●Sevgi Soysal, 1936'da doğdu ve daha 40 yaşındayken hayatını kaybetti. Kısa ömrüne rağmen Türk edebiyatında çok güçlü bir iz bıraktı. Sadece roman yazan biri değildi; kadınların toplumdaki yerini, bireyin özgürlük arayışını, aşkı, evliliği ve siyaseti sorgulayan bir yazardı. 1971 askeri…devamı●Sevgi Soysal, 1936'da doğdu ve daha 40 yaşındayken hayatını kaybetti. Kısa ömrüne rağmen Türk edebiyatında çok güçlü bir iz bıraktı. Sadece roman yazan biri değildi; kadınların toplumdaki yerini, bireyin özgürlük arayışını, aşkı, evliliği ve siyaseti sorgulayan bir yazardı. 1971 askeri müdahalesinden sonra siyasi nedenlerle hapse girdi, sürgün yaşadı ve bu deneyimlerini eserlerine taşıdı.
Onun en önemli özelliklerinden biri, kadınları "ideal anne", "fedakâr eş" gibi kalıpların dışına çıkararak anlatmasıdır. Türk edebiyatında bunu bu kadar açık yapan yazar sayısı o dönemde çok azdı. Bu kitabında da Ela üzerinden bunları anlatıyor biraz da.
Yürümek Romanı 1970'te yayımlandı. Bu dönem Türkiye'de şehirleşmenin hızlandığı, eski değerlerle yeni yaşam biçimlerinin çatıştığı yıllardı.
Bir tarafta: Namus anlayışı, geleneksel aile yapısı, kadın ve erkeğe biçilen katı roller vardı.
Diğer tarafta ise: Bireysel özgürlük, cinsellik hakkında konuşabilme, kadının kendi hayatına karar vermesi, modernleşme gibi fikirler yükseliyordu.
Yürümek tam da bu çatışmanın ortasında durur. Bu yüzden roman yayımlandığında "müstehcen" bulunmuş, hakkında dava açılmış ve uzun süre tartışılmıştır. (İletişim yayınlarından okuduğum baskının başında da mahkeme kararına da yer verilmiştir bu konu ile ilgili.) Aslında tartışılan şey birkaç cinsel sahneden çok
(87-88. Sayfalarda anlatılanlar özellikle, ki açıkcası o sayfalarda anlatılanlar her ne kadar özellikle kırsal kesimlerdeki çocuk bakışı açısı ile cinselliği anlatmak için söylenmiş olsa da benim de pek hoşuma gitmedi, midemi bulandırdı hatta ama bir yandan da anlamaya da çalışıyorum yazarı kısmen yani anlatma çabasını ve anlatımındaki açıklığa verdiği değeri)
romanın kadın ve erkek ilişkilerine getirdiği eleştirel bakıştı.
Roman, ilk bakışta Ela ve Memet'in hikâyesini anlatıyor gibi görünür.
Ama aslında: "Bir kadın ve bir erkek toplum tarafından nasıl yetiştirilir?"
sorusunu sorar. Ela ve Memet'in çocukluklarından başlayıp yetişkinliklerine kadar olan yolculuğunu izleriz. Onlar büyürken yalnızca yaş almazlar; toplumun onlara yüklediği rollerle de mücadele ederler. Bu nedenle roman bir "büyüme romanı" olarak da değerlendirilir.
Ama bence romanın asıl merkezi Ela'dır.
Ela'nın yaşadığı en büyük sorun şudur:
Toplum ondan sürekli bir şey olmasını ister: uslu kız, namuslu kadın, iyi eş,
iyi anne. Ama Ela bunların ötesinde "kendisi olmak" ister.
Roman boyunca onun bedenini, duygularını ve arzularını keşfetmesini izleriz.
Memet ise sadece Ela'nın karşıtı değildir.
O da toplumun erkeklere yüklediği rollerin taşıyıcısıdır. Toplum erkeklere de şunları öğretir: güçlü ol, ağlama, sahip ol,
kontrol et. Memet'in hikâyesi bize erkeklerin de kalıpların içinde sıkışabileceğini gösterir.
Bu yüzden roman yalnızca kadınların değil, kadınlık ve erkeklik rollerinin eleştirisidir.
