Suç ve gerilim türünde dikkat çeken yapımlardan biri olan Crime 101, güçlü oyuncu kadrosuyla öne çıkarken izleyiciye rafine ve kontrollü bir anlatım sunuyor. Yüzeyde klasik bir dedektif hırsız hikayesi izlenimi verse de, filmin asıl gücü karakterlerin iç dünyasına yaptığı derin…devamıSuç ve gerilim türünde dikkat çeken yapımlardan biri olan Crime 101, güçlü oyuncu kadrosuyla öne çıkarken izleyiciye rafine ve kontrollü bir anlatım sunuyor. Yüzeyde klasik bir dedektif hırsız hikayesi izlenimi verse de, filmin asıl gücü karakterlerin iç dünyasına yaptığı derin yolculuktan geliyor.
Filmde karakterler arasındaki denge oldukça başarılı kurulmuş. Oyuncu seçimleri neredeyse kusursuz denebilecek seviyede. Chris Hemsworth ve Mark Ruffalo, canlandırdıkları karakterlere derinlik katarak etkileyici performanslar sergiliyor. Özellikle ikili arasındaki karşılıklı sahneler, filmin gerilim dozunu yükselten en önemli unsurlardan biri.
Hikayenin suç ekseninde ilerlemesine rağmen patlayıcı aksiyon sahnelerinin eksikliği aslında filmin en güçlü yanlarından biri. Çünkü ana karakter, klişe “vurup kıran” bir profil çizmek yerine daha insani, daha kırılgan ve daha gerçekçi bir şekilde ele alınmış. Bu yaklaşım, izleyicinin karakterle empati kurmasını sağlarken, hikayeyi daha inandırıcı kılıyor.
Görsel anlamda ise film oldukça etkileyici bir atmosfer sunuyor. Özellikle gri tonlarının hakim olduğu film, hikayenin karanlık ve melankolik yapısını destekliyor. Buna ek olarak, müzik ve ses tasarımı da gerilimi yükselten önemli unsurlar arasında yer alıyor. Bu durum sahnelerin etkisini artırarak izleyiciyi hikayenin içine çekiyor.
Eleştireceğim kısımlardan ikisi ise, filmde tercih edilen tempo yavaşlığı bazen sıkıcı olabilecek seviyelere gelebiliyor. Ayrıca hikayenin bazı noktalarında küçük de olsa kopukluklar ve uyumsuzluklar göze çarpıyor. Onun haricinde, Crime 101 aksiyon yerine karakter derinliği, atmosfer ve psikolojik gerilimi ön plana çıkaran bir yapım olarak izlenebilecek bir film denebilir.
1920 yılında yayımlanan Göğü Delen Adam, Avrupa’da kısa süre yaşayan Samoalı Tuavii’nin gözlemlerini çarpıcı bir dille aktarıyor. Tuavii, Avrupa’da bulunduğu süre boyunca gördüklerini kendi halkına aktarırken, onların “medeniyet” adı altında yozlaşmasını istemediği için bu düşüncelerini bizimle paylaşıyor. Ona göre Papalagi…devamı1920 yılında yayımlanan Göğü Delen Adam, Avrupa’da kısa süre yaşayan Samoalı Tuavii’nin gözlemlerini çarpıcı bir dille aktarıyor. Tuavii, Avrupa’da bulunduğu süre boyunca gördüklerini kendi halkına aktarırken, onların “medeniyet” adı altında yozlaşmasını istemediği için bu düşüncelerini bizimle paylaşıyor. Ona göre Papalagi (beyaz insan), doğadan kopmuş, hayatın özünü kaybetmiş ve kendi yarattığı düzenin kölesi haline gelmiş bir varlıktır.
Genelde Avrupalıların “medeniyet götürüyoruz” diyerek başka toplumları yerdiği, hatta yok saydığı hikayeleri çokça duymuşuzdur. Ancak bu kitapta anlatılanlar, alıştığımız bakış açısının tersine, dışarıdan gelen bir gözün Avrupa insanına yönelttiği genel bir değerlendirme niteliği taşıyor. Söyledikleri aslında bir eleştiri değil, onun çocuksu ve saf zihninden çıkan, halkının gözünü açma isteğidir.
