adım adım 27 mayıs 1960 askeri darbe süreci & sonrası - vol 2 // part 1 Demokrat Parti (DP) tarafındab bakınca olay şuna benziyor: “Halk bizi seçti. Eski devlet elitleri ve askerî-bürokratik düzen bunu hazmedemedi.” DP’nin en güçlü savunması aslında…devamıadım adım 27 mayıs 1960 askeri darbe süreci & sonrası - vol 2 // part 1
Demokrat Parti (DP) tarafındab bakınca olay şuna benziyor:
“Halk bizi seçti. Eski devlet elitleri ve askerî-bürokratik düzen bunu hazmedemedi.”
DP’nin en güçlü savunması aslında buydu.
DP’nin gözünden Türkiye neydi?
1946’ya kadar ülkeyi fiilen tek parti olarak İsmet İnönü ve Cumhuriyet Halk Partisi yönetiyordu.
DP’ye göre devlet:
* halktan kopuk,
* bürokratik,
* elitist,
* asker-sivil memur ağıyla kontrol edilen
bir yapıydı.
Yani onların hikâyesinde “millet” ayrıydı, “devlet sınıfı” ayrı.
DP kendisini:
“Anadolu’nun sesi”
olarak görüyordu.
Neden çok sevildiler?
Çünkü gerçekten büyük değişim getirdiler.
Köylü açısından düşün:
1940’ların Türkiye’si:
* fakir,
* devletçi,
* katı,
* bürokratik,
* ulaşım zayıf,
* ezan Türkçe,
* ekonomi kapalı.
DP döneminde:
* yollar yapıldı,
* traktör geldi,
* köye elektrik gitmeye başladı,
* din üzerindeki baskılar gevşedi,
* ezan yeniden Arapça oldu,
* ticaret canlandı.
Birçok insan ilk kez:
“Devlet bize karışmıyor”
duygusunu yaşadı.
O yüzden DP sadece parti değil,
bir tür “halk patlamasıydı”.
Peki neden sertleştiler?
DP tarafının cevabı şu olurdu:
“Çünkü bize normal muhalefet yapılmadı.”
Onlara göre:
* basın sürekli hükümeti yıkmaya çalışıyordu,
* üniversiteler siyasi merkeze dönüşmüştü,
* CHP seçimle kazanamayınca devlet içindeki gücünü kullanıyordu,
* bazı subaylar darbe hazırlıyordu.
Yani DP zihninde olay:
“otoriterleşme”
değil,
“hayatta kalma refleksi”ydi.
Tahkikat Komisyonu’nu nasıl savunurlardı?
Bugün çok antidemokratik görünür.
Ama DP bunu şöyle anlatırdı:
“Muhalefet ve basın açık biçimde hükümeti devirmeye çalışıyordu. Biz de olağanüstü önlem aldık.”
Yani kendi gözlerinde:
* kendilerini “diktatörlük kuran” değil,
* “devlete karşı operasyonu engelleyen”
iktidar olarak görüyorlardı.
İnönü’ye neden bu kadar öfkeliydiler?
Çünkü DP seçmeninin büyük kısmı için İsmet İnönü:
* eski düzenin sembolüydü,
* tek parti döneminin temsilcisiydi.
DP tabanı şöyle düşünüyordu:
“Halk sizi gönderdi ama siz hâlâ devleti bırakmıyorsunuz.”
Bu yüzden gerilim çok kişiseldi.
Darbe neden “ihanet” gibi görüldü?
Çünkü DP açısından temel mantık şuydu:
“Sandıkta yenemeyince tank getirdiler.”
Bu, sağ siyasetin Türkiye’deki ana hafızasına dönüştü.
Bugün bile merkez sağ ve muhafazakâr siyasette:
27 Mayıs,
sadece bir darbe değil,
“milli iradeye saldırı”
olarak anlatılır.
Peki Menderes Moskova’ya neden yaklaştı?
DP savunması şöyle olurdu:
“ABD bizi yalnız bıraktı.”
Ekonomi kötüydü.
ABD kredi vermiyordu.
Menderes’in düşündüğü şey muhtemelen şuydu:
“Hem NATO’da kalayım hem Sovyetlerden ekonomik alan açayım.”
Yani Yugoslavya tarzı denge siyaseti.
DP tarafı der ki:
“Bu bağımsız dış politikaydı, ihanet değil.”
DP’ye göre darbeyi kim yaptı?
Sadece asker değil.
Onların gözünde:
* CHP’nin bir kısmı,
* üniversite elitleri,
* bazı gazeteler,
* bürokrasi,
* genç subaylar,
* eski devlet düzeni
aynı hatta birleşmişti.
Yani onların anlatısında:
“Millet kazandı ama devlet kabul etmedi.”
DP’nin en güçlü psikolojik argümanı ne?
Şu:
“Eğer gerçekten diktatör olsaydık neden seçim yaptık?”
Bu önemli bir savunma.
Çünkü:
* seçimler tamamen kaldırılmadı,
* muhalefet tamamen yasaklanmadı,
* tek parti rejimine dönülmedi.
DP’liler bunu:
“Hatalar vardı ama darbe gerektirecek seviyede değildi”
diye yorumlar.
Ama DP’nin görmediği şey neydi?
Şuydu:
İktidar uzun sürünce,
DP kendisini devletle özdeşleştirmeye başladı.
Ve:
* eleştiriyi ihanet,
* muhalefeti düşman,
* protestoyu komploculuk
olarak görmeye başladı.
