Kitabı henüz okurken kesinlikle dedim, kesinlikle bir gezi kültürü olmalı insanın. Başka coğrafyalara mümkün mertebede planlanmış rotası bulunmalı. Lakin seyahatler öylesine değil bir başka memleket ve insanların hayatının renklerine karışarak fikir dünyasını zenginleştirmek, biçimlendirmek için muazzam bir fırsat olarak okunmalı.…devamıKitabı henüz okurken kesinlikle dedim, kesinlikle bir gezi kültürü olmalı insanın. Başka coğrafyalara mümkün mertebede planlanmış rotası bulunmalı. Lakin seyahatler öylesine değil bir başka memleket ve insanların hayatının renklerine karışarak fikir dünyasını zenginleştirmek, biçimlendirmek için muazzam bir fırsat olarak okunmalı.
Kitap, İHH İnsani Yardım Vakfı bünyesinde çeşitli sosyolojik, ekonomik, siyasi krizleri kritik düzeyde yaşayan belkide adını hiç duymadığınız ülkelerdeki fena hayat hikayelerini belgeselleme ve insani yardım ulaştırma gayretiyle yollara düşmüş yazarın ekip arkadaşlarıyla yaşadığı zorlu serüvenleri boyunca aldığı bireysel notlardan oluşmakta.
Öyleki yazar, uçurumun kıyısını izleyen bir yolda, tek odalı bir okulda, bomba seslerinin doldurduğu gri gökyüzün altında, geceye boğulmuş çölde, yetim bırakılmış bir yetimhanede, köhne evlerde, çocukların seslerine karışan çadır kentlerde dinlediği yaşanmışlıklarda kendini düşlerken ben de onun anlattığı anılara taşınıyordum. Onun tanıştığı insanlar ile tanışıyor yeni bir sosyal kimlik kazanıyordum adeta. Kimi yerlerde sıcak bir tebessüm ederken kimisinde de çaresiz bir hüzün titretiyordu kalbimi. Ve lügatımdaki “mazlum” kelimesi hiç bu kadar mana bulmamıştı. Kitabın sonlarına doğru seyahatlerin aslen topraklara değil bilakis keşfedilmemiş insan ruh ve düşlerine yapıldığını yakinen farkettim. Hatta yazarın TRT Belgesel’de metin yazarlığını yaptığı Aile Olmak serili belgeseli bu çalışmanın en başarılı ürünlerinden biri diyebilirim.
Aslında kitap, bir çok sayfasında küçük işlere sığdırılmış büyük mutluluklar sahnelese de benim üzerimde bıraktığı tesir buruk bir hüzün oldu. İlginçtir, hayatın genelde bu iki duygunun arasında git gellerle deveran ettiğini kabullenmemiz hep zaman almıştır.
Ne çok acı var. Pek azı içimizdeyse de fazlasıyla dışımızda. Şayet hisli bir yürek sahibiysek dışımızda kalanlar da içimize firar etmekte çoğunlukla. Ne çok keder dolu dünya halleri…İnsanı kahreden, zihninde bir yerlere oturtamadığı bencilce fiiliyatların acı faturası kitlenmiş bi çare insan kitleleri… Daha, daha, çok daha iyi, hatta ultra lüks hayatı olsun diye insan hayallerini, hayatlarını katleden para babalarının ancak Mahkeme-i Kübra’daki o zavallı hallerini göreceğimiz günün telkini ile teskin olabileceğimiz kadar büyük bu acılar.
Velhasıl okuyucuya özellikle tecrübesel ayrıcalıkla politik açıdan dinamik bilgiler kazandırmasının yanında çok daha değerli bulduğum insan olarak varlığımızın anlamlandığı noktaları, duyguların ışık yılı ötesine değin uzantılarını yakalama yeteneği kazandıracağı kanaatiyle okunmasını önereceğim.
Ve yazarın ağzından buruk bir paragraf:
“Bizler kahraman değildik. Acı çekiyorduk sadece; çaresizce, utanç içinde, ölesiye… Anlatmazdım bunları. Ama bilinmesi gerekiyor; birileri ‘Ne işleri var burada?’ derken, ‘Evlerine dönsünler’ derken, bu insanları İstanbul sokaklarında horlayıp dururken, onların hangi şartlarda evlerini terk ettiklerinin bilinmesi gerekiyor.
Yaklaşık bir ay boyunca Suriye beldelerinde dolaştım. Patlama görmeden, bomba sesleri duymadan bir günüm dahi geçmedi. Yaşama dair, insana dair düşüncelerim tarumar oldu, kafam çok karıştı. Anlatmazdım bunları…”