Uykucu temel olarak gizli bir örgütün içinde geçen psikolojik bir suç-gerilim hikâyesi anlatıyor. Filmin merkezinde, “Masa” adlı yapılanma için çalışan profesyonel tetikçi Ferman karakteri var ve ona Çağatay Ulusoy hayat veriyor. Ferman yıllardır örgütün verdiği görevleri sorgulamadan yerine getiren, duygularını…devamıUykucu temel olarak gizli bir örgütün içinde geçen psikolojik bir suç-gerilim hikâyesi anlatıyor. Filmin merkezinde, “Masa” adlı yapılanma için çalışan profesyonel tetikçi Ferman karakteri var ve ona Çağatay Ulusoy hayat veriyor. Ferman yıllardır örgütün verdiği görevleri sorgulamadan yerine getiren, duygularını bastırmış, yalnız bir karakter. Film boyunca aslında sadece insanları değil, kendi vicdanını da susturarak yaşamış biri olduğunu görüyoruz.
Hikâye kırılma noktasına, bir görev sırasında tanıştığı Saye ile geliyor. Saye karakterini Elçin Sangu canlandırıyor. İlk başta hedef gibi görünen Saye, zamanla Ferman’ın zihnini ve bütün sadakat sistemini bozan kişi hâline geliyor. Film burada klasik “tetikçi aşık oldu” hikâyesine benziyor gibi görünse de, aslında daha çok kimlik çözülmesi ve dönüşüm meselesine kayıyor. Çünkü Saye sadece bir kadın karakter değil; Ferman’ın bastırdığı tarafları ortaya çıkaran bir sembol gibi kullanılmış.
Yan karakterlerde de güçlü oyuncular var. Kartal karakterinde (Barış Falay)
Afro karakterinde (Ferit Kaya) Asım karakterinde (Musa Uzunlar) Şeyh karakterinde ise (Tamer Levent) yer alıyor. Özellikle Şeyh karakteri filmin tasavvufi alt metnini besleyen figürlerden biri gibi duruyor.
Benim açımdan film düz aksiyon-gerilim olarak değil, semboller üzerinden okununca daha anlamlı hâle geliyor. Özellikle göl, sandal, gül ve su imgeleri boşuna kullanılmamış. Filmin ortasında kaybolan sandalın geri dönmesi aslında finalin küçük bir provası gibi. Yönetmen burada “bu gölde hiçbir şey tamamen kaybolmuyor” fikrini erkenden veriyor. Bu yüzden finalde sandalın Ebru/Saye imgesine dönüşmesi bana göre doğrudan ölüm değil, dönüşüm anlatısı.
Zaten film boyunca Ferman’ın fiziksel olarak hayatta kalıp kalmadığından çok, “eski Ferman’ın” ölüp ölmediği sorgulanıyor. Bu yüzden finali sadece mantık düzleminde okumak filmi eksik bırakıyor. Yönetmenin anlatmak istediği şey biraz daha metafizik bir yerde duruyor: insanın kimliğinin çözülmesi, başka bir hâle geçmesi ve geçmiş benliğinden sıyrılması.
Tabii burada filmin handikabı da başlıyor. Çünkü bu sembolik yapı her sahnede aynı başarıyla taşınamamış. Bazı anlarda gerçekten etkileyici bir atmosfer kurulurken, bazı anlarda “seyirciyi şaşırtalım” düşüncesi hikâyenin doğallığını bozuyor. Özellikle twist tarafı yer yer fazla zorlanmış hissettiriyor. Bu yüzden kimisi filmi çok derin bulurken kimisi de “anlamsız karmaşa” olarak görebilir. İki tarafı da anlayabiliyorum.
Ama yine de son dönem yerli sinemada sık gördüğümüz klişe dijital platform işlerinden biraz ayrılıyor. En azından bir dünyası, sembolik dili ve üzerine konuşulacak sahneleri var. Bence filmin en güçlü yanı da burada: bittikten sonra akılda kalması.