“Okudukça iki şeyin cevabını aradım. Niye yıllardır acı çekiyordu bu ülkenin insanları? Ve ben kimdim? Her zerre, kainatın bütün bilgilerini görüntü ve ses olarak içinde taşır. Bu demektir ki dikkatli bakan göz, parmağının ucunda galaksileri görebilir…” Filmde yaratılış gayesini ve…devamı“Okudukça iki şeyin cevabını aradım. Niye yıllardır acı çekiyordu bu ülkenin insanları? Ve ben kimdim? Her zerre, kainatın bütün bilgilerini görüntü ve ses olarak içinde taşır. Bu demektir ki dikkatli bakan göz, parmağının ucunda galaksileri görebilir…”
Filmde yaratılış gayesini ve gerçek benliğini arayan bir adamı izliyoruz. Oyuncu, karakterin hakikat serüveni boyunca yaşadığı ızdırabı güzel yansıtmış. Yönetmen Mesut Uçakan da bu hisleri güçlü bir şekilde verebilmek için diyaloglarda bazı metaforlar ve tasavvufi referanslar kullanmış. Dönemin travmalarına, tesettür yasağına, eğitimdeki bariz yozlaşmaya ve seksen darbesi ve izlerine de küçük göndermeler yapılmış. Genel olarak iyiydi diyebilirim.
Bunlar dışında film hakkında diyebileceğim pek bir şey yok açıkçası. Fakat bana izlerken düşündürdüğü en önemli şey, Rabbime olan imanımın ne kadar kıymetli olduğuydu. Bu, sahip olduğumuz veya olabileceğimiz en büyük hazine gerçekten. Çünkü insanı ayakta tutan şey inancı ve bu olmazsa savruk, başıboş biri olup çıkmaya mahkum.
“Allah’ı bulan neyi kaybetmiştir, O’nu kaybeden neyi bulmuştur?”
Yıllar önce okuduğumda çok etkilenmiştim. Şimdi biraz notlarımı da kurcalayınca hakkında bir kaç şey yazma ihtiyacı hissettim. Kitap, biyografi kitabı olarak genellikle Malcolm X’in hayatını, Amerika'daki kurumsal ırkçılığa karşı verdiği mücadeleyi ve fikirsel değişimi anlatıyor. 20. yüzyılın dava erlerinden merhum…devamıYıllar önce okuduğumda çok etkilenmiştim. Şimdi biraz notlarımı da kurcalayınca hakkında bir kaç şey yazma ihtiyacı hissettim. Kitap, biyografi kitabı olarak genellikle Malcolm X’in hayatını, Amerika'daki kurumsal ırkçılığa karşı verdiği mücadeleyi ve fikirsel değişimi anlatıyor.
20. yüzyılın dava erlerinden merhum Malcolm X diğer adıyla El-Hacı Malik El-Şahbaz, hayatının en zor sınavlarını ırkçılığa karşı vermiş olduğundan, en büyük savaşları da buna göre şekillenmiştir. Kendisi de bir siyahi olan Malcolm X'in bu konuda yaptığı her müdafaa ve siyahilerin haklarını hatırlatmak için giriştiği sayısız çaba, aslında fark etmediği bir duruma da zemin hazırlamıştı. Siyahilerin haklarını savunurken beyaz insanları karşı tarafın hedef noktası yapmış, onların haklarını ve hayatlarını sert bir üslupla eleştirip yaftalamıştı; böylece kendisi de istemeden bir tür ırkçılık yapmıştı. Bu alanda yürüttüğü faaliyetler ile bir takım oluşum ve yönergeler büyük bir ilgi ve destekle karşılanmıştı. Siyahi halk, artık tadına yeni yeni varmaya başladığı özgürlüğünü, beyaz halkın ezilmişliğiyle/zelilliğiyle örtüştürdüğü oranda hissediyordu.