Tuavii’nin anlatımı, adeta doğrudan gerçekliğin içinden koparılmış satırlar gibidir. Papalagi dediği insanlar, zamanı sürekli kovalar, onu parçalara böler ve hep bir yere yetişmek zorundadır. Çünkü zaman hiçbir şekilde beyaz insana yetmez.
Papalagi için değerli olan şeyler çoğu zaman doğallıktan uzaktır. Sahip olduklarıyla kendilerini tanımlar, sahip olmadıklarıyla eksik hissederler. Bu yüzden para, onların hayatının merkezine yerleşmiştir.
İnsanlar kalabalıkların içinde yaşar ama birbirlerine gerçek anlamda yakın değildir. Herkes kendi dünyasında, kendi telaşı içinde kaybolmuştur. Betonların gölgesinde geçen yaşamlar, insanı doğadan koparmış ve özünden uzaklaştırmıştır. Gökyüzünü görmek için başlarını kaldırmayı bile unutan bir hayatın içine hapsolmuşlardır.
Papalagi, hayatı anlamaya çalışmak yerine onu kontrol etmeye çalışır. Oysa Tuavii’ye göre hayat, kontrol edilecek değil, hissedilecek bir şeydir. Bu bakış açısının içinde din anlayışı da benzer bir yer tutar. İnancı belirli kalıplara, zamanlara ve mekanlara sıkıştırmayı anlamlandıramaz, gerçek inancın hayatın tamamına yayılan doğal bir his olması gerektiğini düşünür.
Sonuç olarak, okunması gereken kitaplardan biri olduğunu düşünüyorum. Sayfa olarak kısa olsa da insanda okurken gerçekten etki bırakan bir eser. Çünkü direkt olarak bir yerlinin gözünden Avrupa'ya egzotik bir bakış açısı sunarken, günümüz dünyasına dair, "Evet, gerçekten bazı şeyleri göremiyoruz" dedirtiyor.
Spoiler içeriyor
Genelde bu tarz devam filmlerinde, ilk filmin önüne geçmeyeceği düşüncesiyle filmi izlemeye karar verdim. Beni şaşırttı mı tabi ki hayır. İlk filmin dram ve gerilim havasından zerre eser yok. Filmin, birçok sahnesi yetersiz işlenmiş ve mantık hatalarıyla dolu bir şekilde…devamıGenelde bu tarz devam filmlerinde, ilk filmin önüne geçmeyeceği düşüncesiyle filmi izlemeye karar verdim. Beni şaşırttı mı tabi ki hayır. İlk filmin dram ve gerilim havasından zerre eser yok. Filmin, birçok sahnesi yetersiz işlenmiş ve mantık hatalarıyla dolu bir şekilde hızla ilerliyor, bu da izleyiciyi hikayenin içine çekmek yerine, bir anda son sahnede bulmasına neden oluyor.
Yaşadıkları sığınağın yıkılmasıyla kaçışan insanlar birden bota biniyor, bir yerlere ulaşıyor, birileri ölüyor, birileri savaşıyor. Ancak bunların hiçbiri yeterince açıklanmamış, karakterlerin yaşadığı durumlar ve motivasyonlar yüzeysel bırakılmış. Büyük bir felaket sonrası sığındıkları yer yıkılmış, kratere gitmeye karar veriyorlar. Ama bu yolculukta hiçbir şekilde gerçek bir çaresizlik hissi verilmiyor; tempo çok yavaş ve merak duygusunu öldürüyor. İzlerken aklınızdan “Bunlar kesin kratere gidecek” düşüncesi geçiyor, gerilim ve sürpriz unsuru kayboluyor.
Üstelik film, mantık hatalarından da kaçamıyor. Karakterler tehlikeli durumların ortasında bir anda doğru yerlerde beliriyor, engeller beklenmedik şekilde aşılıyor ve olay örgüsünde geçişler neredeyse hiç açıklanmıyor. Kraterin kendisi ise adeta bir cennet gibi gösteriliyor, felaket sonrası dünyada böylesi bir yerin kolayca bulunması inandırıcılığı zayıflatıyor.
