Spoiler içeriyor
"...yabancılaşma, aslında özgürleşmenin zıttı değil, önkoşuludur. Yabancılaşma bilinci, insanın kendini ve yaşadığı toplumu dönüştürme motivasyonunun kaynağıdır." Ama maalesef, fazlasıyla bireyci modern toplumlarda, toplumuna yabancılaşan bireyler, bu motivasyonla aksiyona geçmek yerine kendilerini, hazlarının kapısına zincirleyip o zincirin izin verdiği kadar ilerleyebiliyorlar…devamı"...yabancılaşma, aslında özgürleşmenin zıttı değil, önkoşuludur. Yabancılaşma bilinci, insanın kendini ve yaşadığı toplumu dönüştürme motivasyonunun kaynağıdır."
Ama maalesef, fazlasıyla bireyci modern toplumlarda, toplumuna yabancılaşan bireyler, bu motivasyonla aksiyona geçmek yerine kendilerini, hazlarının kapısına zincirleyip o zincirin izin verdiği kadar ilerleyebiliyorlar hayatlarında. E hâliyle bu tutumla yaşamak, ister istemez bencilleştiriyor insanı; o yabancılaşmayı toplumla beraber aşabilmek yerine kendini anlamsızca yaşayarak öldürmeyi tercih edebiliyor insan. Meursault da bu bireyci bireylerin uç örneklerinden biri. Bu yüzden kitabın yorumlarını okuduğumda bu kadar çok insanın kendini bu karakterle özdeşleştirdiğini görünce ister istemez şaşırdım ve korktum. Bu kadar kayıtsız ve bencil insanla n'apalım arkadaşlar biz toplum olarak? Madem bizi beğenmiyorsunuz, bari dağa mağa çıkın da şu sıcak yaz günlerinde hava sıcaktı diye bir SSA (Suça Sürüklenen Absürdist) tarafından öldürülmeyeceğimizi bilerek çıkalım dışarıya. Hayır, Adana'da da hava sıcak olduğu için adam öldürüyorlar ama kimse bu adamların iç dünyasından, yabancılaşmasından dem vurmuyor, herkes maganda deyip geçiyor??? Bu herif, çok afedersiniz, Fransız olduğu için mi bu kadar sempati? :p
Ayrıca kitabın son kısımlarını okuyup hâlâ bu adamın kayıtsız veya duygusuz olabileceğini savunan insanlar nasıl olabiliyor onu da anlayamıyorum. Kendi düşüncesine göre bir hiçliğe gidecek adamın korkuyla idam gününü beklediğini, kurtulursa yaşayacağı sevinci dizginlemeye çalıştığını veya kurtulamazsa bunun ha yarın olmuş, ha on yıl sonra diye kendini ikna çabalarını okuyoruz. Siz ne dersiniz bilemem ama ben buna duygusuzluk veya kayıtsızlık değil, buz gibi ölüm korkusu ve umut arasında sürüklenmek derim. Okurken fark etmediğim ama kardeşimin dikkat çektiği bir nokta daha oldu, annesini huzurevine yatırması mevzuunda patronu olsun, huzurevinin müdürü olsun, Marie olsun sürekli kendini açıklama ihtiyacıyla bu konuda suçsuzluğunu ispatlamaya çalışması. Yani aslında hikayenin başında da suçluluk hissettiğini hissettiriyor bize Meursault veya patronuna açıklama yapma isteğiyle hiç değilse belki de işine kayıtsız olmadığını. Yani anlayacağınız bu herif duygusuz, kayıtsız falan değil, bencilin teki. Birini gözünü kırpmadan öldürürken sorun yok, kendisi idam cezasına çarptırılınca *surprised pikachu face*... ki, yazarın bize sunduğu bu neredeyse bembeyaz sömürge Cezayir'inde bu ölüm cezasını da adam öldürdüğü için değil, (e yani, ne de olsa ölen bir Arap) annesinin tabutunun başında, teneffüse çıkan mezuna kalmış öğrenci rahatlığıyla sütlü kahve ve sigara keyfi yaptığı için aldı ya, neysse... Ama kitabın en keyifli yeriydi mahkeme kısımları, yer yer güldüğüm de oldu. Hatta genel olarak ikinci kısmı severek okudum diyebilirim. Özellikle öldükten sonra hiç olacağını düşünen bir insanın, bu kaygı ve korkuyla başa çıkma çabasını okumak güzeldi.
Sonuç olarak, eğer insan yaşadığı topluma yabancılaşacaksa bir peygamber gibi yabancılaşmalı.
Ve
"İki gün önce annesi ölen hiç kimse ertesi gün Fernandel filmine gitti diye kafası dağılmaz." savunmasının, adamı ipten alacak bir savunma olacağını düşünüyorum.