Kitabın adı neden "Yürümek"?
Yürümek burada fiziksel bir hareket değildir.
Yürümek: büyümektir, değişmektir,
sorgulamaktır, eski kalıplardan uzaklaşmaktır.
Romanın sonunda kesin cevaplar bulmayız.
Çünkü Sevgi Soysal için önemli olan varılacak yer değil, yürüyüşün kendisidir.
İnsan tamamlanmış bir varlık değildir; sürekli oluş halindedir.
İnsanların çoğu kendi hayatlarını yaşamıyor; onlara öğretilmiş hayatları yaşıyor. Ela da Memet de bununla mücadele ediyorlar.
Bu yüzden roman yalnızca bir aşk ya da ilişki romanı değildir.
Kadınlık üzerine bir roman,
Erkeklik üzerine bir roman,
Büyümek üzerine bir roman,
Türkiye'nin modernleşme sancıları üzerine bir roman.
Ve bütün bunların altında şu soru yatıyor:
"Kendi yolunda yürümek mümkün mü?"
Ela ve Memet'in hikâyesi ilerliyor ama araya da sürekli hayvanlar, bitkiler, doğadaki değişimler giriyor.
Ela ve Memet'in yaşadığı büyümeyi, cinselliği, değişimi ve kimlik arayışını yalnızca insanlar üzerinden anlatmak istemiyor. Onların yaşadıklarını doğanın büyük döngüsünün içine yerleştiriyor.
Yani adeta şunu söylüyor:
"İnsan da doğanın bir parçasıdır. Büyümesi, merakı, arzuları, korkuları ve dönüşümü doğadaki diğer canlılarınkinden tamamen kopuk değildir."
Bu yüzden romanda sık sık:
yılanlar, kuşlar, fareler, böcekler, kaplumbağalar, ağaçlar, mevsimler,
karşımıza çıkar.
Özellikle neden hayvanlar?
Çünkü hayvanlar toplum tarafından eğitilmez.
Bir fare fare gibi davranır.
Bir kuş kuş gibi davranır.
Bir yılan yılan gibi yaşar.
Ama insan? İnsan doğduğu andan itibaren kurallarla kuşatılır.
Özellikle Ela için: şöyle otur, böyle konuş,
bunu yapma, buna bakma, bunu isteme gibi baskılar vardır. Doğadaki canlılarla insanların karşılaştırılması biraz da bunu gösterir. Hayvanlar içgüdüleriyle yaşar.
İnsan ise sürekli toplumun kurallarıyla çatışır.
Sevgi Soysal, Ela ve Memet'in hikâyesini anlatmıyor sadece.
Şunu anlatıyor: Bir canlı dünyaya gelir, büyür, bedenini tanır, arzularını keşfeder, değişir ve başka bir şeye dönüşür.
Bu hem bir kuşun hikâyesidir.
Hem bir yılanın hikâyesidir.
Hem Ela'nın hikâyesidir.
Hem Memet'in.
Hem de herhangi birimizin...
Yürümek klasik bir roman gibi tek bir mekâna sıkıca bağlı ilerlemiyor. Sevgi Soysal sık sık zaman ve mekân arasında geçişler yapıyor. Ela'nın dünyası daha çok Ankara ve kentli çevrelerle ilişkilidir.
Memet'in çocukluğu ise Karadeniz'e yakın bir kıyı kasabasında, daha geleneksel bir çevrede geçer. Roman boyunca bu iki ayrı dünyanın paralel gelişimini izleriz.
Aslında Sevgi Soysal bilinçli olarak iki farklı Türkiye yaratır:
Ela'nın Türkiye'si Cumhuriyet sonrası şehirli yaşam, memur aileleri, okullar, modernleşme, kadınların eğitim alması.
Ela'nın büyümesi daha çok bu ortamda gerçekleşir.
Memet'in Türkiye'si Deniz, kasaba hayatı,
erkek çocuklarının daha serbest yetiştirilmesi, ğeleneksel ilişkiler.
Memet'in çocukluğu doğayla daha iç içedir.
Sevgi Soysal'ın asıl derdi "iki insanın birbirine kavuşması" değil; bir kız ve bir erkek çocuğunun toplum tarafından nasıl şekillendirildiğini göstermek.
