Allah'ım, imam ters bakınca çıkmak zorunda kaldım. Kaldığım yerden devam edeyim. Ben küçücük bir çocuktum hatırlar mısın? Beni bir köpek ısırmıştı. Eve geldim, kimseye söyleyemedim. Bacağımı atletimle sardım, kimse görmesin diye yıkayamadım bile, kan üstünde kurudu, bir
hafta ha bugün kuduracaıım, ha yarın kuduracağım diye bekledim ben. Kimsenin haberi yoktu. Sen beni niye o kadar korkuttun be Allah'ım? Aklıma geldikçe hâlâ ağlayasım geliyor. Bir hafta sonra kanlı atleti götürüp dereye attım, sudan korkmadım diye oturdum sevincimden ağladım. Ne gerek vardı Allah'ım bu korkuya? Çocuktum ben daha.
"Ethem: Olduğum yerde olmak istemiyorum ama olduğum yerden çıkıp gidemiyorum da. Şu an yaşadığım her şey o günlerin
aynısı. Evde olmak istemiyorum ama her akşam eve dönüyorum. Her gün işe gidiyorum. Bir şey beni hep dışarıya çekiyor. Hiçbir yere ait hissedemiyorum
kendimi. Hiçbir eve, hiçbir aileye, hiçbir topluluğa. Hiç arkadaş grubum olmadı benim mesela. Bir futbol takımı tutmadım. Bir siyasi partiyi desteklemedim. Bir derneğin, bir hayır kurumunun üyesi değilim. Bir memleketim yok, oralı hissetmiyorum. Apartman toplantılarına bile gitmedim, o apartman beni ilgilendirmiyor, oraya ait değilim. Sadece orda oturuyorum. Ve ben bu hali armut ağacının tepesinden beri üstümde
taşıyorum. Ekrem Sevgi'yi aldatıyormuş. Bunu bugün öğrendim. Beni ilgilendirmiyor tabi ama bu, Ekrem'in yaşadığına işaret. Yani hayatından memnun olmadığının farkına varmış, kendine bir yol aramış, bir heyecan, bir mutluluk, bir üzüntü, bir dert
aramış hiç değilse. Bak nasıl korkmuş da gelmiş abime. Korkmuş yahu, korkmuş adam. Bak abim de korkmuş, o da ölümden korkmuş. Ayrıca onun da varmış bak senelerdir devam ettirdiği bir gönül meselesi. Görüşmedik diye yemin billah
ediyor. Görüş, görüşme. Varmış başını koyduğunda yastığına düşüneceği biri Var. Bitti. Oturup birine mektup yazmışsın.
Biri seni düşünmüş, senin için mektup yazmış. Yaşamışsınız işte. Hayattasınız. Ben de hayattayım ama yaşıyor muyum
bilmiyorum. Ağız dolusu gülmedim bir kere bile. Bir kere öpmedim Nurten'i kendime çekip. Çocuk yapmak başka, sevişmek başka. Hiç 'seni seviyorum' demedim, o da bana demedi. Hiç 'canım' demedim, o da bana demedi. Nurten'i bana 'efendi' demekten zor vazgeçirdim ben, canım da neyin beklentisi? Nurten'in yazısı nasıldır bilmiyorum, hiç mektubunu yahut bir notunu okumadım. Nurten de benimkini gördüyse masanın üstüne bıraktığım bulmacalardan görmüştür. Nurten'i seviyor muyum ben? Evet ama bunu kendime bile
söyleyemiyorum. Severek evlenmedik, evet. Annem bulup getirdi Nurten'i. Beklemediğim bir anda, evleneceksiniz, bu da karın dedi. Yüzünü gördüm göz ucuyla, öyle bakamıyorsun ki ama çok beğendim. Güzel bir kız, su gibi. Annemin bana
neden bu kadar güzel bir kızı beğendiğini anlayamadım. Beklemiyordum. Evlenmemi istiyor olması, bana güzel bir eş seçmiş olması şaşırttı beni. Sonra annem, gel sen benimle dedi, yanına çağırdı Nurten'i. Yürüdü, arkasından bakakaldım.