Ancak bir zaman gelir, Malcolm hac vazifesi için Mekke'ye gider. Oradaki ulvi tabloyu hayatının dönüm noktası ilan eder; çünkü burada her ırktan insan, hiçbir kavgaya mahal vermeden, itişip kakışmadan, dostça ve kardeşçe birbirini selamlıyor, ibadet ediyordu. Daha önce gezdiği hiçbir ülkede böyle tarafsız ve samimi bir muhabbetle karşılaşmamış olan Malcolm’un zihni müthiş bir sarsıntı yaşar ve yaptığı hataları fark etmesini sağlar. Siyah tenlilerin dışlanmışlığını beyaz tenlilerin üzerinden ispatlamaya çalışmasını büyük bir hata sayar. 20'li yaşlarında tanıştığı İslam'ı, hac vazifesiyle birlikte eksiksiz bir idrake taşıyarak önceki yapının ırkçı ve sapkın tortularından arındırıp, Ehl-i Sünnet çizgisine tam anlamıyla teslim olmuştur. Evine döndüğünde artık tek düşmanı sadece ten rengini üst veya alt gören zihinlerin ta kendisi saymış ve bununla da mutlak mücadeleyi İslami kanallarla sağlamayı amaçlamıştır. Bu doğrultuda kendi kurduğu teşkilat ve onun vizyonu artık muktedir bir hedefi emeli kucaklıyordu: “Üstünlük yalnız takvadadır.”
Bu hayat hikayesinden şunu çıkarabiliriz ki; insan, yaşadığı coğrafyada ait olduğu mezhep, ırk veya soya istinaden maruz kaldığı her can acıtıcı söz ve eylem atağına aynı üslupla karşılık verdiğinde, karşı tarafın yaptığını tekrarlamaktan başka bir iş yapmış olmaz. Aslen bu duruma sebep olanları unutarak, onların varlığını sürdürdüğü ve aynı değerleri paylaştığı kitleleri de fark etmeden dışlar. Oysa dinimizde toptancı bir yaklaşımla hüküm vermek tehlikeli görülmüştür. Dışlanmışlığın verdiği tahribat ise aynı kin duygularını besleyip büyütür ve bu da yeni bir kaosun fitilini ateşler.
Asıl mesele, kimseyi hedef tahtasına oturtmadan, yalnızca yanlış kararları ve çarpık mekanizmaları yapıcı bir dille eleştirmek, hakikati ararken de adaletten ve yapıcı teşvikten taviz vermemektir. Çünkü yıkmak değil, inşa etmek; ötekileştirmek değil, dönüştürmek asıl erdemdir.
"İyi siyah veya iyi beyaz olmak gibi bir durum yoktur. İyi veya kötü insanlar vardır. İster mermi kullansın, ister oy pusulası, insan iyi nişan almalı. Kuklayı değil, kuklacıyı vurmalı.” (Malcolm X)
Kitap, 15. yüzyılda yaşamış Faslı mutasavvıf İmam el-Cezûlî tarafından yazılmış bir salât-ü selâm kitabıdır. Eserde, Peygamber Efendimiz aleyhisselama getirilen çeşitli salavatlar, dualar ve faziletli zikirler yer almaktadır. Osmanlı'dan günümüze kadar okunması gelenek haline gelmiştir. Şu ara salavatlarımı arttırmak için özellikle…devamıKitap, 15. yüzyılda yaşamış Faslı mutasavvıf İmam el-Cezûlî tarafından yazılmış bir salât-ü selâm kitabıdır. Eserde, Peygamber Efendimiz aleyhisselama getirilen çeşitli salavatlar, dualar ve faziletli zikirler yer almaktadır. Osmanlı'dan günümüze kadar okunması gelenek haline gelmiştir. Şu ara salavatlarımı arttırmak için özellikle cuma günleri bu eserdeki salavat ve duaları okumaya çalışıyorum.
Peki salavat nedir ve niçin getirilir biraz buna da değinmek istiyorum. Kelime anlamı itibarıyla salat etmek ve salavat getirmek, birini en güzel sözlerle övmek, hürmetle anmak ve değerini ifade etmek demektir. Kur'an-ı Kerim'de belirtildiği üzere Allah ve melekler Peygamberimiz’i sürekli övüp andığı için müminlere de O'nu en güzel övgülerle anmaları doğrudan emredilmiştir. Bu yönüyle salavat, ilahi bir emri yerine getirme gayesi; aynı zamanda bir dua ve ibadet biçimidir.
Benim için salavatın barındırdığı en derin mana, insan ile Peygamberimiz arasında kopmaz bir manevi bağ kurması ve sünnete olan sadakati her daim diri tutmasıdır. Şöyle düşünebiliriz: Aslında salavat getirdiğimizde Resulullah'ı hatırlar, O'nu hatırladıkça sünnetini ve yaşantısını anımsarız. Bu sayede hayatımızın olağan akışı içinde O'ndan ilham alır, ticari ilişkilerimizden sosyal hayatımıza kadar her alanda O'nu kendimize rehber ediniriz.
