11 LAİKLİK ve DİNİ TAASSUPBu küçük denememizde laiklik ve dini taassubun tarihçesini yapacak değiliz; sadece bu iki kavram arasındaki bağlantıya dokunmak, bu arada dini taassubun psikolojik ve metafizik kaynakları üzerinde durularak laiklikle pozitif bir dindarlık anlayışı arasında hiçbir zıtlık olmadığını,…devamı11
LAİKLİK ve DİNİ TAASSUPBu küçük denememizde laiklik ve dini taassubun tarihçesini yapacak değiliz; sadece bu iki kavram arasındaki bağlantıya dokunmak, bu arada dini taassubun psikolojik ve metafizik kaynakları üzerinde durularak laiklikle pozitif bir dindarlık anlayışı arasında hiçbir zıtlık olmadığını, tam tersine, laikliğin gerçek dindarlığın şartı olduğunu göstermek istiyoruz.Genel olarak din gayretkeşlerinin bilgisiz halk yığınlarına aşılamaya çalıştığı bir fikre göre, laiklik kılık değiştirmiş ve dinsizlik, hatta düpedüz din düşmanlığıdır. Oysa ki laiklik kavramıyla din arasında doğrudan doğruya bir bağlantı olmadığı besbellidir. Başka bir deyimle, laiklik ne dinsizliktir, ne de din düşmanlığı, çünkü dinsizlik de din düşmanlığı da doğrudan doğruya dine karşı negatif bir tavır takınmak demektir; laiklik dine karşı ne evetleyici ne de hayırlayıcı bir tavır takınır, bu bakımdan o nötre (tarafsız) bir kavramdır. Daha açıkçası laiklik dini değil, hukuki bir kavramdır. Onun için laiklikte esas dine karşı negatif bir tavır takınmak değil, hukuki bakımdan dini neutraliser etmek, başka bir deyimle, dinin elinden siyasi-hukuki gücü almaktır.Bilindiği gibi, teokratik toplum düzenlerinde din kurumu insanın teorik-pratik hemen bütün düşünce ve eylemlerini düzenlemek yetkisini elinde bulundurur. Böyle bir toplumda birey düşünme, inanma, bildiği gibi yaşama hürriyetinden büyük ölçüde yoksundur. Din kurumuna bireyin bütün düşünce ve eylemlerini dilediği gibi düzenlemek imkânını sağlayan güç ise siyasi-hukuki güçtür, çünkü bu güç olmadan kafaları ve vicdanları belli bir inançlar sistemi içine hapsetmek, doğru yoldan sapmaları önlemek, taşkınlıkları dizginlemek imkânsızdır. İşte laiklik din kurumunun elinden bu gücü almak demektir. Laiklik ilkesiyle din siyasi hukuki bir güç olmaktan çıkıyor, hukuk düzeni din kurumunun boyunduruğundan kurtulup bağımsızlığına kavuşuyor, böylece fert fikir ve vicdan hürriyetini kazanmış oluyor.Biraz ileride dini taassubun bazı psikolojik ve metafizik sebeplerine dokunacağız. Yalnız hemen şunu söyleyelim ki, insan ruhunun belkitabii bir yönsemesi (temayülü) olan taassubun serpilip gelişmesi, bütün toplum hayatına dal budak salması için «meydanı boş bulması» gerekir. Başka bir deyimle, siyasi-hukuki güç taassubun, özellikle dini taassubun onsuz-olunamaz bir aleti, bir yerleşme ve yayılma vasıtasıdır. Söz gelişi dini taassubun en aşırı, en korkunç ifadesi olan bir Engizisyon sisteminin böyle bir güç olmadan, arkasını böyle bir güce vermekten kurtulması ve yaşaması tasavvur olunamaz. Her türlü güç (iktidar) manen insanı soysuzlaştırır, hele siyasi güç bakımından en tehlikelisidir. Dinler de siyasi bakımdan güç kazandıkları ölçüde soysuzlaşmaya, yani asıl manevi ereklerini unutup "güç için güç" ilkesini gütmeye yüz tutarlar. Söz gelimi Batı'da Hristiyanlığın manevi çöküşü Konstantinus'un onu devlet dini olarak kabul etmesiyle başlamıştır denebilir.Laiklik ilkesinin toplum hayatında gerçeklik kazanması yüzyıllar süren bir fikir savaşı sonunda kazanılmış bir başarıdır. Şimdi biz burada bu savaşın tarihçesini yapacak değiliz. Yalnız laikliğin dini taassubun kafalar ve vicdanlar üzerindeki dayanılmaz baskısına karşı doğan bir tepkinin tabii bir sonucu olduğuna işaret edeceğiz. Yazımızın başında laiklikle dini taassup arasında bir bağlantı olduğunu söylemiştik. Bu bağın negatif olduğu besbelli; başka bir deyimle laiklikle dini taassup arasında bir düşmanlık bağı var. Mutaassıpların laikliği "din düşmanlığı" gibi göstermek istemeleri de bundandır. İki kavram arasındaki bağı daha iyi belirtmek için şöyle diyebiliriz: İkisi de birbirine taban