Andrew Niccol’ın sinema dünyasına bıraktığı In Time (Zamana Karşı), ilk bakışta Hollywood soslu, bol aksiyonlu bir distopya gibi görünebilir. Ancak filmin derinine indiğimde, o parlak neon ışıkların ve kovalamaca sahnelerinin ardında, kapitalizmin ve modern kölelik sisteminin en vahşi, en çıplak…devamıAndrew Niccol’ın sinema dünyasına bıraktığı In Time (Zamana Karşı), ilk bakışta Hollywood soslu, bol aksiyonlu bir distopya gibi görünebilir. Ancak filmin derinine indiğimde, o parlak neon ışıkların ve kovalamaca sahnelerinin ardında, kapitalizmin ve modern kölelik sisteminin en vahşi, en çıplak röntgenini görüyorum. Bu film benim için dümdüz bir bilimkurgu değil; zamanımızı çalan, bizi her gün bir saniye daha yaşayabilmek için koşturan o devasa çarkın sinematografik bir aynası.
Film, insanın 25 yaşına geldiğinde yaşlanmayı durdurduğu ama hayatta kalmak için kolundaki o dijital saate muhtaç olduğu bir dünya dizayn ediyor. Para tamamen ortadan kalkmış, yerini tek geçerli akçe olan "zaman" almış. Bir fincan kahve dört dakika, otobüs bilet saatler demek. İşte bu metafor, filmi izlerken içimi jilet gibi kesen o asıl gerçeği doğuruyor: Bizim dünyamızda da sistem tam olarak böyle işlemiyor mu? Bizler de her sabah uyanıp hayatımızdan sekiz, on, belki on iki saati bir şirkete satmıyor muyuz? Günün sonunda aldığımız o kağıt parçaları, aslında ömrümüzden verdiğimiz saatlerin birer makbuzundan başka ne ki?
Will Salas’ın o zengin gettosuna, New Greenwich’e geçtiği andaki o yabancılaşma hissi filmin en rafine yeri. Oradaki insanların hiç koşmadığını, her şeyi ne kadar yavaş ve fütursuzca tükettiğini gördüğümde modern dünyanın o sınıfsal uçurumu yüzüme çarpıyor. Bir tarafta dakikaların hesabını yaparken yolda can veren anneler, diğer tarafta binlerce yılı olan ama yaşamın tadını unutan, ölümsüzlük sıkıntısı çeken elitler... Filmin fırlattığı o en ölümcül soru tam burada devreye giriyor: Ölümsüz olmak için kaç kişinin ölmesi gerekiyor? Çünkü biliyoruz ki, birilerinin trilyonlarca saati istifleyebilmesi için, gettodakilerin her gün o saati sıfırlaması, yani hayattan vazgeçmesi gerekiyor.
Sylvia Weis karakteriyle birlikte başlayan o "modern Robin Hood" hikayesi, filmin ritmini hep ayakta tutuyor. Zaman bankalarını soyup o dakikaları gettodaki insanlara dağıtmak, sisteme karşı yapılabilecek en organize başkaldırı. Ama yönetmen bize orada da trajik bir gerçeği gösteriyor: Gettoya ne kadar zaman verirseniz verin, sistem ertesi gün fiyatları iki katına çıkararak o zamanı halkın elinden geri alıyor. Yani enflasyonun, faizin ve sömürünün sadece adı değişiyor, mekanizması asla.
Bu film bittiğinde, kolumdaki o hayali saate bakmaktan kendimi alamıyorum. In Time, bize geleceğe dair karanlık bir masal anlatmıyor; tam aksine, her gün o parlak cam ekranlara bakarak, plazalarda dirsek çürüterek ya da hayatta kalma telaşıyla yarını ıskalayarak tükettiğimiz bugünün dünyasını anlatıyor. Kafayı o koşturmacadan kaldırıp sormamız gereken tek bir soru kalıyor geriye: Biz gerçekten zamanı mı harcıyoruz, yoksa zaman mı bizi harcıyor ?