Şapka giyilmesine karşı aleyhtarlık eden, bu yüzden asılan İskilipli M. Atıf’ın bu konudaki açıklamaları, İsmail Hakkı İzmirli’nin alt notundaki açıklamaya aykırı değildir. “Diyanet Cephesinden Atatürk İnkılapları” adlı küçük kitabında M. Celal Saygın da, örtünmeyi, “Birtakım mütecaviz kimseler tarafından yanlışlıkla bir…devamıŞapka giyilmesine karşı aleyhtarlık eden, bu yüzden asılan İskilipli M. Atıf’ın bu konudaki açıklamaları, İsmail Hakkı İzmirli’nin alt notundaki açıklamaya aykırı değildir. “Diyanet Cephesinden Atatürk İnkılapları” adlı küçük kitabında M. Celal Saygın da, örtünmeyi, “Birtakım mütecaviz kimseler tarafından yanlışlıkla bir tecavüze uğrayıp eza duymamanız için muvafık görülmüş bir tekliftir manasını işrap etmektedir.”(1) diye aydınlatmaktadır. Kitabını, M. Atıf’ın broşüründen tamamiyle başka bir amaçla yazmış olan bu sayın yazar, bizi aydınlatmakta devam ediyor: “Bütün din âlimlerinin de ittifaklarıyla sabittir ki kadınların elleriyle yüzleri namahrem değildir. İmam-ı Azam Ebu Hanife, ‘Ayakların satrında da haraç-güçlük vardır, binaenaleyh ayaklar da namahrem değildir’ demiş İmam Ebu Yusuf’tan da kolların namahrem olmadığı rivayet olunmuştur.”(2)Anlaşılıyor ki, bir zaruret dolayısı ile Kuran’da birkaç ayetle örtünme emredilmiştir. Fakat bazı şartlarla... Kuran’ın adı geçen surelerini gözden geçirmek yeter. Sonradan, Halife Ömer’in ısrarıyla, aşağıda da göreceğimiz gibi, örtünme ve giyinme konusunda bazı tedbirler alınmış, nihayet, din adamlarının çeşitli tefsirleri bu meseleyi içinden zor çıkılır bir hale getirmiştir.İskilipli M. Atıf’ın kitabında, fukahaya göre kadınların, “kulakları, saçları, boyunları, gerdan ve göğüsleri, bilekten yukarı kollar, ayak topuklarından yukarı incik ve bacakları ve sair azası kamilen avrettir.” Ancak yüzleri müstesnadır. Hatta “adet veçhile olan sesleri müstesna olmak üzere nağmeleri de avrettir.”(3) Hanefilere göre, “Saçlar, kulaklar, çenenin altı, boyun, gerdan, göğüs tamamen avrettir.” Şafilere göre ise tek bir gözden başka yüz tamamiyle “avret”tir.(4)Demek ki, büyük imamlardan tutun da bizim köy imamlarına kadar bütün din adamları örtünmeye kendi anlayışlarınca veya istedikleri gibi anlam vermişlerdir.M. Celal Saygın’ın kitabından kıyafetle ilgili birkaç satır daha okuyalım: “Cizye vermek suretiyle vatandaşlık hakkını iktisap ederek Müslümanlar arasında oturmakta olan gayri Müslimlerin de bulunduğu malumdur.Bunlara zimmi namı verilir. Zimmilerin mal ve canları emniyet altında bulunuyor, mabetlerinde ayin ve ibadetlerini serbestçe icra ediyorlarsa da Müslümanlarla müsavi haklara malik olamıyorlar. Zimmiler hakkında mevzu bazı hususi ahkâma tabi tutuluyorlar; cizye, haraç gibi. Bunlardan başka Müslümanlar zimmileri, zimmi kaldıkları müddetçe kendilerinden saymıyorlar, daima nazarı nefretle bakıyorlar. Hakaret etmeyi sevap sayıyorlar ve onlardan