Spoiler içeriyor
Filmi zaman zaman gerçeğe yakın zaman zaman da fazla gerçek dışı buldum. Öncelikle hikâyedeki Ahmet ve ailesi bana toplumsal olarak fazlasıyla istisnai geliyor. Tek çocuklu, ekonomik olarak orta-üst sınıfta, müstakil evde yaşayan, annenin geçmişte başının açık olduğu, babanın arabasıyla drift…devamıFilmi zaman zaman gerçeğe yakın zaman zaman da fazla gerçek dışı buldum.
Öncelikle hikâyedeki Ahmet ve ailesi bana toplumsal olarak fazlasıyla istisnai geliyor. Tek çocuklu, ekonomik olarak orta-üst sınıfta, müstakil evde yaşayan, annenin geçmişte başının açık olduğu, babanın arabasıyla drift yaptığı bir ailenin çocuğunu böyle bir cemaat yurduna gönderme ihtimali çok düşük. Elbette böyle bir şey yaşanamaz demem film zaten otobiyografik bir deneyimden yola çıkıyor. Ama anlatılan durumun bu kadar istisnai olması filmi ciddiye almamı bir tık zorlaştırdı.
Cemaat yurduna çocuk gönderen ailelerin genellikle daha kalabalık ve ekonomik olarak daha alt sınıfta olduğunu düşünüyorum. Dolayısıyla evde daha küçük kardeşlerin olması, çocuğun yurda gönderilmesinin aile açısından aynı zamanda bir kolaylık yaratması gibi başka dinamikler de devreye giriyor. Filmde ise Ahmet’in yokluğunun aile içinde nasıl karşılandığını pek göremiyoruz. Sadece babanın otoritesi ve dindarlığıyla açıklanması bana yeterli gelmedi. Bu aile yapısında Ahmet’in hafta sonlarını ailesiyle geçirmesi, en azından ailesinden bu kadar kopuk olmaması daha olası geliyor.
Aynı şekilde, bu kadar ekonomik ayrıcalığı olan bir ailenin çocuğunun yurtta bu kadar rahat biçimde dayak yemesi de bana gerçekçi gelmedi. Böyle bir çocuğa bir belletmenin el kaldırmayı bile düşünmeyeceğini düşünüyorum. Tek tek bakınca bunların hepsi yaşanabilir şeyler ama hepsini aynı karakterde üst üste koyunca filmin gerçeklik duygusu zayıflıyor. Ahmet’in böyle bir yurtta bulunması zaten çok düşük bir ihtimalken, bütün bunların aynı anda başına gelmiş olması daha da düşük bir ihtimal gibi geliyor.
Ahmet babasını seviyor ama babasından bu sevginin karşılığını alamıyor. Babasının sevgisini kazanabilmek için onun istediği çocuğa dönüşmeye çalışıyor. Fakat babasının gözünde yaptığı her şey zaten yapması gereken hiçbir zaman yeterli olmuyor. Bir hata yapma hakkı bile yok. Böylece Ahmet daha kendi benliğini oluşturamadan başkasının kimliğini üzerine geçirmiş bir ergene dönüşüyor.
Sonra yurtta Hakan’la bir arkadaşlık kurduğunu düşünüyor. Ama burada da sevgiyi bulamıyor. Hakan’ın Ahmet’e yönelik davranışlarında gerçekten bir yakınlık olduğunu düşünüyorum özellikle sona yaklaştığımızda Ahmet’in Hakan’ın kulağına "Hep... hep... hep... Benim cehenneme gitmek umurumda bile değil, seni çok seviyorum." diye fısıldaması… Ahmet ile Hakan arasındaki ilişkiyi istedikleri kadar inkar etsinler her şey çok açık belki de yönetmen babasına ithaf ettiği filmi bir umut izler diye gerçek kimliğini gizlemeye devam ediyor hâlâ içinde bir yerde onu memnun etmeye çalışan bir çocuk var.