Yine İslam alimlerine göre salavat, duaların kanatları gibidir. Başında ve sonunda salavat getirilen duaların kabul edilmeye daha yakın olduğu ifade edilir.
Bildiğimiz üzere bir çok salavat çeşidi vardır. Hepsi de meşrudur. İslam alimlerine göre en faziletli ve en asil salavat, doğrudan Peygamber Efendimiz’in bizzat kendisinin öğrettiği Salât-ı İbrâhîmiyye’dir (namazlarda okuduğumuz Allahümme Salli ve Allahümme Barik duaları)
Kısaca salavat getirmek, Peygamberimiz’e duyulan sevginin ve ilahi emre itaatin kalbi ve dille ifadesiyken; Delâil-i Hayrât bu sevginin, övgünün ve anmanın yazılı bir abidesi. O’nu övmek, anmak ve bu vesileyle bir çok fazilete, hikmete nail olmak isteyen bir mümin için zengin salavat hazinesi. Gerçekten kitaptaki muazzam ifadeler, tasvirlerle süslenmiş salat ve duaları her okuduğumda manevi atmosferim, inceden inceye ruh halim değişiyor, pek iyi geliyor. Tavsiye üzerine edindim ve iyi ki diyorum..
“Allah'ım! Efendimiz Muhammed'e ve Efendimiz Muhammed'in âline, dünyayı yarattığın günden kıyamet gününe kadar akıp giden bulutlar, esen rüzgarlar ve harekete geçirdikleri zerreler adedince salat eyle!”
İslami terminolojide göz zinası, kişinin dini ölçülere göre bakılması haram olan bir şeye (mahrem yerlere veya şehvetle, kötü bir niyetle bir başkasına) bilinçli olarak bakmasını ifade eder. Konuyla ilgili Peygamberimiz bir hadis-i şerifinde şöyle buyurmuştur: "Gözlerin zinası bakmaktır." (Buhari, Müslim).…devamıİslami terminolojide göz zinası, kişinin dini ölçülere göre bakılması haram olan bir şeye (mahrem yerlere veya şehvetle, kötü bir niyetle bir başkasına) bilinçli olarak bakmasını ifade eder. Konuyla ilgili Peygamberimiz bir hadis-i şerifinde şöyle buyurmuştur: "Gözlerin zinası bakmaktır." (Buhari, Müslim).
Bu ifade, fiili bir günaha giden yolda gözün ilk adımı attığını ve organların da kendi günah türleri bulunduğunu vurgular.
Kitapsa, insanın dış dünyaya açılan penceresi olan gözün, kalbi nasıl şekillendirdiğini anlatıyor. Bir bakıma yazarın demeye çalıştığı şey: Göz; kalbe bilgi, resim ve şehvet taşıyan bir habercidir, neyle meşgul olursa kalp de o yönde bir sarhoşluğa veya nura bürünür.
Fakat günümüzde imanlı olduğumuzu iddia ederken haram içeriklere rahatça bakabiliyor, hatta bunu normalleştiriyoruz: "bir bakıştan ne olur ki?".. Bu düşünceyle atılan küçük adımlar, zamanla kalpteki hassasiyet duvarını aşındırır. Büyük günahlara giden yolda en büyük tehlike, bu küçük tavizlerin kapıyı aralamasıdır. Kimi zaman da sosyal medyanın ve dizi-filmlerin sunduğu çirkin manzaralar karşısında mağduru oynuyoruz. Doğru; ekranlar, algoritmalar ve akıllı telefonlar günaha ulaşmayı kolaylaştırıp irademizi zorlaştırıyor. Ancak suçu tamamen dış etkenlere atmak, bireysel sorumluluğumuzdan kaçmaktan ibaret. Oysa günahın dijitalleştiği bu devirde seçici ve hassas olmak bir müslümanın en büyük vazifelerinden biridir. Bu hassasiyetin yükü ise en çok, iradenin ilk kapısı olan gözümüze düşmektedir.
Yine eser, harama bakmaktan kaçınma sorumluluğunu hem erkeklere hem de kadınlara yükleyerek bireysel irade ve iffet bilincini vurguluyor. Nur Suresi ışığında, günaha götüren ilk adım olan bakış aşamasında bentlerin çekilmesi gerektiği anlatılırken, kitabın ikinci kısmında ise gündelik hayattaki durumlara karşı fıkhi ve ahlaki soru-cevaplara yer veriliyor.