Kısaca, beklentilerinizi çok yüksek tutmadan ufak bir survival hikayesi arıyorsanız şans verebilirsiniz.
Klasik Western tarzında bir yapım olarak beklerken ilgi çekici ayrıntılar ile beni içine çekmeyi başaran bir yapım olmuş. İntikam konusu basit ve olağan olarak görülebilir. Başta benim de fikrim bu şekildeydi. Konuyu bağladıkları yeri gördükten sonra fikrim bir nebze değişti…devamıKlasik Western tarzında bir yapım olarak beklerken ilgi çekici ayrıntılar ile beni içine çekmeyi başaran bir yapım olmuş. İntikam konusu basit ve olağan olarak görülebilir. Başta benim de fikrim bu şekildeydi. Konuyu bağladıkları yeri gördükten sonra fikrim bir nebze değişti ve benden 6 puanı kaptı.
Konusuna gelecek olursam, karısını ve çocuğunu öldüren adamları tahtalı köye yollayan abimizin unuttuğu bir şey vardır. O da intikam her zaman başka bir intikamı doğurur. Öldürdüğü kişilerden birinin abisi çete lideridir ve kardeşinin intikamı için harekete geçer. Kısaca bize bu intikam süreci anlatılır, diyebilirim lakin film salt bunun üstüne kurulu değil.
Özellikle çetenin kasabayı haraca bağlayıp topraklarını alması ve kasabanın içinden başkanın el altından onlarla ortak olması çarpıcıydı. Bir de yıllar sonra değerinin anlaşılacağı petrol olgusu var ki, bu izleyiciyi düşünmeye itiyor. Bu arada kızılderililer topluluğunu yine kötü göstermeyi unutmamışlar.
Spoiler içeriyor
Spartacus evrenini sevenler için, genel hatlarıyla eski serilerin tadını vermese bile izleyiciyi memnun edecek bir yapım olmuş. İlk sezonu bitirdikten sonra seriyle ilgili genel değerlendirmelerime gelecek olursam; Spartacus evreninin o entrikacı ve herkesin nefret ettiği Ashur karakterinin ölmediği alternatif bir…devamıSpartacus evrenini sevenler için, genel hatlarıyla eski serilerin tadını vermese bile izleyiciyi memnun edecek bir yapım olmuş.
İlk sezonu bitirdikten sonra seriyle ilgili genel değerlendirmelerime gelecek olursam; Spartacus evreninin o entrikacı ve herkesin nefret ettiği Ashur karakterinin ölmediği alternatif bir zaman diliminde geçen bir hikayeye tanık oluyoruz. Bu evrende Ashur artık sadece entrikacı bir köle değil aynı zamanda elinde güç bulunduran, konum sahibi bir figür olarak karşımıza çıkıyor. Nick Tarabay, Ashur karakteriyle yine oldukça başarılı bir performans ortaya koymuş.(Bu seferki Ashur eskiye göre daha duygusal ve uysal, onu görmek beni gerçekten mutlu etti.)
Mekan tasarımları ve kostümler, eski evrenin atmosferini başarılı bir şekilde yansıtıyor. Özellikle uçurumun kenarındaki o eski konağı yeniden görmek, seyircide ister istemez nostaljik bir etki yaratıyor ve geçmiş sezonların anılarını canlandırıyor. Ancak burada göze çarpan önemli bir eksik de var. Eski arenanın yıkılmış olması nedeniyle dövüş sahnelerinin geçtiği yeni mekan, o görkemli ve kalabalık atmosferi tam olarak veremiyor. Önceki serilerde arenanın ihtişamı ve kalabalığın çığlıkları ayrı bir gerilim katarak dövüşleri daha epik bir halde sunuyordu.