Sevinç konusunda da Ahmet yine aynı yere geliyor. Kızı seviyor ama kızın onun hakkında konuşulanları sıradan bir dedikodu olarak aktarması bile Ahmet’in aslında onun tarafından gerçekten görülmeyeceğini düşünmesine yetiyor. Ahmet sürekli birilerinin sevgisini kazanmak istiyor ama karşısına çıkan her ilişkide sevginin koşullu olduğunu görüyor.
Finali pek iç açıcı bulmadım. Çünkü Ahmet’in hikâyesi zorunlu itaatten gönüllü itaate geçişle bitiyor. Başta babasının zoruyla yurtta kalan, orada bulunmak istemeyen Ahmet artık mücadele etmiyor kabulleniyor öncelerde aczmendi yurdunda kaldığını kimsenin bilmesini istemediğinden kendini yandaki evden aldırıp bıraktırıyordu filmin sonlarında bir boşvermişlik var her şeyden umudunu kesmiş ne özgür bir Türk genci gibi hissediyor ne de kendini babasının dünyasına ait hissediyor.
Ayrıca film bana yer yer fazlaca al sana tezat diyor gibi geldi. Modern ve gelenekçi kutuplar arka arkaya sahnelerle o kadar doğrudan gösteriliyor ki, bir noktadan sonra bunların Ahmet’in hayatındaki daha küçük ayrıntılara nasıl yansıdığını görmek istedim. Tezatı bir kere gösterdikten sonra tekrar tekrar dua, andımız, İngilizce dersi gibi sembollerle hatırlatılmasına gerek yoktu. İzleyiciye biraz daha güvenilebilirdi daha cesur sahneler olabilirdi.
Küçük kızın annesine sorduğu “Atatürk mü daha büyük Allah mı?” sahnesi ise benim için filmin en garip anlarından biriydi. Burada iki doktrinin eşit derecede dogmatik olduğu gibi bir şey mi ima edilmiyordur da Ahmet’in zihnindeki iki otoritenin çatışması mı gösterilmeye çalışılıyor, anlayamadım. Belki de filmde kült filmlere özentilik yapıp araya izleyicinin kendince çıkarım yapabileceği sahneler koymak istemiştir.
Bir çocuğun sevgi görebilmek için kendisinden vazgeçmesi ve sonunda kendi benliğini kuramaması. Benim filmle ilgili temel problemim bu fikrin kendisi değil, nasıl anlatıldığı. Filmdeki çatışmanın psikolojik tarafını ilginç buluyorum ama toplumsal tarafının fazla karikatürize edildiğini düşünüyorum. Modernlik ve gelenekçilik arasındaki karşıtlıklar, semboller ve bazı sahneler seyircinin önüne fazla doğrudan atılıyor. Ahmet’in iç dünyasına ve bu iki dünyanın onun davranışlarında yarattığı daha küçük, daha incelikli çatışmalara ise daha fazla alan ayrılsaydı filmi çok daha güçlü bulabilirdim. Sonuçta Ahmet’in hikâyesi benim için sevgisiz büyümekten biraz daha fazlası sevilebilmek için sürekli başka birine dönüşmek zorunda bırakılan bir çocuğun, sonunda kim olduğunu bile kuramaması. Ama filmin bunu anlatma biçimi bana fazla şematik ve zaman zaman fazla yapay geldi. Ahmet’in yaşadığı şeyin imkânsız olduğunu düşünmüyorum yalnızca bu kadar istisnai bir hikâyenin, daha geniş bir toplumsal deneyimi temsil edebilmesi için filmin çok daha nüanslı olması gerektiğini düşünüyorum. Yine de yönetmenin ilk uzun metrajlı filmi olduğundan özellikle Ahmetle Hakan’ın kısacıkta olsa özgürlüğü tadabildikleri sahnelere geçerken filmin siyah-beyazdan renklere geçmesi çok tatlı bir detaydı hem bu detaylar için hem de konusu ve oyuncu seçimleriyle izlemeye değer olduğunu düşünüyorum.