Günümüzün görsel bombardımanı altında bu eser, zihinsel dağınıklıktan kurtulmak ve kalbi korumak için bakış disiplininin ne kadar hayati olduğunu hatırlatan bir rehber.
“Allah Teâlâ kulunu yaptığı amel cinsinden mükafatlandırır. Kim bir şeyi Allah için terk ederse Allah ona daha hayırlısını verir. Bu nedenle kim gözünü haramlara yumarsa, Allah'ta kendisi için gözünü kapamasına karşılık ona ilim, iman, marifet ve ancak kalbin basiretiyle elde edilen doğru feraset kapısını açar. Bunun zıddı ise körlüktür. Dolayısıyla gözün şekillere takılıp bağlanması aklın bozulmasına, kalbin sarhoşluğu da basiretin kaybolmasına yol açar.”
Her çiçek kendi mevsiminde açar. Kimisi ilkbaharın güneşinde kimisi karlı tepelerin gölgesinde.. Büyüdükleri topraklar, cevher sahibi oldukları tohumlar.. hikayeleri farklıdır. Fakat hiçbirinin geç kalmışlığı yoktur toprağın üstündeki yaşamlarına. Her biri tam zamanında köklenir, vakti gelince büyür ve serpilir. Gülün, kışın…devamıHer çiçek kendi mevsiminde açar. Kimisi ilkbaharın güneşinde kimisi karlı tepelerin gölgesinde.. Büyüdükleri topraklar, cevher sahibi oldukları tohumlar.. hikayeleri farklıdır. Fakat hiçbirinin geç kalmışlığı yoktur toprağın üstündeki yaşamlarına. Her biri tam zamanında köklenir, vakti gelince büyür ve serpilir. Gülün, kışın açması beklenmeyeceği gibi kardelenin de yazın açtığı görülmemiştir.
İnsan da tıpkı böyledir. Kimimiz on dokuzunda filizlenir, kimimiz otuzunda. Kimimiz gurbette açar ilk çiçeğini, kimimiz doğup büyüdüğü memlekette; kimimiz kendi halindeki bir yuvada bulur ait olduğu yeri, kimimiz kalabalık meclislerde… Ama nihayetinde, memnuniyet ve mutluluğumuzun kilidini açacak doğru yer ve zaman, her birimiz için farklı yollardan geçer. Ve bir gün mutlaka çıkagelir.
Hangi çiçeğiz, hangi iklimdir bizi biz yapacak, hangi tarihtir “işte zamanı geldi!” dediğimiz an... bilinmez. Fakat bilinen bir şey var ki, her şeyin bir vakti vardır.
Demem o ki, eğer şimdi açtıysa marifet çiçeğin, sakın "Geç kaldım" diye hayıflanma. Belki de en verimli, en bereketli ürününü vereceğin an tam olarak bu andır. Geç kalmadın, yetiştin sessizce. İnce ince beslendin ve demlendin sadece. Kendini, amacını, mutlu olacağın yolları bulduğun bu an; imkanların önüne serildiği, nimetlerin peşi sıra geldiği şu an, en doğru zaman. “Keşke daha önce yapabilseydim..” düşünceleri birer tuzak, aldanma. Geçmişle olan kavganı bitir. Bundan sonra sana düşen, binbir emekle açan çiçeğini kollamaktır.
Kitabın isminde geçen “garip”ten kasıt, sünnetin toplum içinde yazık edilmiş, yalnız bırakılmış ve anlaşılmamış bir konuma itilmesidir. Peki sünnet neden garip? Nureddin hoca kitapta bunu irdeliyor. Peygamber'imizin ﷺ "İslam garip başladı, yine garip olarak dönecektir" hadisinden yola çıkarak günümüz toplum…devamıKitabın isminde geçen “garip”ten kasıt, sünnetin toplum içinde yazık edilmiş, yalnız bırakılmış ve anlaşılmamış bir konuma itilmesidir. Peki sünnet neden garip? Nureddin hoca kitapta bunu irdeliyor. Peygamber'imizin ﷺ "İslam garip başladı, yine garip olarak dönecektir" hadisinden yola çıkarak günümüz toplum yapısı, sekülerleşen yaşam tarzı ve modern algılar nedeniyle sünnete uygun bir hayat yaşamanın topluma neden garip ve aykırı geldiğini anlatıyor.
