Uykucu, son dönem yerli yapımlar arasında atmosfer kurmayı başaran, gizem duygusunu koruyan ve seyircisini sadece olay örgüsüyle değil sembollerle de yakalamaya çalışan filmlerden biri olmuş. Kusursuz bir film değil; özellikle “ters köşe” yaratmak uğruna senaryonun bazı yerlerde fazla zorlandığı hissediliyor.…devamıUykucu, son dönem yerli yapımlar arasında atmosfer kurmayı başaran, gizem duygusunu koruyan ve seyircisini sadece olay örgüsüyle değil sembollerle de yakalamaya çalışan filmlerden biri olmuş. Kusursuz bir film değil; özellikle “ters köşe” yaratmak uğruna senaryonun bazı yerlerde fazla zorlandığı hissediliyor. Ancak buna rağmen film, karakterleri, görsel dili ve bıraktığı hissiyat sayesinde kendini sonuna kadar izlettirmeyi başarıyor.
Film temel olarak göl çevresinde gelişen gizemli olaylar etrafında şekilleniyor. Ferman, Ebru ve diğer karakterler arasında kurulan ilişki ağı zamanla psikolojik bir gerilime dönüşürken, hikâye yalnızca fiziksel olayları değil; insanın bastırdığı duyguları, geçmişini ve dönüşümünü de anlatmaya çalışıyor. Özellikle göl metaforu film boyunca çok önemli bir yerde duruyor. Göl sadece bir mekân değil; karakterlerin korkularını, kayıplarını ve bilinçaltını yansıtan yaşayan bir alan gibi kullanılmış.
Benim açımdan filmin en dikkat çekici taraflarından biri, ortalarda kaybolan sandal sahnesiydi. İlk bakışta küçük bir detay gibi görünse de aslında finalin habercisiymiş. Çünkü yönetmen burada gölün “yutan” değil “dönüştüren” bir yer olduğunu erkenden söylüyor. Sandalın geri dönmesi, bu evrende hiçbir şeyin tamamen yok olmadığını hissettiriyor. Bu yüzden finalde sandalın Ebru’ya dönüşmesi bana göre Ferman’ın doğrudan ölümünü değil, başka bir hâle geçişini anlatıyor. Film burada gerçeklikten kopup daha metaforik bir dile kayıyor.
Zaten filmin hafif tasavvufi tarafı da tam burada devreye giriyor. Gül imgesi, su metaforu, gölün sürekli bir çağrı hissi yaratması ve karakterlerin kimliklerinin zamanla birbirine karışması; filmin sadece bir gizem hikâyesi olmadığını düşündürüyor. Özellikle “yok oluş mu, dönüşüm mü?” sorusu filmin merkezinde duruyor. Bunu çok derin ve kusursuz işlediğini söyleyemem ama yerli sinemada bu tarz sembolik denemeler görmeye alışık olmadığımız için yine de değerli buldum.
Filmin en keyifli taraflarından biri ise üçlünün kendi arasındaki atışmalar olmuş. Çünkü film ne zaman fazla karanlık veya fazla soyut olmaya yaklaşsa, karakterlerin doğal diyalogları hikâyeyi tekrar hayata döndürüyor. Samimi bir enerji katıyorlar. Bugün birçok yerli yapımda eksik olan şey de bu zaten: yaşayan karakter hissi.
Olumsuz tarafına gelirsek, film bazı noktalarda seyirciyi şaşırtmayı hikâyenin önüne koymuş. Bazı gelişmeler doğal akışın sonucu gibi değil de “burada ters köşe yapalım” düşüncesiyle yazılmış hissi veriyor. Bu yüzden finali çok etkileyici bulan kadar fazla dağınık bulan izleyici olması normal. Çünkü film sembollerle konuşuyor ama bunu her zaman kontrollü yapamıyor.
Yine de genel olarak baktığımda Uykucu, standart bir yerli gerilim olmaktan çıkıp kendi dünyasını kurmaya çalışan, atmosferiyle akılda kalan ve üzerine düşündüren bir iş olmuş. Eksikleri var ama bittikten sonra hakkında konuşma isteği bırakması bile bugün için önemli bir artı.