9 İSLAMCILIK DEĞİL MÜSLÜMANLIKToplum hayatını yapan kurumlardan biri de "din"dir. Tıpkı öbür dil, ahlak vs. kurumları gibi din kurumu da kendi alanında bireylerin "inanmak ihtiyacı"nı en yüksek bir kılıkta yerine getirir. Bundan dolayı tarih boyunca gördüğümüz bütün toplumlarda din kurumu…devamı9
İSLAMCILIK DEĞİL MÜSLÜMANLIKToplum hayatını yapan kurumlardan biri de "din"dir. Tıpkı öbür dil, ahlak vs. kurumları gibi din kurumu da kendi alanında bireylerin "inanmak ihtiyacı"nı en yüksek bir kılıkta yerine getirir. Bundan dolayı tarih boyunca gördüğümüz bütün toplumlarda din kurumu da kendi yüksek mevkiini almıştır.İçine girdiğimiz demokrasi hayatı toplum varlığını yürütmek, geliştirmek isteyen her türlü davranışlarda demokrasinin baş ilkesi "hürriyet"e geniş bir yer verdiği ve her türlü ulusal eylemleri ona göre ayarladığı için bu geniş hürriyet düşüncesinden faydalanmak isteyen birtakım kimseler kendi tasarımlarına göre toplumsal varlığı yürütmek istemektedirler. Bu da en çok din hayatında kendini gösteriyor. Bundan dolayı bugünkü demokrasi rejimimizde din hayatını yaşatmakta olan "Müslümanlık"tan, eski "Osmanlı teokratik" rejiminde görülen "İslamcılık"a, içine girdiğimiz "Ulus Devri" hayatından, eski Osmanlılıktaki "Ümmet Devri" hayatına kaymak arzuları gözükür gibi oluyor. Bunun için bugün yaşamakta olduğumuz demokratik rejimde ve laik devlet egemenliği altında din hayatının nasıl "Müslümanlık" olduğunu, ve bu yüksek kurumun kendi bağımsız varlığında gelişmekle beraber, öbür toplum kurumlarının da kendi bağımsızlıklarını koruyarak varlıklarını "din hayatından değil, "ulus hayatı"ndan almak gerekli olduğunu, bilimsel ve nesnel bir araştırma bize gösterecektir.Zaten "ulusal birlik" ancak bu yolda yürümekle meydana gelir ve toplum kendi öz varlığını ancak bununla sağlar. Yoksa toplum hayatını yapan kurumlardan herhangi birinin öbür kurumlar üzerine baskı yapması ile, hele din kurumunun bütün öbür kurumları kendi hâkimiyeti altına alarak bütün toplum varlığını bir din kılığına bürülmesiyle ulusal hayat bozulmaya yüz tutar ve bunun sonucu olarak tıpkı Osmanlılıkta olduğu gibi "ulus varlığı" ortadan kalkar.Demokrasi hayatımızın tek amacı devrimlerin sürekli olarak yürümesi, yeni kurulan Türk toplumunun sağlam temeller üzerine yerleşmesi, sarsılmaz bir kılıkta kökleşmesi için toplumu yapan dil, ahlak hukuk vs. gibi bütün kurumların çağdaş uygarlığa uygun bir tarzda yeni gidişlere, yeni oluşlara göre toplum hayatını yürütmesi ve bu hayatın vereceği "ulusal kültür"ün bireylere aşılanmasıdır. Hiç şüphe yok ki amaç, "Büyük Türk Devrimi"nin önümüze açtığı bu yoldan yürüyerek yeni doğan bu varlığın sağlam temeller üzerine kurulması ile, bireylerin topluma karşı olan bağlılığını artırmak, ve bu bağlılığı "inanlı" bir hale koyarak artık yeni toplumu ebedileştirmektir.Bunun için de "Büyük Türk Devrimi"nin önümüze açtığı aydınlık yoldan yürüyerek eski Osmanlılığın yaşamış olduğu "İslamcı kültür"ünden, bugünkü Türklüğün