tabana zıt bir "insan anlayışı"ndan kalkıyor. Laikliğin dayandığı insan anlayışına göre, insan, toplumca kabul edilmiş hukuk, ahlak, siyaset kurallarının dışında, düşünce ve inançlarına hiçbir şekilde sınır konulamaz hür bir varlıktır; insanın bütün değeri, şeref ve haysiyeti onun "hür bir yaratık" olmasına dayanır. Düşünme ve inanma hürriyeti akıllı, iradeli bir yaratık olan insanın öz belirlenimidir. Taassubun görüşüne göre ise, insan her bakımdan zavallı ve güçsüz, elinden tutulmaya, güdülmeye muhtaç, ikide bir sürçen, kollanmazsa yoldan çıkıveren bir yaratıktır. Onun için daima bir yol gösterepe, bir otoriteye ihtiyacı vardır. Tanrı bu otoriteyi peygamberine, peygamber de din kurumuna bırakmıştır. O halde bu kurumun her sözü Tanrı sözü, her emri Tanrı buyruğudur, insan ise bu söze kulak vermek, bu buyruğa boyun eğmekle sorumludur. Üstelik insanın bütün hayatını düzenlemek yetkisi sadece bu kuruma ait olmak gerekir, vs., vs... İki anlayış arasındaki farkları daha da geliştirmek, ayırıcaklarını (nüanslarını) iyice belirtmek mümkün, ama bu kadarı da bize iyi kötü bir fikir veriyor. Kısacası, laik düşünüş insana ne kadar çok hürriyet tanıyorsa, öteki tersine o kadar az tanıyor. Bundan konumumuzla ilgisi bakımından son derece önemli bir sonuç çıkarabiliriz: Laiklik hürriyet ilkesinden kalktığı için her türlü dini hayatın meşruluğunu tanıdığı halde, bağnazlık insana hiçbir hürriyet tanımıyor. Bunun pratik sonucunu toplum hayatında görmek kolay: Laiklik ilkesine bağlı hiçbir toplumda dini inanç ve tapınmaya el konmamıştır; tam tersine, laiklik dine biraz nefes almak, sertlik ve aşırılıklarını gidermek, yüzyılların yığdığı boş inanç kalıntılarından arınma, asıl manevî kaynaklarına dönmek, tarihî gelişmenin gerekimlerine ayak uydurmak, çeviklik ve esneklik kazanmak daha anlayışlı, daha hoşgörür olmak fırsatını kazandırmıştır.Görüldüğü gibi, laiklik dini dışarıda bırakmayan, ona karşı cephe almayan, sadece düşünme ve inanma hürriyetini her türlü dış baskıdan karşı çeşit zorlamadan koruyan bir hukuk düzeni. İnsanın hür kişiliğine karşı duyulan sonsuz bir saygının ifadesi olan laiklik aynı zamanda insan vicdanını da her türlü din otoritesinin, her türlü taassubun boyunduruğundan kurtarması, insana Tanrı’yla olan bağlantısını bildiği gibi dilediği gibi belirlemek hürriyetini bağışlaması bakımından, gerçek dindarlığa karşı duyulan bir saygının da ifadesidir. Bilindiği gibi, din insanın manevi kuruluşuyla ilgili birtakım inanç ve ameller sistemidir. Her türlü inanç da, adı üzerinde, kalbin veya vicdanın hür bir seçimine, onayına dayanır. Hiçbir fikir, hiçbir inanç insana zorla kabul ettirilemez, çünkü böyle bir şey fikrin ve inancın özüne aykırıdır. Gerçi bu ilkenin din hayatında gerçeklik kazanması laikliğin, dolayısıyla, fikir hürriyeti ilkesinin eseridir, ama laik hukuk düzeni kurulmadan da gerçek dindarlar, büyük mistikler, din uluları bu hakikati biliyorlardı. Laiklik bu hakikatin kanunlaşmasından, insan hayatına mal edilmesinden başka bir şey değildir. Gerçi laiklik ilkesinin toplumların hayatında gerçeklik kazanması insanlığın yeni sayılabilecek bir başarısıdır, ama dinler de aslında aynı ilkeden kalkmışlardır; onlar da başlangıçta birer davet, birer çağrı, insanlığa gönderilmiş birer sevgi mesajı karakteri taşırlar. Dinlerin bir fanatizm aleti haline gelmeleri daha çok toplum içindeki yerlerini sağlamlaştırdıktan sonra, yani siyasi-hukuki gücü ele geçirdikleri andan itibaren başlar.Genel olarak taassup bir fikir ve inanç tekelciliğidir; bu bakımdan bir kimsenin, bir okulun, bir zümrenin yahut bir kurumun kabul ettiği düşünce ve inançları başkalarına da aynen kabul ettirmek istemesi, olmazsa zorla kabul ettirmeye çalışması taassuptur. İnsan hayatının estetik, ahlak, din, siyaset gibi bütün manevi alanlarında bu tekellüfün çeşitli görünüşleriyle karşılaşırsınız, ancak bunlar arasında en çok göze çarpanın, en aşırı ve en tehlikesinin dini taassup olduğuna şüphe yoktur