Nietzsche’nin Putların Alacakaranlığı’nda bahsettiği putlar, insanların sorgulamadan doğru kabul ettiği ahlaki, dini ve felsefi değerlerdir. Ona göre toplum, bu düşünceleri zamanla mutlak gerçekler gibi benimsemiş ve onları eleştiriden uzak tutmuştur. Nietzsche özellikle Dört Büyük Yanılgı bölümünde insanların neden-sonuç ilişkileri, ahlak…devamıNietzsche’nin Putların Alacakaranlığı’nda bahsettiği putlar, insanların sorgulamadan doğru kabul ettiği ahlaki, dini ve felsefi değerlerdir. Ona göre toplum, bu düşünceleri zamanla mutlak gerçekler gibi benimsemiş ve onları eleştiriden uzak tutmuştur. Nietzsche özellikle Dört Büyük Yanılgı bölümünde insanların neden-sonuç ilişkileri, ahlak ve hakikat hakkında sahip olduğu birçok inancın aslında birer yanılsama olduğunu savunur.
“Increscunt animi, virescit volnere virtus.” Tek bir yara, maneviyatı derinleştirir.
Yalnız yaşamak için bir hayvan ya da bir tanrı olunmalı - diyor Aristoteles. Üçüncü durum eksik: ikisi birden olunmalı - filozof…
Birçok şeyi asla ve asla bilmek istemiyorum. -Bilgelik bilgiye de sınırlar çizer.
Nasıl? İnsan yalnızca tanrının bir hatası mı? Yoksa tanrı yalnızca bir hatası mı insanın?
“Sokrates’in daymenionu” Sokrates, içinde küçük bir cin (daymenion) bulunduğunu ve yanlış bir iş yaptığında kendisini uyardığını söylerdi.
Atina değil, o verdi kendi kendisine zehir çanağını… “Sokrates bir hekim değil, dedi usulca kendi kendine: yalnızca ölümdür burada hekim… Sokrates yalnızca, uzun süredir hastaydı…”
“Amaç” kavramını biz uydurduk: gerçeklikte yoktur amaç… Kişi zorunludur, felaketin bir parçasıdır, bütüne aittir, bütünün içinde vardır, - bizim varlığımızı yargılayabilecek, ölçebilecek, kıyaslayabilecek, mahkûm edebilecek bir şey yoktur… Zaten, bütünün dışında hiçbir şey yoktur! - Hiç kimsenin daha fazla sorumlu kılınamayacağı, var olma tarzının bir causa prima’ya dayandırılamayacağı, dünyanın ne bilinç ne de “tin” olarak bir birlik oluşturduğu, işte budur ilk büyük özgürleşme, - ancak böylelikle yeniden kurulmuştur, oluşun masumiyeti… “Tanrı” kavramı şimdiye kadar, varoluşa karşı en büyük itirazdı… Tanrıyı yadsıyoruz, tanrıya karşı sorumlu olmayı yadsıyoruz: ancak böylelikle kurtarıyoruz dünyayı.
İlk olarak, eğreti bir örnek. Tüm zamanlarda insanları “iyileştirmek” istenmiştir: her şeyden önce buna ahlak denilmiştir. Ne ki, aynı sözcüğün altında çok farklı bir eğilim de gizlidir. Hem vahşi insanın evcilleştirilmesine, hem de belirli bir insan türünün terbiye edilmesine “iyileştirme” denilmiştir: ancak bu zoolojik terimler dile getiriyorlar gerçekleri - elbette, tipik “iyileştirici”, din adamı mı bu gerçekleri bilmez - bilmek istemez… Bir hayvanın evcilleştirilmesine “iyileştirme” adını vermek, bizim kulaklarımıza adeta bir şaka gibi gelmektedir. Hayvanat bahçelerinde neler olup bittiğini bilen biri, orada canavarın “iyileştirilebildiğinden” kuşku duyar. Orada hayvan zayıflatılır, daha az zararlı hale getirilir, depresif korku duygusuyla, acıyla, yaralarla, açlıkla hastalıklı bir canavara dönüştürülür. - Din adamlarının “iyileştirdiği” evcilleşmiş insanın durumu da farklı değildir.
Pahalıdır bedeli, iktidara gelmenin: iktidar aptallaştırır.
Hiçbir şey güzel değildir, yalnızca insan güzeldir: her estetik bu naifliğe dayanır, onların birinci hakikatidir bu. Derhal ikincisini de ekleyelim buna: hiçbir şey yozlaşmış insandan daha çirkin değildir - estetik yargı alanının sınırlarını böylece belirlemiş oluyoruz- Fizyolojik olarak düşünüldüğünde, çirkin olan her şey insanı zayıflatır ve kederlendirir. Çürümeyi, tehlikeyi, güçsüzlüğü anımsatır ona; gerçekten güç kaybettirir bu sırada.
Bir şeyi anlatacak sözcükleri bulabiliyorsak, onun dışına da çıkmışızdır çoktan.
“Je me verrai, je me lirai, je m’extasierai et je dirai: Possible, que j’aie eu tant d’esprit” Kendimi göreceğim, yazdıklarımı okuyacağım, kendimden geçip diyeceğim ki: bu kadar akıllı olmam mümkün mü?
Bir kurum asla ve hiçbir zaman bir aşırı tepki üzerine kurulmaz; evlilik, söylendiği gibi “aşk” üzerine “kurulmaz” - evlilik cinsel dürtü üzerine kurulur, mülkiyet dürtüsü üzerine (mülk olarak kadın ve çocuk), iktidar dürtüsü üzerine kurulur, bu dürtü ki sürekli zenginlik niceliğini fizyolojik açıdan da sabit tutmak için, uzun görevlere, yüzyıllar arasındaki içgüdü-dayanışmasına hazırlanmak için, çocuklara ve varislere gereksinen aileyi organize eder. Bir kurum olarak evlilik en büyük, en kalıcı örgütlenme biçiminin olumlanmasını daha kendi içinde kavrar: toplumun kendisi, birbirine en uzak soylara varıncaya kadar, bir bütün olarak kendisine kefil olmadıkça, evliliğin hiçbir anlamı yoktur. - Modern evlilik anlamını yitirdi, - dolayısıyla ortadan kaldırılıyor.