yaşamakta olduğu "Türkçü kültür"üne geçmek yolunu tutmak gerektir. Yukarıda gördüğümüz gibi toplum hayatını yapan dil, ahlak vs. gibi kurumlar toplumun içinde bulunduğu uygarlık seviyesine göre gittikçe artarlar. İnsanlık tarihi boyunca gördüğümüz toplum hayatı bu durumu bize açıkça gösterir. İşte bu bakımdan eski Osmanlılık bir Ortaçağ hayatı yaşadığından toplum varlığı bir din kılığına bürünmüş olarak bütün toplumu kaplamış oluyordu. Osmanlılıkta her kurum din sayılarak bütün toplum bir din hayatı yaşardı. Mesela: En başta gelen ve ulusal bir varlık olan "dil" bir din kılığı taşıdığından Türk dili, "din dili" olan Arapçanın baskısı altında kalarak "Osmanlıca" olmuş, "Türkçe" ortadan kalkmış oluyordu. Nitekim Türk toplumunun kültürünü yapacak olan "medrese" Türkçeyi atarak Arapça ile bu rolünü yapmış olduğundan verdiği fizik ötesi bilgiler ile Türk toplumuna değil, başka bir acuna aytamış ve böylece dil bir din kılığını aldığı için "ulusal varlık" ilerlemeden geri kalmış oluyordu.Yine mesela ulusal bir varlık olması gereken "ahlak" din olarak görüldüğü için insanlar ve yurttaşlar arasındaki münasebetlerin ahlak kurallarına göre düzenlenmesine o kadar önem verilmez; bir adam "din gerekleri"ni ne kadar yerine getirirse o kadar ahlaklı sayılırdı. Halbuki ahlakulusaldır, nitekim her zamanın ve her toplumun ahlakı birbirine uymaz ve bir toplum ne kadar uygarlıkta evrimlenirse o kadar ahlakı da yükselir, daha insel olur. Nitekim eski Osmanlılıkta her şey din olarak görüldüğü ve ahlak olayları din kurallarına bağlandığı için mesela kadının hakları ve ödevleri bu bakımdan ele alınmak istenirdi. Bunun sonucu olarak "Türk kadını" ortadan kalkmış, onun yerine hayatın her türlü davranışlarından yoksun "muhadderei İslamiye" onun yerine geçmişti; ve Osmanlı vicdanı bu ahlaka aykırı gidişten hiç de üzüntü duymazdı.Yine mesela insanın, insanlık acununun ve geniş yurt çevresinin ortasında kendi varlığını en yakın ilişkilerle örtülü bir sevgi yuvası içinde yaşaması gereken "aile kurumu" da din yargılarına bağlandığı için Türk ailesi Ortaçağ aile hayatında görülen erkek egemenliğinin baskısı altında kalarak aile düzeni bozulmuş oluyordu.Yine mesela toplum hayatında yurttaşların birbirlerine karşı haklarını ve ödevlerini göstererek toplumsal düzeni sağlayacak ulusal bir kurum olması gereken "hukuk", din kılığına büründüğü için Türk dünyası ile hiçbir ilgisi olmayan ve yüzyıllarca yaşamış olan birtakım "ulema ve fukaha-hukuk bilginleri"nin dinden alarak ortaya koydukları "Fıkhı Şerif", "Medeni Kanun" yerine geçmiş olduğundan, böyle günü geçmiş hukuk kurallarına dayanan hukuk kurumu toplum varlığını düzenlemek şöyle dursun onu büsbütün bozmuş oluyordu.Yine toplumun, insan varlığının yarısını meydana getiren "kadın", din görüşü ile alındığı için "şer'i şerif" yargılarına göre kapalı olacağından "muhadderei İslamiye-örtülü kadın" kılığı altında hayattan uzaklaştırılmış ve bunun sonucu olarak toplum hayatının yarısı ortadan kalkarak hayata güzelliğini gösterecek kadın hayatta görünmez olmuştu: (1)Bunun gibi -yukarıda gördüğümüz- toplum kurumlarının hepsi böyle "din olmayan" oldukları halde "din olan" olaylar sanıldığı için "ulus varlığı" böyle hayattan uzaklaşmış bir kılık alarak fertler uygarlığa eremez olmuşlardı.