Bu yüzden romanın ilk bölümlerindeki çocukluk sahneleri, hayvan gözlemleri, beden merakı ve doğa tasvirleri aslında romanın en önemli bölümleridir. Sonraki yetişkinlik hikâyesi biraz onların üzerine kurulmuş bir sonuç gibidir.
Sonuç olarak:
Ela'nın sorunu aslında sadece Memet'i bulmak değildir. Çünkü roman boyunca okurken bazen şöyle bir beklenti oluşuyor:
"Ela ile Memet birbirlerini gerçekten bulurlarsa, her şey düzelecek." Sanki bu iki farklı yerde ve toplumda olan iki insan birbirine denk gelip bir arada olursa her şey güzel olacak sanıyor insan ki belki onlar da öyle sanıyordu karşı tarafları için, o kişinin Memet ve diğeri için de Ela olduğunu bilmeden. Ama Sevgi Soysal tam da bu beklentiyi kırıyor.
Ela çocukluğundan beri bir şey arıyor:
özgürlük, anlaşılmak, kendi bedeni üzerinde söz sahibi olmak, kendi hayatını yaşayabilmek. Toplumun ve en önemlisi annesinin ona kadın olmasından kaynaklı söylediği sözlerin onda bıraktığı korku hissinden kurtulmak istiyordu.
Bir süre insan bunları bir aşk ilişkisinde bulabileceğini sanıyor. İlişkilerin başında bulduğuna inanıyor da genelde.
Ama romanın sonunda Ela şunu fark ediyor gibi: "Sorun sadece yanlış adamı bulmuş olmam değil." Çünkü Memet de kendi kalıplarının içinde yetişmiş bir erkek.
O da toplumun ürettiği biri.
O da özgür değil. O da alışkanlıkların, rollerin ve beklentilerin içinde.
Bu yüzden romanın sonu bir "kavuşma" sonu değildir. Aslında bir fark ediş sonudur.
Ela'nın ve belki birçok kadının yaşadığı şey biraz şu: "Ben yalnızca bir erkek aramıyordum. Kendimi arıyordum."
Ve kendini bulma meselesi Memet'le çözülmüyor. Bir başkası ile de çözülmez
Çünkü Ela'nın sıkıntısı hiçbir zaman yalnızlık değildi ya da sadece yalnızlık değildi ki bir insanla, bir erkekle çözüme kavuşsun.
Asıl sıkıntısı yabancılaşmadır.
Çevresine yabancı. Ailesine yabancı.
Toplumun kadınlık tanımına yabancı.
Bazen kendi bedenine bile yabancı.
Memet'le birlikte olduğunda bu yabancılaşmanın tamamen ortadan kalkmadığını görüyor.
Bu yüzden sonunda tam bir mutluluk hissi yoktur. Bir eksiklik hissi kalır.
İşte bu yüzden kitabın adı burada tekrar anlam kazanıyor:
Yürümek. Romanın adı "Varmak" değil.
"Ulaşmak" değil.
"Birleşmek" değil.
"Mutlu olmak" değil.
Yürümek. Yani süreç, arayış.
Devam etmek ve bunu en başta kendin için, kendini bulmak için yapmak ya da belki bilinçli bir şekilde olmasa da hayatın bunu sana yaptırması...
Belki de Sevgi Soysal şunu söylüyor:
İnsan hayatında öyle bir an gelmez ki bütün sorular çözülsün. Ela da yürümeye devam edecektir. Memet de...
Ela, Memet'te aradığı özgürlüğü bulamadı; çünkü özgürlük bir başkasının verebileceği bir şey değildi. Bu yüzden romanın sonu mutsuz da değildir, mutlu da değildir. Daha çok olgunlaşmış, bazı hayalleri kırılmış ama aramaktan vazgeçmemiş bir insanın sonudur.
Sanırım Sevgi Soysal'ın "yürümek"ten kastettiği de tam olarak budur: İnsan bazen vardığını sandığı yerde bile aslında yolun devam ettiğini fark eder, hayat devam ettikçe yoldadır insan, her neyi arıyorsa...
Başlangıç/Bitiş:
3 Haziran Çarşamba
4 Haziran Perşembe
Alıntılar yorumlarda...