Sünnetin sadece şekilsel detaylara (kılık-kıyafet, yeme-içme adabı vb.) indirgenmesi veya tam aksine modern akıllara uydurulmaya çalışılarak içinin boşaltılması eleştirildiği gibi Sünnetin hayatın her alanını kuşatması gerektiğini vurguluyor.
Ama bilhassa bazı konularda daha derin savunmalar yapıyor. Bunlardan biri hadislerin inkar edilmesi meselesi. Hadislerin günümüze ulaşma sürecini eleştirenlerin gözden kaçırdığı en temel hakikat, İslam medeniyetinin geliştirdiği benzersiz arşiv ve doğrulama disiplinidir. Dünyadaki hiçbir tarihi metin veya figürün hayatı, hadisler kadar sıkı bir ravi denetiminden (sened zinciri), karakter ve hafıza analizinden (cerh ve ta'dil) ve çok yönlü metin karşılaştırmasından geçmemiştir.
Bu konuya paralel bir metinde şunlar geçer:
“Günümüzde tarih bilimi; Sezar, Büyük İskender veya Sokrates gibi figürlerin hayatını ve sözlerini, olaylardan asırlar sonra kaleme alınmış tek bir kaynağa dayanarak ‘tarihî gerçeklik’ kabul eder. Oysa hadis ilminde tek bir aktarım bile onlarca farklı hat, belge ve ravi biyografisi üzerinden sınanır. Eğer hadis ilmindeki bu katı bilimsel kriterleri ve eleştirel süzgeci antik tarihe uygulayacak olursak, ortada insanlık tarihine dair kabul edilebilir hiçbir bilgi kalmaz.”
Dolayısıyla hadislerin korunmadığını iddia etmek, sadece dini bir metne değil, dünya tarihinin gördüğü en muazzam belgeleme ve tarih metodolojisine karşı açık bir çifte standart uygulamaktır. Kur'an'ı muhafaza eden ilahi kudret, O'nun canlı tefsiri olan Sünnet-i Seniyye'yi de korumaya muktedirdir ve korumuştur.
Bir de Kur’an bize yeter diye bir güruh var. “Kur'an bize yeter" demek ilk bakışta Kur'an'a değer vermek gibi görünse de, pratik hayatta Kur'an'ın kendi emirlerini (Peygamber'e itaat, açıklama yetkisi, örnek alma zorunluluğu) göz ardı etmek anlamına gelir. Kur'an ilahi bir rehber ise, Sünnet o rehberin yaşayan modelidir. Bu ikisini birbirinden ayırırsanız, her birey kendi aklına göre bir Kur'an yorumu üreterek din sayısı kadar kişisel anlayış ortaya çıkarır.
Bu konu özelinde Peygamberimizi ﷺ destekleyen ve yetkilendiren ayetler de çokça fazladır:
1- Peygamber’in ﷺ Açıklama ve Öğretme Görevi:
“İnsanlara, kendilerine indirileni açıklayasın diye sana da bu Uyarıcı'yı (Kur'an'ı) indirdik ki düşünsünler." (Nahl Suresi, 44)
2- Peygamber’in ﷺ Hüküm Koyma ve Haram/Helal Kılma Yetkisi:
"O Peygamber, onlara iyiliği emreder, onları kötülükten alıkoyar; onlara temiz şeyleri helal, pis şeyleri haram kılar..." (Ârâf Suresi, 157)*
3- İmanın Şartı Olarak Peygamber’in ﷺ Hakemliğini Kabul Etmek:
"Hayır, Rabbine andolsun ki aralarında çıkan anlaşmazlıkta seni hakem tayin edip verdiğin hükme içlerinde hiçbir sıkıntı duymadan tam bir teslimiyetle tabi olmadıkça iman etmiş olmazlar." (Nisâ Suresi, 65)
4- Peygamber'e ﷺ İtaatin Allah'a İtaat Olması:
"Kim Resûl’e itaat ederse Allah’a itaat etmiş olur." (Nisâ Suresi, 80)
5- Peygamber'in ﷺ Sözlerinin Vahiy/İlahî Kontrol Altında Olması:
“O, kişisel arzularına göre konuşmaz. O’nun söyledikleri kendisine vahyedilen bir vahiyden başka bir şey değildir." (Necm Suresi, 3-4)
Peygamberimiz ﷺ, henüz kendi sağlığında gelecekte "Sadece Kur'an yeter" diyerek sünneti devre dışı bırakmak isteyecek kişileri mucizevi bir şekilde haber vermiştir:
“Karnı tok bir şekilde koltuğuna kurulup, 'Bize Kur'an yeter; onda neyi helal bulursak helal sayarız, neyi haram bulursak haram sayarız' diyecek kimselerin gelmesi yakındır. Haberiniz olsun! Bana Kur'an ile birlikte onun bir benzeri (sünnet) de verilmiştir. Dikkat edin! Resûlullah’ın haram kıldığı da Allah’ın haram kıldığı gibidir." (Ebu Davud, Tirmizi)
“Size iki şey bırakıyorum; bunlara sımsıkı sarıldığınız sürece asla sapıtmazsınız: Allah’ın Kitabı ve Resûlü’nün sünneti.” (Tirmizî)
"Beni nasıl namaz kılıyor görüyorsanız, siz de öyle kılın.” (Buhari)
(Kur'an'da namazın detayları bulunmadığı için Peygamber Efendimiz ﷺ kendisinin bizzat model alınmasını emretmiştir.)
