Sabahın ilk demleriyle sığındığım bu köşe, aslında dünyadan kaçıp yine kendi zihnime yakalandığım yer. Saat sabahın dokuzundan gecenin onuna kadar, insanlara sırtım dönük, gölgelerin içinde inşa ettiğim bu izole krallıkta sessizce oturuyorum. Dışarıdan bakan bir göz için her şey kusursuz.…devamıSabahın ilk demleriyle sığındığım bu köşe, aslında dünyadan kaçıp yine kendi zihnime yakalandığım yer. Saat sabahın dokuzundan gecenin onuna kadar, insanlara sırtım dönük, gölgelerin içinde inşa ettiğim bu izole krallıkta sessizce oturuyorum. Dışarıdan bakan bir göz için her şey kusursuz. Özenle seçilmiş kelimeler, sarsılmaz bir duruş ve dışarıya çizilmiş iddialı bir vitrin... Herkes o vitrinin ihtişamına, o güçlü figüre hayran; ama kimse o ağır kapıların ardındaki kasanın ne kadar soğuk, ne kadar ıssız olduğunu bilmiyor.
Bu devasa yalnızlığı kendi ellerimle ince ince işledim, farkındayım. Güvensizliğin, şüphenin ve mükemmeliyetçiliğin o ağır taşlarıyla ördüğüm bu duvarlar, beni sahte yüzlerden korurken, zamanla kendi ruhumu da içeri hapsetti. Şunu çok acı bir şekilde tecrübe ettim ki; bu hayatta kimse, bir başkasının zihnindeki o karanlık dehlizlere inemez. Kimse kimsenin gerçek yüzünü tam anlamıyla göremez ve hiç kimse dünyayı benim ruhumun penceresinden seyredemez. Herkesin hayranlıkla izlediği o adamın, geceleri zihnini istila eden o sarsıcı ve fazlasıyla gerçekçi kabuslarla nasıl boğuştuğunu kimse bilmiyor. Sabahın ilk ışıklarıyla gözlerimi açtığımda, zihnimi yırtan tüm o dehşetin aslında hiç yaşanmadığını, sadece beynimin karanlık bir oyunu olduğunu fark etmenin getirdiği o ağır yorgunluktan kimsenin haberi yok.
Şimdi o sahte kalabalıkların yerini, ruhumu dinlendiren cansız yoldaşlarım aldı. Şu an bana en yakın dost; içsel çöküşlerimi ve fırtınalarımı sessizce sırtlayan elimdeki bu deri kaplı defter, çantamın ağırbaşlı misafirleri olan kitaplarım, suskunluğuma eşlik eden telefonum ve dünyayla tüm irtibatımı kesen kulaklıklarım oldu. Zihnimin susmak bilmeyen o yorucu gürültüsünü bastırmak için kendime durmaksızın yeni cepheler açıyorum. Keşfedilmeyi bekleyen yeni rotalar, peşine düştüğüm nadide kokular, mutfakta yaratmaya çalıştığım o kusursuz lezzetler ve beynimi meşgul edecek envaiçeşit hobi... Tüm bunlar, kendi karanlığımda boğulmamak için verdiğim zarif bir hayatta kalma mücadelesi.
İşin aslı, bulunduğum bu araftan hem garip bir haz duyuyorum hem de içten içe ondan kurtulmak istiyorum. Kendi etrafıma inşa ettiğim bu geçilmez fildişi kule sayesinde kalabalıkların içinde adeta görünmez biriyim. İçimde kopan fırtınaları, yaşadığım o sessiz yıkımları kimse bilmiyor ve hiçbir zaman da bilemeyecek. Eskiden etrafına enerji saçan o adam, şimdi kağıtların, ekranların ve melodilerin arasındaki bu ağır felsefi sessizliğin içinde, "Acaba zihnimin bu uçsuz bucaksız labirentlerinde tek başıma yürürken yavaş yavaş deliriyor muyum?" diye soruyor kendine.
Fakat yürüdüğüm bu uzun yolun sonunda, beni düştüğüm bu kuyudan çekip çıkaracak tek bir elin olduğunu çok iyi biliyorum: Kendi elim. Kendimden başka kimsemin olmadığı o mutlak ve soğuk gerçekle yüzleşeli çok oldu. Bir gün o çok güvendiğim, ait olduğumu sandığım evden çıkıp gitmiştim; geri döndüğümde ise o duvarlar artık bana yabancıydı, o ev benim evim değildi. Yıllarca; ruhumu dinlendireceğim, kapısını ardımdan huzurla kapatacağım o 'evi' arayıp durdum. Ta ki o sarsıcı aydınlanmayı yaşayana dek: Yıllarca sokak sokak, insan insan aradığım o yuva, aslında hep bendim. Ben, bunca zaman aradığım o evin ta kendisiydim.