Gelelim karakterler konusuna. Özellikle eski serilerdeki gibi öne çıkan bir gladyatör yok. Spartacus’un, Crixus’un ya da Gannicus’un ruhunu burada göremiyorsunuz. Farklı olsun diye kadın bir gladyatör konulmuş ama “ne alaka?” demeden edemiyorsunuz. Bir de değişiklik olsun diye cüce bir gladyatör eklenmesi başlı başına saçmalık olmuş. (Son bölümde kadın gladyatörlerin savaşındaki fatality sahnesi çok iyiydi)
Ayrıca eski serilerdeki savaş sahnelerinin tadı da yok. Savaşlar çok kısa ve yeterince heyecanlı değil. Gladyatörler dışında klasik Roma Aristokrasisi kadrosu ise iyi ve yine bol bol entrika mevcut. Eski karakterlerden Sezar’ı da görüyoruz ancak onu oynayan kişi değişmiş. Bu biraz eksi olmuş ama yine de karakterin verdiği o şerefsiz havasını yansıtmayı başarıyor.
Bir de değinmek istediğim bir nokta var. Kölelerin fazlasıyla rahat gösterilmesi. Eski serilerde köleler üzerindeki baskı, korku ve çaresizlik hissi çok daha güçlüydü. En ufak hatada ağır cezalar verilir, sürekli bir tehdit atmosferi hissedilirdi. Bu sezonda ise kölelerin tavırları ve hareket alanları daha serbest, saldım çayıra mevlam kayıra gibi duruyor.
Bir diğer dikkat çeken nokta ise Ashur’un konumu. Romalı olmamasına rağmen sahip olduğu güç ve ayrıcalıklar zaman zaman fazla sorgulanmadan kabul edilmiş gibi duruyordu. Eski serilerde bu durum yani Romalı olmamak ciddi bir dezavantajdı. (Neyse ki, sezon finalinde bu dezavantaj keskin bir çizgi ile izleyiciye gösterildi.)
Son bölümüyle birlikte, tarihsel gerçekliği bozduğunu söyleyen, yerden yere vuran insanlar var. Siz onlara aldırmayın efendim. Tarihsel gerçeklik aktaran dizi herhalde ölmüş bir adamı canlandırıp başrol yapmazdı. Ayrıca, dizinin biz tarihsel gerçeklik anlatıyoruz gibi bir iddiası da yok. Bu tarz eleştiriler komik.
Son olarak; her ne kadar eleştirilecek birçok yönü olsa da Spartacus evreninin o sert atmosferini, entrika dolu Roma siyasetini ve kanlı savaşları özleyenler için izlenecek bir yapım.
Hikaye ve yalınlık denince aklıma gelen ilk isimlerden biri hep Sait Faik Abasıyanık olmuştur. Öykülerinde, günlük hayatın sıradanlığında yaşayan karakterler, doğanın bize sunduğu küçük ama anlamlı kesitler ve yazarın kendi yaşadığı duygusal gel gitler ön plana çıkar. Sait Faik’in anlatımı,…devamıHikaye ve yalınlık denince aklıma gelen ilk isimlerden biri hep Sait Faik Abasıyanık olmuştur. Öykülerinde, günlük hayatın sıradanlığında yaşayan karakterler, doğanın bize sunduğu küçük ama anlamlı kesitler ve yazarın kendi yaşadığı duygusal gel gitler ön plana çıkar. Sait Faik’in anlatımı, karmaşık betimlemeler veya süslü edebiyat dili yerine, basit ve doğrudan bir yalınlık taşır. Okuyucu, bu sayede karakterlerin dünyasına ve çevreyle olan ilişkilerine doğal bir şekilde dahil olur.
Daha önce okumuş olduğum kitaplarında olduğu gibi 'Son Kuşlar' adlı eserinde yazarın kısa ama etkili 19 hikayesi bizi karşılamaktadır. Bu hikayelerde özellikle, insan ve denize dair şeyler bolca geçmektedir. Kitaba adını veren 'Son Kuşlar' hikayesi kitaptaki en vurucu hikayelerinden biridir. Kuşların yok olmasını doğaya insanların verdiği zararlar üzerinden etkili bir şekilde anlatır. Asıl üzüntüsü ise gelecek nesillerin bu güzellikleri, ileride göremeyecek olmasıdır.