İşte Osmanlılığın içinde bulunduğu toplum hayatı böyle her şeyi ve her kurumu "din" olarak gördüğü ve bunun sonucu olarak "ulus varlığı", "Türklük" adeta ortadan kalkmaya yüz tuttuğu için, son yüzyılın insanlıkâleminde beliren "ulusallık" kavramı Batı dünyasından bize gelmeye başladığı zaman, bu kültür ile yetişmiş ve ruhlarında "ulusallık duygusu" türemiş olan ileri görüşlü yurttaşlar, ilk olarak bu "Osmanlılık" kavramına karşı gelerek ulusal varlığımızı, "Türklük"ümüzü uyandırmak; toplumumuzun Türk toplumu olup toplumsal varlıkta kendi "Türklük"ümüzü yaşamak gerekli olduğunu, bununla "ulusal varlık" kendini göstereceği fikrini ortalığa yayarak Türklüğümüzü edinmek cereyanını yaratmak istemişler, bundan dolayı bu cereyana "Türkçülük" adını vermişlerdir.Demek ki Osmanlılıkta bütün toplumsal kurumlara din kılığını vererek toplum hayatını din olarak gören "İslamcılık" düşünüşünün karşısına "Türkçülük" cereyanı çıkmış, bunun sonucu olarak "İslamcılık" ile "Türkçülük" karşı karşıya gelmiştir. Düşünce acununda başlayan bu karşılıklı didişme epey sürmüş ve İslamcıların saldırmalarına karşı koyan Türkçülerin yayımladıkları düşünceler ve yazılar: Çağdaş uygarlığın her bakımdan yüksek ileri varlığını görerek uyanmaya başlamış olan ve içine girdiğimiz yüzyılın insanlık acununda her ulusa kendi öz varlığını edinmek "kendini bulmak — Coenesience de soi" yüksek duygusunu verdiğini gören yeni nesillere çağdaş uygarlık çevresine girmeden başka türlü yaşanmayacağını apaçık göstermiş olduğundan "kendini bilme" işi bütün topluma yayılmaya başlamıştır.Tarihimizde "Türkçülük" böylece Türk dünyasında gittikçe yayılarak ve kuvvetlenerek toplum hayatına "ulusal kültür"ü verme yolunu açmış olmakla beraber, nice yüzyıllar "ümmet hayatı" yaşamış olan bir toplumda birdenbire "ulus hayatı"na gitmek kolay olmadığından bu akım aksaklıklara, çeşitli eksikliklere uğrayarak yürümüş, bununla beraber en doğru yolu bize göstermiş oluyor.Yukarıdan beri gördüğümüz gibi toplum hayatını dil, ahlak, hukuk vs. gibi kurumlar yapar. Bu kurumlardan biri de "din"dir. Din hayatını bugünkü bilimin bize verdiği görüş ile nesnel olarak incelemek isteyince, din kurumunun yalnız insanın ruhunda duyduğu "itikatler ve ibadetler"den birleştiği görülür. İnançları ve ibadetleri gösteren ve öbür kurumlardan hiçbirine karışmaksızın yalnız bu olayları insan ruhuna veren bir kurum olduğunu görürüz. Öbür kurumlar ise kendi varlıklarını "ulusal hayat"tan alırlar ki bunların hepsine birden "kültür" diyoruz. Demek ki din başkadır, kültür başkadır. Eğer din bütün hayatı kaplar bir kılığa girerse, o vakit ulusal varlık ortadan kalkmaya, "ulusal kültür" yok olmaya yüz tutar.