Bu da gerilimi büyüttü.
Sonuçta kim tamamen haklıydı?
Aslında trajedi burada:
İki taraf da kendisini
“ülkeyi kurtaran taraf”
olarak görüyordu.
DP diyordu ki:
“Milletin iradesini savunuyoruz.”
Muhalefet + ordu diyordu ki:
“Cumhuriyeti ve hukuku koruyoruz.”
Ve iki taraf da karşı tarafın gerçekten tehlikeli olduğuna inanıyordu.
Bu yüzden olay normal siyasi kriz olmaktan çıktı,
rejim krizine dönüştü.
Örnek ...
Bir okul düşün:
* Öğrenciler yeni bir okul başkanı seçiyor.
* Yeni başkan çok popüler oluyor.
* Sonra eleştirilince sertleşmeye başlıyor.
* Kuralları kendi lehine değiştirmeye çalışıyor.
* Öğretmenler ve (eski)yöneticiler korkuyor:
“Bu çocuk kontrolden çıkıyor.”
Ama sonra öğretmenler gelip:
* öğrencilerin seçtiği başkanı zorla görevden alıyor,
* hatta idam ediyor.
Sonuç?
Başkanın hataları unutulmuyor…
ama öğretmenlerin yaptığı da meşru görünmüyor.
Olaya nereden baktığına bağlı yani Çoklu Perspektiften Bakış gibi düşün benim gördüğüm
1. DP / Menderes
“Halk bizi seçti, devlet bizi istemedi.”
Bu perspektifte 27 Mayıs:
* demokrasiye değil,
* halk iradesine,
* Anadolu’nun yükselişine
vurulmuş darbedir.
DP’ye göre:
* CHP seçimle geri dönemiyordu,
* bürokrasi ve ordu eski düzeni kaybetmek istemiyordu,
* öğrenci olayları ve sokak gerilimi darbeye zemin hazırlıyordu.
Menderes tarafı için olay:
“otoriterleşen iktidar” değil,
“kuşatılmış iktidarın sertleşmesi”dir.
2. CHP / İnönü
“Ülke anayasal kriz ve tek adam rejimine gidiyordu.”
Bu tarafta:
* Tahkikat Komisyonu,
* basın baskısı,
* muhalefetin susturulması,
* İnönü’ye saldırılar
“demokratik rejimin çöküş işaretleri” olarak görülüyordu.
Onlara göre mesele seçim değil:
hukuk devletinin hayatta kalmasıydı.
27 Mayıs bu gözle:
* “demokrasiyi askıya alan”
ama
* “cumhuriyeti kurtaran”
zorunlu müdahale olarak görüldü.
3. Ordu
“Siyaset kontrolden çıktı, devlet çözülüyordu.”
Özellikle genç subaylarda:
* rejim kaygısı,
* Atatürk devrimlerinin aşındığı korkusu,
* DP’nin orduyu küçümsediği hissi,
* ülkenin iç çatışmaya sürüklendiği düşüncesi
çok güçlüydü.
Ancak burada kritik gerçek:
Ordu sadece “cumhuriyeti korumadı”;
aynı zamanda siyaset üstü hakem rolünü de kendine verdi.
Türkiye’de askerî vesayet kültürü burada kurumsallaştı.
4. ABD / Soğuk Savaş
“Türkiye NATO hattından kopmamalı.”
Washington açısından Türkiye:
* Sovyet sınırındaki ileri karakoldur.
Menderes’in Moskova açılımı:
tam kopuş değil,
ama risk sinyaliydi.
ABD’nin darbeyi doğrudan organize ettiğine dair kesin kanıt yoktur;
ancak:
* darbeye sert karşı çıkmaması,
* yeni yönetime hızlı uyum sağlaması,
* NATO vurgusunun ilk bildiride özellikle yer alması
şüpheleri tarih boyunca canlı tuttu.
Burada ideoloji değil,
jeopolitik çıkar belirleyicidir.
5. Halk
“Herkes ülkeyi kurtardığını söylüyordu ama bedeli halk ödedi.”
Köylü için:
* DP refah ve görünürlük getirmişti.
Şehirli öğrenci ve aydın için:
* DP baskıcı hale gelmişti.
Sonuçta toplum iki ayrı gerçeklik yaşamaya başladı.
27 Mayıs sonrası:
* sağ kesimde “milli irade travması”,
* sol/Kemalist kesimde “cumhuriyeti koruma refleksi”
oluştu.
Türkiye’nin sonraki onlarca yılı bu psikolojik kırılmanın gölgesinde geçti.
Büyük Paradoks
27 Mayıs’ın en büyük paradoksu şuydu:
Demokrasi adına yapılan müdahale,
demokrasinin asker tarafından kesintiye uğratılmasını meşrulaştırdı.
Ve bu,
Türkiye’de:
* 1971,
* 1980,
* 1997,
hatta sonraki krizlerin zihinsel altyapısını oluşturdu.
Nihai Sonuç
27 Mayıs’ta:
* DP iktidarı kaybetti,
* CHP tam kazanamadı,
* ordu güç kazandı,
* ABD stratejik pozisyonunu korudu,
* ama en büyük hasarı Türkiye demokrasisi aldı.
Çünkü artık sistemin içine şu fikir yerleşmişti:
“Sandık son söz olmayabilir.”
Türkiye’nin 27 Mayıs travması tam olarak bu.