Bunaldığım zamanlarda Sait Faik hikayeleri her zaman içimi ısıtmıştır. Hikayelerin geçtiği yerlerden sunduğu insan manzaraları hep içimizden biri olmuştur. Gözlem gücü, sade bir dil ile birleşerek karakterlerin iç dünyasını doğrudan okuyucuya hisettirir. Kurmaca anlatıların ve zincirleme olayların ötesine çıktığı hikayelerinde, sıradan insanların hayatları ana rol sahibi olur. Bu şekilde yaptığı anlatılar, okuyucuya empati kurma imkanı verir. Gözlemlerinde hiçbir zaman yargılama yer tutmaz aksine insanları kucaklayıcı şefkatli bir ruh söz konusudur.
Kısa ama etkili bir kitap okumak, sıradan insanlardan hayat manzaraları görmek istiyorsanız, Son Kuşlar kesinlikle şans vermeniz gereken bir eserdir.
Spoiler içeriyor
Bir ışık tüm karanlığı aydınlatmaya yeter. Vatandaş Rıza, Cüneyt Arkın'ın kendisinin yapımcılığını, yönetmenliğini üstlendiği eşi ve çocuğuyla rol aldığı, gerçek bir hayat hikayesinden aktarılan, izlenmesi gereken filmlerden birisidir. Cüneyt Arkın filmlerine hepimiz alışkınızdır. Genelde aksiyonu bol, dövüş ve silah sekansları…devamıBir ışık tüm karanlığı aydınlatmaya yeter.
Vatandaş Rıza, Cüneyt Arkın'ın kendisinin yapımcılığını, yönetmenliğini üstlendiği eşi ve çocuğuyla rol aldığı, gerçek bir hayat hikayesinden aktarılan, izlenmesi gereken filmlerden birisidir.
Cüneyt Arkın filmlerine hepimiz alışkınızdır. Genelde aksiyonu bol, dövüş ve silah sekansları olan filmlerde boy göstermiştir. Bu filmde Cüneyt abimizin (Allah rahmet eylesin çok severim) aksiyondan uzak kaldığı, gecekondusu yıkılan bir adamın ensesi kalın kodamanlara karşı mücadelesini görüyoruz.
Vatandaş Rıza duruşuyla, sadeliğiyle hepimiz gibi hayatın içinden bir insandır. Tek derdi başını sokacağı yuvasını bitirip evine ekmek götürmektir. Gecekondusunu bitirip, keyifle bir yudum çay içemeden, ipsiz sapsız insan olmayan yaratık arabasıyla gecekondusunu yıkar. Bunu zevk için yapar. Ensesi kalın bir abinin oğlu olan bu yaratık kendi mutsuzluğunu başkalarını mutsuz ederek hayata tutunmaya çalışır. Onca emekle yaptığı evinin yıkılmasını gören Cüneyt abimiz hakkını mahkemede aramaya karar verir. Cüneyt abimizin istediği evini yıkan yaratığın yasalar önünde cezasını çekmesidir. Vatandaşlık durumu burada devreye girer. Karşı tarafın para önermesine, görgü tanıklarını satın almasına, kısaca tüm gücüne rağmen Cüneyt abimiz geri adım atmaz. O bilir ki mücadeleden vazgeçerse tüm inandığı değerler tepetaklak olacaktır. Kendisi gibi binlerce Vatandaş Rıza vardır bu topraklarda ve her şeye rağmen bu mücadele onun hayattaki varlığını kanıtlayan şeydir. Mücadelesini sürdürürken bir noktadan sonra gücü tükenir. Kendisini parcalamasına rağmen karşı taraf çok güçlüdür. En sonunda tek başına grev yapmaya karar verir. Ölümün pencelerine doğru koşsa bile vazgeçmez ve sonunda kazanır.