Topallıyordu. Ne kadar üzüldüğümü bugün bile çok iyi hatırlıyorum. Nurten'in topal olması değildi beni üzen. Annemin
hayatımda belki de ilk kez beni düşündüğünü , bana iyiyi, güzeli layık görmüş olmasından duyduğum sevinç Nurten'in aksayan bacağına takılıp gitmişti. Annemle iyi bir ilişkimiz olsaydı
eğer, bana değil aksayan, iki bacağı olmayan bir kız bulup getirse de severdim, biliyorum. Sorun Nurten'le değildi, annemle olan ilişkimizdeydi bizim. Nurten'i bana kesilmiş bir ceza gibi gördüm uzunca bir süre. Yıllar geçtikçe, hafifledi hayal
kırıklığım, Nurten'le birbirimize alıştık ama sevdik mi, bilmiyorum. Şimdi soruyorum bunu. Kardeşlerimin özel hayatını
öğrendikten sonra soruyorum kendime. Sevdim ama gösteremedim. Bununla birlikte, göremedim de. Aldatmayı aklımın
ucundan bile geçirmedim. Hiç olmadı öyle bir durum. Ama Nurten'e de tutunamadım. Yaş aldıkça, doıumlarla da çirkinleşmedi. Hep güzeldi. Topal olmasının bir zararı yok güzelliğine. Hâlâ da yok. Ama o aşırı tutuculuğu, her şeyi günah bilmesi, saflığı rahatsız ediyor insanı. Belki başkası için bu da cezbedici gelirdi, bu halini severdi. Ama ben kendimi Allah affetsin, bu dine bile ait hissedemiyorum. Bazı şeyler anlamsız
geliyor. Nurten'i görüyorum, abdest aldıktan sonra banyodan baş örtüsü hafif açık, kolları sıvalı, ayakları nemli çıkıp dua
okuya okuya geçiyor oturma odasma. Namaz kılmak için, tespih çekmek için, Kuran okumak için abdest alıyor gün boyu.
Oysa temiz zaten, her gün defalarca yıkıyorsun, temizsin zaten, abdest almana gerek var mı, diyorum. Acıyarak bakıyor
bana. Çarpılmandan çok korkuyorum diyor. Zorla tövbe ettiriyor. Yani öyleydi. Artık ben de uğraşmıyorum onunla. Bunlar soğuttu, beni. Beraber olacaksak perşembe akşamlarını bekliyoruz. Buna yeni evlenirken, o işten önce iki rekât namaz
kıl demiş kim dediyse, hâlâ önce namaz kılıyor. 'Yahu o bir kereye mahsustu, bitti, kocanım ben senin zaten, her seferinde
bunun ne gereği var?' diyorum. Anlaşamıyoruz. O arada bende istek mistek kalmıyor zaten. Bir eksiği yok Nurten'in. Çok iyi bir ev kadını. Çok iyi bir anne. İyi bir evlat. Çok çok iyi bir insan. Ne bileyim, bu kadar dindar olmasa ya da ben
de onun kadar dindar olsam belki bambaşka olurdu her şey. Belki bu ailedeki en mutlu çift biz olurduk. Bugün anladım
ki kesin öyle olurmuş. Değiştirebilirdim Nurten'i. Biliyorum, uğraşsam değiştirebilirdim ama ben de uğraşmadım. Babası ve Rıfat Amcasıyla kıyasladı o beni hep. Ama benim onlarla yarışacak takatim hiç olmadı. Benim kendime hayrım yok, anlatabildim mi?
"Ethem: Birimizin kasveti hepimize bulaşıyor böyle. Neşe bulaşıcıdır falan diyorlar. Yalan. Neşe kolonya gibi bir şey. Dökünüyorsun, o an ferahlıyorsun. Sonra uçup gidiyor burnundan, elinden, üzerinden. Kasvet öyle değil ama zamk gibi, bulaşıyor ve dokunan herkese yapışıyor."
"Hülya: Ölecek kadar acı çekiyor, gene de çocuklarından korkuyor. Çocukluğunda anne babadan kork, gençliğinde karından kocandan kork, yaşlılığında çoluk çocuğundan kork. Korkusuz gün yüzü yok insana."
...
Herkes kendini anlatır. Karşsındakini dinliyormuş gibi yapar ama aslmda kendi söyleyeceği için sırası bekler."
"Ethem: insanın babasının ağlaması da bambaşka bir duygu. Annelerin ağlamasına alışığız ama baba ağlayınca dünya duruyor sanki."
"Hülya: Kıyametin çok gürültülü olacağını sanıyoruz ya kim bilir belki de sessizdir. Sessizlik gürültüden çok daha ağır bir şey."
"Ekrem: Bu acıyı bin farklı cümleyle anlatabilirim ben ama hepsi aynı kapıya çıkar."
"Ethem: Zenginin zengin diye derdi olamaz. Fakirin fakir diye. Gencin genç diye. Yaşlının yaşlı diye. Kime hak lan bu dert
dediğiniz şey? Niye sormuyor kimse birbirine derdini? Niye dinlemiyor?
Sevgi ile Nurten'e yer veremedim ama ikisinin de acısını hissettim♡
Ekrem ve Emin'in bana pek iyi, güzel gelen yanları yoktu, evet ikisinin de acılarını, korkularını anladım, kendimce hak verdim de yer yer ama pek yakın hissetmedim hele Ekrem'i...