Bu ayet ve hadisler net bir şekilde gösterir ki; Peygamber'i ﷺ devreden çıkarmak, Kur'an'ın bizzat kendisine ve onu indiren Allah'ın emirlerine karşı gelmektir.
Sonuç olarak; sünneti hayatta garip bırakmak da, varlığını inkar etmek ya da yok saymak da başlı başına büyük bir yanılgıdır, gaflettir. Hadisleri okuyan ve sünneti tanımaya çalışan herkes görecektir ki ilahi sevgiye ermenin, hayatı bir hizaya kavuşturmanın ve dini samimi bir muhabbetle, sağlam bir zeminde yaşamanın yolu tam olarak buradan geçmektedir.
Velhasıl bu eserin okunmasında çokça fayda var. Tavsiye edilir.
"Biz şuna iman ediyoruz: Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem'in; oturması, kalkması, konuşması, kızıp cevap vermesi, hoşlanıp tebessüm etmesi, sorup cevap vermesi... gibi o gün ashab-ı kiramın gözüyle görüp kulağıyla duyduğu ve bize 'hadisler' diye taşıdıkları bilgi, Kur'an-ı Kerim'in yaşanılabilir ve yaşanınca da iyi Müslümanlık oluşturur malzemeleridir. Bu malzemelerle ilişkimiz kadar iyi Müslüman oluruz. Bu malzemelerin kıymetini takdir edemediğimiz kadar da Müslümanlığın ismi etrafında dolaşır ama kendisinden uzak kalırız."
Bugün Kehf Suresi’nin Türkçe mealini okurken gün geçtikçe çoğalan deprem, sel gibi doğal afetlerin yalnız ilahi bir ikaz değil aynı zamanda fevkalade bir müjde olduğunu da farkettim. Çünkü gerçekten inananların, musibetlerin ardındaki hakikatleri görme basiretleri bu vesileyle güçlendi. Müjde! Bu…devamıBugün Kehf Suresi’nin Türkçe mealini okurken gün geçtikçe çoğalan deprem, sel gibi doğal afetlerin yalnız ilahi bir ikaz değil aynı zamanda fevkalade bir müjde olduğunu da farkettim. Çünkü gerçekten inananların, musibetlerin ardındaki hakikatleri görme basiretleri bu vesileyle güçlendi.
Müjde! Bu dünya ki geçici, acısı da yokluğu da süreli. Sonsuz var sabredenlere, şükredenlere, akledenlere. Türkiye yeni ABD olmuş, her yer göçmen dolmuş, halk kimlik sarhoşu olmuş.. Helaka mı sürükleniyoruz yoksa? Bir müddet verildi de gelmekte olan geliyorken hazırlığımız olasılıklar mı? Millet, devlet, hükümet; halklar, kabileler, yandaşlar.. Kimse kendi anlık gerçeğinin peşinde koşmuyor, herkes uzak geçmişin kitlesel sorunlarını kovalıyor bu yüzden makro problemler doğuyor ve bununla yüzleşmek için BM’nin vereceği rapor konuşuluyor. Biz kendi gerçeğimizi, bireysel sorunlarımızı çözmek için ayaklanmadıkça üzerimize daha çok kaygısal sorunlar yıkılacak. Belki de ne olacak değil, ne olması gerek diye konuşmalı ve buna göre düşünce surlarımızı örmeli, çözümler üretmeli.