Günümüz toplumunu ve yaşadığımız ülkeyi şu an göz önünde bulundurarak baktığımda gerçekten sarsıcı bir filmdi. Yer yer insanı üzen ve yıkan sahneleri olsa da sonunda Rıza bize gülümsemeyi çok görmeyip vermiştir. İçinde bulunduğumuz toplumda adaletsizlik ve hukuksuzluk kol gezmekte, sıradan vatandaşların mücadelesinde umutsuzluk hakim olmaktadır. Rıza'nın duruşu her şeye rağmen insana ayakta kalmanın gerekliliğini hissettiriyor. Her ne kadar toplumda paraya tapan insanlar olsa da, sizi anlayıp yardım edecek birileri elbet olacaktır. Adalete ve hukuka inanan insanlar her zaman olacaktır. Bu duyguları tazelediği için gerçekten memnun oldum.
Kodaman tarafından bakınca ise kan emici oğlunu yıllarca besleyip, büyütmüştür. Oğlu istediği her şeyi yapmaya babası da parayla durumu kapatmaya alışkındır. Başlangıçta böcek dediği, insan olarak bile görmediği bir vatandaş tüm dünyasını alaşağı etmiştir. Ne kadar güçlü de olsa o da bir sistemin parçasıdır. Kodamanların sisteminde o da sadece bir piyondur. Rica mücadelesini kazanmaya başlayaca sistem tehlikeye girer. İnsanların gözü açılır. Sistemin mimarları bunu istemez. Gerekirse sistem için piyonlardan biri hemen feda edilmelidir ki öyle olur.
Filmin saçma olan tek noktası ise bence mücadelenin başlangıcı denebilir. Devletin boş arazisine kafana göre ev yapmak, başlı başına zaten hukuksuz bir durum. Buna değinmeden edemezdim.😀
Spoiler içeriyor
Filmi, televizyonda rastgele görmem sonucu merak edip izlemeye karar verdim. Bir dönem arabesk sanatçıların yer aldığı ve bazı sahnelerinde şarkılarını söylediği klasik Türk yapımlarından olma özelliği taşıyor. Filmin konusu ilk bakışta ilgi çekiciydi. Türkiye’de bir dönem kanayan bir yara olan…devamıFilmi, televizyonda rastgele görmem sonucu merak edip izlemeye karar verdim. Bir dönem arabesk sanatçıların yer aldığı ve bazı sahnelerinde şarkılarını söylediği klasik Türk yapımlarından olma özelliği taşıyor.
Filmin konusu ilk bakışta ilgi çekiciydi. Türkiye’de bir dönem kanayan bir yara olan ağa sistemi. Evet, bu lanet olası sistemde ağa köylülerin her şeyini kontrol eder. Köylüleri iliklerine kadar sömürür, sonra da kendisine biat ettirir. Köylülere yaşamaya yetecek kadar verir ve iyilik yaptığını söyler.
Ağa köyde insanları yeterince sömürdükten sonra, “Ben şehre gideyim, biraz da orayı sömüreyim” der. Ancak şehir farklıdır; şehirde kanun, nizam vardır, sömürmek kolay değildir. Ağamız şehirde bir düzen kurar, kıyafetleri değişir, kültürlenir, zenginleşir. Gücüne güç katar ama şehirde rakipler vardır. Bu rakiplerden biriyle baş edemez.
Şehirde işler bu şekilde ilerlerken, ağa bizim köylü Orhan’ı çağırmaya karar verir. Orhan, ağası için bir kurbandır, ama kendi gözünde gururlu bir gençtir çünkü ağası onu çağırmıştır ve ona bir görev vermiştir. Rakip olarak gördüğü kişiyi öldürüp, ortadan kaldırmak.
Orhan saf, masum ve cahil bir kalbe sahiptir; yine de insan öldürmeyi hemen beceremez. Her defasında öldürmeye niyetlendiğinde, ağasının rakibinin ne kadar iyi bir insan olduğunu görür. Yanlış bir şey olduğunu sezer, ama ağasının adamı Orhan’ı işlemeye devam eder ve bu adamın, ağası için kötü olduğunu anlatmaya çalışır. Ağası Orhan için her şeydir. Ve sonunda Orhan, soğuk silahı ateşler.
