LAİKLİK VE KIYAFET DEVRİMİYazan: Sami N. ÖZERDİM1Dünya tarihinde, dünyayı din korkusu ile yönetmek isteyen siyasetçi din adamları ile, dindar görünen hükümdarlar daima menfaat birliği etmişlerdir. Dincilerle müstebitlerin -aralarındaki gizli savaşlara rağmen- işbirliği hem dindar, hem de hükümdarlara saygılı halkın zararına…devamıLAİKLİK VE KIYAFET DEVRİMİYazan: Sami N. ÖZERDİM1Dünya tarihinde, dünyayı din korkusu ile yönetmek isteyen siyasetçi din adamları ile, dindar görünen hükümdarlar daima menfaat birliği etmişlerdir. Dincilerle müstebitlerin -aralarındaki gizli savaşlara rağmen- işbirliği hem dindar, hem de hükümdarlara saygılı halkın zararına olmuş, insanlık, Tanrı adına kendilerini ortaya süren bu iki zümrenin elinde birçok haklarını unutmak zorunda kalmıştır.1 Kasım 1922’de, Türkiye’de saltanat kaldırılınca, hilafet, en büyük dayanağını kaybetmiş, adeta tek ayak üstünde, kararlaştırılmış olan sonunu beklemiştir. 3 Mart 1924 tarihinde "hilafetin ilgası"na gidilecek yolu birdenbire açmıştır. Aynı gün, Şer’iye ve Evkaf Vekâleti’nin lağvı ile ilgili kanun da Büyük Millet Meclisi’nce kabul edilmişti. Hilafetin ilgası, Türkiye’de, laikliğin fiilen hâkim olması demekti. Laikliğin, kuvvetli bir gü-neşte buzların birbiri ardından erimesi gibi, büyük nimetleri bize ve arkasına kazandırması, üzerinde dikkatle durulacak bir olaydır. Aşağıdaki kronoloji, 3 Mart 1924 başlangıcının hayırlı sonuçlarını göstermektedir:8 Nisan 1924: Şer'iye mahkemelerinin lağvı hakkındaki kanunun Büyük Millet Meclisi'nce kabulü.20 Nisan 1924: Türkiye Cumhuriyeti Teşkilat-ı Esasiye Kanunu'nun kabulü.17 Şubat 1925: Aşarın kaldırılması.2 Eylül 1925: Türbelerin, tekke ve zaviyelerin seddi. İlmiye sınıfı ve devlet memurları kıyafeti kararnamelerinin ilanı.25 Kasım 1925: Şapka Kanunu'nun Büyük Millet Meclisi'nce kabulü.30 Kasım 1925: Tekkelerin kapatılması hakkındaki kanunun kabulü.26 Aralık 1925: Milletlerarası takvim ve saatin kabulü.17 Şubat 1926: Türk Medeni Kanunu'nun kabulü.5 Nisan 1928: Cumhuriyet Halk Fırkası tarafından laiklik esasının ve Teşkilat-ı Esasiyet Kanunu'nun tadilinin kararlaştırılması.10 Nisan 1926: Teşkilat-ı Esasiye Kanunu'ndan dine ait maddelerin çıkarılması.24 Mayıs 1928: Milletlerarası rakamların kabulü.3 Kasım 1928: Türk Harfleri Kanunu'nun Büyük Millet Meclisi'nce kabulü.1 Eylül 1929: Liselerden Arabi ve Farisi derslerinin kaldırılması.Sonra, Dil Devrimi, tarih anlayışında yepyeni ufukların açılması... Görülüyor ki Doğu medeniyetinden kendimizi kurtarıp Batı medeniyetine yönelmemizi, bu yönelişi hamlelerle yapmamızı, laiklik ilkesi imkân alanına çıkarmıştır. Türk Devrimi'nin başlangıç noktası laikliktir. Bütün imkânları hazırlayan laiklik olmuştur. Kıyafet devrimini de ancak laiklik yolunda atılan müspet adımlardan sonra gerçekleştirmek mümkün olabilmiştir.