Peygamber sallâllâhu aleyhi ve sellem Efendimiz şöyle buyurdu: Bir kula herhangi bir üzüntü veya tasa isabet eder de: "Allah'ım, ben senin kulunum. Yarattığın bir erkek ve bir kadının çocuğuyum. Varlığım senin elinde ve emrindedir. Hükmün, üzerimde hâkimdir. Hakkımdaki takdirin, adaletin…devamıPeygamber sallâllâhu aleyhi ve sellem Efendimiz şöyle buyurdu:
Bir kula herhangi bir üzüntü veya tasa isabet eder de:
"Allah'ım, ben senin kulunum. Yarattığın bir erkek ve bir kadının çocuğuyum. Varlığım senin elinde ve emrindedir. Hükmün, üzerimde hâkimdir. Hakkımdaki takdirin, adaletin ta kendisidir. Ben senden, sana ait olan, kendini isimlendirdiğin veya kullarından herhangi birine öğrettiğin ya da kitabında bildirdiğin veya gayb ilminde kendin için seçip gizli tuttuğun bütün isimlerin ile senden Kur'an'ı, kalbimin nevbaharı, göğsümün nuru, üzüntümün dağılmasına ve sıkıntımın ortadan kalkmasına vesile kılmanı dilerim."
derse, Allah ona hüzün ve tasasını ortadan kaldıracak bir yol gösterir. Bunların yerine ona ferahlık verir. diye buyurdu.
Bunun üzerine Sahabe: “Ey Allah’ın Rasûlü! Bunu öğrenmeyelim mi?” dediler.
“Bilakis bunu duyan herkesin öğrenmesi gerekir.” dedi. 🌱
(Ahmed b. Hanbel, Müsned, I, 391)
Bazı insanlar, öğrendiği ilimden dışarıya yalnızca nasipleri kadarını sızdırır. Bir yol olduğunu söylemekle, yol göstermenin ayrı şeyler olduğunu bilmiyor olsalar gerek. Arayış hali yerilmemiştir lakin yolun varlığından zaten haberdar olan ama kendi potansiyelini keşfedememiş biri için yön arayışı beyhude bir…devamıBazı insanlar, öğrendiği ilimden dışarıya yalnızca nasipleri kadarını sızdırır. Bir yol olduğunu söylemekle, yol göstermenin ayrı şeyler olduğunu bilmiyor olsalar gerek. Arayış hali yerilmemiştir lakin yolun varlığından zaten haberdar olan ama kendi potansiyelini keşfedememiş biri için yön arayışı beyhude bir zaman kaybı değil midir? Oysa rehberlik etmek, birlikte yürünmese dahi yola revan olmaya talip yolcuya istikametini bulmada hız kazandırır. Yolcu, yolda kalacak olsa bu onun sorumluluğunda değildir fakat en azından ilmini istifadeye açıp bir güzergah çizdiği için vicdanı müsterihtir. Keza yol göstermek, zaman zaman kişinin kendi bulunduğu yolu da tahlil etmesi gerektiğinin hatırlatıcısıdır.
Aslında hayatın her dönemecinde, pek çok şeyden bir miktar mesulüz. Rabbimiz temas eylemini biz insanlara yalnızca maddi unsurlarla değil, manevi azalarımızın uzantısındaki hikmetlerle de bağlamıştır. Misalen, kalbi incinen bir insana tevafuk etmek boşa değildir. Ya Allah, bizim elimizle ona bir merhem sunmayı murat ettiyse? Belki de son reçete, söyleyeceğimiz iki kelamda.. Peki ya bizi yardıma vesile kılan, aslında bizi o yardıma daha muhtaç bulduysa? Yazarın dediği gibi: “Birine yardım ettiğiniz zaman siz değil, onlar sizi onurlandırır. Hesap gününde sizin için şahit, günahlarınız için mağfiret olurlar.” Şu halde durum her iki tarafın da lehinedir. Şayet bu kesişmenin fiilleri Rıza-i İlahi’ye matuf olursa, işte bu kazançlı bir ticarettir. Ve şahidi Allah olanların kârı ne büyüktür!