Şimdi buraya kadar her şey tamam diyorsunuz, ama bundan sonra Yeşilçam klişeleri devreye giriyor. Orhan, cezaevinde okuyup öğrenmiş ve cahilliğini yenmiştir. Bir adamın hayatını kurtarır ve sonrasında o adamın himayesinde zenginleşir. Vurduğu adam ölmemiştir ve adamın küçük kızı büyümüştür. Maddi olarak sıkıntı çektikleri bir zamanda, Orhan bir kahraman gibi yardıma koşar. Adam Orhan’ı tanımaz, kaybettiklerini Orhan geri alır ve kızına aşık olur, onunla evlenmek ister.
Orhan, ağasından intikam almaya çalışır, ama ağada Orhan gibi birçok maraba vardır. Biri gider, diğeri gelir ve Orhan için yeni bir kurban bulunur. Sonunda Orhan ölür.
Altyapı olarak çok sağlam bir zemine sahip olsa da film çok kopuk kopuktu. İki büyük usta için izlenir.
Okuduğum bu eser, yazar ile tanışma kitabım oldu. İlk olarak dikkatimi çeken şey ise yazarın soyadıydı. Hayatını araştırdığımda, “Yesari” soyadının, sol eliyle yazdığı için solak anlamında kullanıldığını ve dedesinden kendisine geçtiğini öğrendim. Bununla birlikte yazarın hayatına daha yakından bakacak olursak,…devamıOkuduğum bu eser, yazar ile tanışma kitabım oldu. İlk olarak dikkatimi çeken şey ise yazarın soyadıydı. Hayatını araştırdığımda, “Yesari” soyadının, sol eliyle yazdığı için solak anlamında kullanıldığını ve dedesinden kendisine geçtiğini öğrendim. Bununla birlikte yazarın hayatına daha yakından bakacak olursak, kendisi 1895 yılında İstanbul’da doğmuştur. Lise öğrenimini İstanbul'da tamamlamıştır. Resim öğrenimi için Avrupa'ya gideceği sırada 1. Dünya Savaşı çıkınca, sanat okuluna gitmiş ve okul bitmeden askere alınıp Anafartalar Cephesinde görev yapmıştır.
Savaştan döndükten sonra sanat hayatina karikatür ile başlayıp daha sonrasında oyun yazarlığına yönelmiştir. Oyunlarının çoğu Darülbedayi(Konservatuar) tarafından sahnelenmiştir. Oyun yazarlığından sonra roman ve hikaye türlerinde eserler vermeye başlamıştır. 1927'de yayımlanan "Çulluk" romanı, kimilerine göre ilk işçi romanı olarak kabul edilmiştir. Romanları ve hikayeleri dışında, tiyatro uyarlamaları yapmış ve film senaryoları yazmıştır. Yapıtlarından Bağrı Yanık Ömer de edebiyatımızın ilk çocuk romanı olarak bilinmektedir. Mahmut Yesari, 16 Ağustos 1945 tarihinde verem hastalığından 54 yaşında ölmüştür.(Büyük Kayıp)
Lacivert Klasiklerden çıkan 'Sivrisinekler Kralı' bir çırpıda okunan, içinde 11 tane kısa hikaye barındıran, sade anlatımıyla öne çıkan bir kitaptır. Kitaptan hareketle yazarın edebiyat anlayışına baktığımda, tek kelimeyle gerçekçilik görüyorum. Ele aldığı konular gündelik hayattan seçilmiş, karakterleri ise toplumun içinden halktan insanlardır. Kullandığı dil son derece sade, anlaşılır ve her kesime hitap edecek niteliktedir. Yaptığı gözlemler çok isabetlidir. Yazarın edebiyat anlayışında “sanat toplum içindir” düşüncesi belirgin bir şekilde kendini göstermektedir. Nitekim bu sayede, edebiyat dünyasında uzun yıllar ‘halk romancısı’ olarak tanınmıştır.
Geç keşfettiğim yazarlardan biri oldu. Özellikle Çulluk başta olmak üzere, diğer kitaplarına da kesinlikle bakacağım.