uzak kalmaya çalışıyorlar, hiçbirisine itimat etmiyorlardı. Zimmi onlar için din düşmanından başka bir şey değildi. Bu durumun tesirinden kurtulamamış olacak ki, cenabı Faruk askeri kumandana yazmış olduğu bir mektupta zimmilere emredin, Müslüman kisve ve kıyafetinde gezmesinler ve kuşaklarını (zünnar) açıkta bulundurmasınlar diyor. "(1) Sayın M. C. Saygın, Müslümanla zimmiyi ayırt etmeyi düşünen Halife Ömer olduğunu söylüyor: "Hazreti Ömer'in ülül-emir sıfatıyla vermiş olduğu şahsi emirler idari ve siyasidir." "...Bu emrin hükmü emri leh gibi kıyamete kadar baki değildir. Ondan sonra gelen ülül-emir isterse o hükmü fesheyler, diğer bir hüküm vazeyler." Nihayet, Muhammet'in en çok güzel sözü ile bahsi tatlıya bağlıyor: "Müftüler fetva verirler ve fetvalarında ısrar ederlerse yine sen kalbine ve vicdanına danış." (2)İşte, birbirine aykırı amaçlarla hareket eden iki din bilgininin, mantığı haklı çıkaran tanıklıkları ile mesele böylece ışığa kavuşuyor. Şapka devrimi yapıldığı zaman "Gâvurluktur!" diye broşür yayımlayan dersiam ve ya şehirde karışıklık çıkaran yobaz, sadece ezeli huyunu yerine getirmiş, 1828'de, Yunan adalarında Rumlar'ın, hatta İstanbul'da bazı azınlıkların giydiği fes kabul edildiği zaman ayaklanan selefleri gibi, her yenilik karşısında takındığı tavrı takınarak ortalığı bulandırmak istemiştir.Ne Kuran ne de -M. C. Saygın'ın da söylediği üzere- Muhammet bu yolda fazla bir kayıt koymamıştır; Kuran'da böyle bir kayıt bulunsa bile yine Muhammet'in yukarıda verdiğimiz çok doğru sözündeki mantığa uyarak, aradan 1300 yıl geçtiğini göze almak, o çağın, o çevrenin şartları ile bugünküler arasındaki büyük ayrılığı düşünmek, başa giyilen bir kumaş parçasını Tanrısal bir yasaya bağlamamak akla uygun olur.4Atatürk, laikliğin sonuçlarından biri olan kıyafet devrimini gerçekleştirmek için, o zaman memleketin en mutaassıp çevresi olan Kastamonunu'dan işe başlamıştı. Elinde bir Panama şapkası vardı. 24 Ağustos 1925 günü Belediye Dairesi önünde toplanan halkla konuşurken sözü kıyafete getirmiş, demişti ki; "Biz her noktai nazardan insan olmalıyız. Acılar gördük. Bunun sebebi dünyanın vaziyetini anlamadığımız içindir. Fikrimiz, zihniyetimiz medeni olacaktır. Şunun bunun sözüne ehemmiyet vermeyeceğiz.Medeni olacağız. Bununla iftihar edeceğiz. Bütün Türk ve İslam alemine bakınız. Zihinleri medeniyetin emrettiği şümul ve tealiye uyamadıklarından ne büyük felaketler, ne ıstıraplar içindedirler. Bizim de şimdiye kadar geri kalmamız ve son felaket çamuruna batışımız bundandır. Beş altı sene içinde kendimizi kurtarmışsak bu zihniyetimizin tebeddülündendir. Artık duramayız. Behemehal ileri gideceğiz. Geriye ise hiç gidemeyiz. Çünkü ileri gitmeye mecburuz. Millet vazıhan bilmelidir. Medeniyet öyle bir kuvvetli ateştir ki ona bigane olanları yakar ve mahveder."(1)Kıyafet devrimini hazırlayan bu söylev laikliği bir daha ilandan başka bir amaç taşımıyordu. 