2Atatürk, Kastamonu'da verdiği bir söylevde (30.8.1925) demişti ki: "Her milletin olduğu gibi, bizim de milli bir kıyafetimiz varmış. Fakat gayri kabil-i inkârdır ki, taşıdığımız kıyafet o değildir. Mesela karşımdaki kalabalığın içinde bir zat görüyorum: Başında fes, fesin üstünde bir yeşil sarık, sırtında bir mintan, onun üstünde benim sırtımdaki gibi bir ceket daha alt tarafını göremiyorum. Medenî bir insan bu acayip kıyafetle çıkıp dünyayı kendine güldürür mü?"(1)Osmanlı İmparatorluğu, çeşitli topluluklardan meydana gelmişti. Türk, ark, din, mezhep ve tarikatlerin ayrı kılıklardan imparatorluğu bir kıyafet birliğinden uzakta tutuyordu. Bu kıyafet çeşitliliğini zarurî kılan sebeplerden biri de din taassubuydu. İmparatorluk tasfiyeye uğradıktan sonra, her şey ile birlikte kıyafet farkları da tarihe mal olacaktı. Millî kıyafetimiz ne olabilirdi? Atatürk, İnebolu'da verdiği söylevde (28.8.1925), "Turan kıyafetini araştırıp ihya eylemeye mahal yoktur. Medenî ve beynelmilel kıyafet bizim için çok cevherli, milletimiz için layık bir kıyafettir"(2) demiştir. Gerçekten, Batı'ya yönelirken, önce batılı gibi giyinmeye mecburduk. Batı, bugün bile Türk'ü eski kılığı içinde karikatürize etmeye heveslidir. Batı'yı kazanmak için onu kendisine yaklaştığımıza inandırmalıydı. Bu da, her şeyden önce kıyafet değişimi ile olacaktı. İnsan yalnız kafa yapısı ile medenileşemez, iç ile dış birbirini tamamlamalıydı.3Kur'an'da, örtünmek ile ilgili belli başlı ayetlerden biri Nur suresinin 31. ayetidir: "Mümin kadınlara da ki, gözlerini önlerine diksinler, utanılacak yerlerini korusunlar, iş zamanında görünen şeylerden maada ziynet yerleri olan bedenlerini göstermesinler. Baş örtülerini yakaları üzerine çeksinler... vb."(3) Bu konu ile ilgili bir başka ayet de Ahzab suresinin 59. ayetidir: "Ey Peygamber! Zevcelerine, kızlarına, müminlerin kadınlarına de ki, çarşaflarını üzerlerine giysinler, bu hal onların tanınıp da taarruza uğramamalarına daha hadimdir."(4) İsmail Hakkı İzmirli, bu tercümenin alt notunda şu açıklamayı yapıyor: "Evail-i İslamda asil kadınlar çarşafsız çıkmakla bazı münafıkların taarruzlarına uğrarlardı. Tevbih olundukları zaman, "Biz onları cariye sandık" diye özür dilerlerdi. Çünkü asil kadın zina etmezdi. Münafıklar da cariyelere taarruz ederlerdi. Ayet-i Kerime bu hadise hakkında nazil olmuştu."(5)Sultan Fatih Camii Şerifi dersiâmlarından Medreset-ül-irşad hikmet-i teşri' müderrisi" unvanı ile 1339 (1923) yılında Tesettür-i Şer'î(1) adlı bir kitapçık yayımlayan İskilipli Mehmed Âtıf(2), örtünmenin nereden geldiğini şöyle anlatıyor: "Vakt-i cehalette Arap kadınlarının âdetleri başlarına çar yani başörtüsü örtüp iki omuzları arasından arkaya doğru sarkıtarak tamamen gerdanlarıyla göğüslerinin bir kısmını açık bırakırlardı... O sırada kadınların diğer bir âdetleri de süslendikten sonra evlerinden çıkıp gerek iyi ve gerek fena her kim olursa olsun ecnebi ve namahrem erkeklerle ihtilat ederek görüşüp konuşurlardı. İslamiyetle müşerref olduktan sonra Medine-i Münevvere'de Hicap ayeti nazil oluncaya kadar bu iki âdet-i cahiliyye üzere devam etmişlerdi. Evail-i İslamda Hazret-i Peygamber'in ezvac-ı mutahharatı da vakt-i cehaletteki Arap kadınlarının âdet ve kıyafetleri üzere hareket ederlerdi. Ecanibin zevecat-ı mutahharat ile ihtilatından Hazret-i Ömer müteneffir olup Hazreti Peygamber'e giderek, ya Resulullah, namahrem kimselerin zevecatı mutahharat ile ihtilatı muvafık değildir. Bunlara hicap ve tesettür ile emir buyurunuz" der ve bu sözlerini tekrar eylerdi. Hazret-i Resul-i ekrem S.A. Efendimiz tesettürün müştemil bulunduğu fevait ve menafi-i kesireyi bildiği halde bu bapta henüz emr-i ilahi nüzul etmediği için hiçbir şey söylemeyip vahy-i ilahiye intizar ederlerdi.(3)İskilipli Mehmet Âtıf, bu bilgileri verdikten sonra, bu âdetlerin İslamlar arasında Hicret'in dördüncü yılına kadar devam ettiğini, bahis konusu edilen âyetlerin inmesi ile ortadan kalktığını da belirtiyor.