Uzun zamandır konusu bakımından bu kadar ilginç bir filme denk gelmemiştim. "Bir şeyler yerken gerçekten değerini bilip seviyor muyuz ya da sadece tüketiyor muyuz?" sorusuna cevap arayan bir filmdir. Kısaca konusuna değinecek olursam, lüks bir adadaki restorana davet edilen seçkin…devamıUzun zamandır konusu bakımından bu kadar ilginç bir filme denk gelmemiştim. "Bir şeyler yerken gerçekten değerini bilip seviyor muyuz ya da sadece tüketiyor muyuz?" sorusuna cevap arayan bir filmdir.
Kısaca konusuna değinecek olursam, lüks bir adadaki restorana davet edilen seçkin misafirlerin başlarına gelenler anlatılır. Unutulmaz bir akşam için hazırlanan menüde gecenin ilerleyen saatlerinde menünün sadece yemeklerden ibaret olmadığı anlaşılır.
Öncelikle salt korku ve kan görmek isteyenler için film, pek fazla tatmin edici olmayabilir. Bazı sahnelerde komedi unsurları iyi yedirilmiş ve filmin başından sonuna rahatsız edici bir gerilim havası var. Filmde zenginlerin ve gastronomi dünyasının süslü tabakları ile dalga geçildiği düşünülse bile ana tema daha derindir.
Şef Slowik hayatını başarılı bir şekilde sürdürmüş, çoğu başarıyı elde etmiş bir konuma gelmiştir. Mutlulukla yaptığı üretim artık başkalarının değer vermediği bir çöp haline gelmiştir. Artık sadece emek yerine marka, prestij ve gösteri sunmaktadır. İnsanlar onun yemeklerini tatmak yerine sadece lüks için gelir. Kariyerinin zirvesine ulaşan şef için hayatın bir anlamı kalmadığında son gösterisini büyük bir ihtişamla yapmak ister ve imzasını unutulmaz şekilde bırakır.
Şef Slowik, adanın sınırları içerisinde adeta bir tanrı figürüne dönüşür. Misafirlerin kaderi daha en başından çizilmiştir. Restoran ise yemek sunulan bir mekandan çok, günahların yargılandığı sembolik bir mahkeme gibidir. Servis edilen her tabak karakterlerin ahlaki çöküşünü ve iç boşluğunu temsil eder. Şefin tüm bu yaptıkları salt bir acı çektirme ziyafeti değildir. Çünkü filmin sonunda, Friedrich Nietzsche'nin meşhur "Tanrı öldü" sözünü hatırlatması gibi kendi ve çalışanları - tanrının melekleri- ölümle kucaklaşır.
Gösterinin sonunda Margot dışında herkes ölür. O, sistemin parçası olan dişlilerden biri değildir; rol yapmayı reddeder ve sıradan kalmayı seçer. Hayatını kurtaran kritik hamle ise şov yemekleri yerine aç olduğunu söyleyip basit bir hamburger istemesidir. Bu talep şef tarafından kabul edilir çünkü gösterişten uzak, samimi ve gerçektir; sistemin kurallarını kıran tek insani eylem haline gelir.
Tyler karakterine de ekstra bir paragraf ayırmak istiyorum. Onun durumu, restorana gelen diğer seçkin konuklardan farklıdır. O çevresinde ne olup bittiğini umursamaz. Tek gerçekliği yemek teknikleri ve şef olmuştur. Bilgisi vardır ama hiçbir şey üretemez. Oyuncu olmaktan çok sadece seyircidir. Yaratıcılıktan uzak modern insanların bir örneği gibidir.
Genel olarak içinde çok fazla anlam barındıran güzel bir filmdir. Özellikle tüketim dünyasında insanların hiçbir şeye değer vermeden yaşamasına, aslında kendi kendini tükenmesi üzerine düşündürür. Şov dünyasında herkes şovmen olmak üzere yer etmeye çalışırken emeğin değeri nedir?