28 Ağustos 1925 günü İnebolu'da verdiği söylevde de medeni kıyafetin kabulünden söz açmıştı: "Medeni ve beynelmilel kıyafet bizim için çok cevherli, milletimiz için layık bir kıyafettir. Onu iktisa edeceğiz. Ayakta iskarpin veya fotin, bacakta pantolon, yelek, gömlek, kravat, yakalık, ceket ve bittabi bunların mütemmimi olmak üzere başka siper-i şemsli serpuş, bunu açık söylemek isterim. Bu serpuşun ismine şapka denir. Redingot gibi, bonjur gibi, smokin gibi, frak gibi... İşte şapkamız diyenler vardır. Onlara diyeyim ki çok gafilsiniz ve çok cahilsiniz ve onlara sormak isterim: Yunan serpuşu olan fesi giymek caiz olur da şapkayı giymek neden olmaz ve yine onlara, bütün millete hatırlatmak isterim ki Bizans papazlarının ve Yahudi hahamlarının kisve-i mahsusası olan cüppeyi ne vakit, niçin ve nasıl giydiler?"(2)Sözü kadınların kıyafetine getirerek şunları söylemişti: "Esnay-ı seyahatimde köylerde değil bilhassa kasaba ve şehirlerde kadın arkadaşlarımızın yüzlerini ve gözlerini çok kesif ve itina ile kapatmakta olduklarını gördüm. Bilhassa bu sıcak mevsimde bu tarz kendileri için mutlaka mucib-i azap ve ıstırap olduğunu tahmin ediyorum. Erkek arkadaşlar bu biraz bizim hodbinliğimizin eseridir. Çok afif ve dikkatli olduğumuzun icabıdır. Fakat muhterem arkadaşlar, kadınlarımız da bizim gibi müdrik ve mütefekkir insanlardır. Onlara mukaddesat-ı ahlakiyeyi telkin etmek, milli ahlakımızı anlatmak ve onların dimağını nur ile, mezahetle teçhiz etmek esası üzerinde bulunduktan sonra fazla hodbinliğe lüzum kalmaz. Onlar yüzlerini cihana göstersinler. Ve gözleriyle cihanı dikkatle görebilsinler. Bunda korkulacak bir şey yoktur." (1)Kastamonu'daki ikinci söylevinde de (30 Ağustos 1925) bu konuya dönmüştü:"Bazı yerlerde kadınlar görüyorum ki başına bir bez veya bir peştemal veya buna mümasil bir şeyler atarak yüzünü gözünü gizler ve yanından geçen erkeklere karşı ya arkasını çevirir veya yere oturarak yumulur. Bu tavrın mana ve medlulü nedir? Efendiler, medeni bir millet anası, millet kızı bu garip şekle, bu vahşi vaziyete girer mi? Bu hal milleti çok gülünç gösteren bir manzaradır. Derhal tashihi lazımdır."Şapka giymenin "küfür", kadınların yüzlerini açmalarının "ahlaksızlık", Batı kılığına girmenin "gâvurluk" olduğunu yüzyıllardır halka telkin eden yobazların gözü önünde, Atatürk, Türk milletine laik kıyafeti kabul ettirmiş, şapkayı giydirmişti. Kıyafet devrimi, tasavvuru bile pek çok kimseleri ürküten büyük bir laiklik başarısıdır. Halkı manasız korkular içinde yaşatmak isteyen din simsarları için 1925 yılının sonu, saltanatlarının bir noktadan daha sonu olmuştur.Bir daha tekrar edebiliriz: Kıyafet devrimi de laiklik sayesinde gerçekleşmiştir. Aksi halde, bu da yapılamaz, Türkiye eski kılığı, eski kafası ile sürünür giderdi.Atatürk her şeyden önce bir laiklik kahramanıdır.