Neil Marshall’ın 2008 yapımı Doomsday (Kıyamet Günü) filmi, vizyona girdiği dönemde ve sonrasında bazı sinefil çevrelerinde bir "kült post-apokaliptik başyapıt" gibi pazarlanmaya çalışıldı. Ancak filmin janjanlı ambalajını soyup altına baktığımızda, karşımızda özgün bir kıyamet senaryosundan ziyade, sinema tarihinin başarılı yapımlarının…devamıNeil Marshall’ın 2008 yapımı Doomsday (Kıyamet Günü) filmi, vizyona girdiği dönemde ve sonrasında bazı sinefil çevrelerinde bir "kült post-apokaliptik başyapıt" gibi pazarlanmaya çalışıldı. Ancak filmin janjanlı ambalajını soyup altına baktığımızda, karşımızda özgün bir kıyamet senaryosundan ziyade, sinema tarihinin başarılı yapımlarının üzerine asalak gibi yapışmış rüküş bir kolaj duruyor. Doomsday, abartıldığı kadar iyi bir film olmak bir yana, sinematografik bir kimlik hırsızlığının dik alasıdır.
Filmin en büyük defosu, kendine ait tek bir orijinal fikrinin bile olmaması. Neil Marshall, eline kamerayı alıp "Ben sinema tarihinin en iyi post-apokaliptik sahnelerini tek bir kazanda eriteceğim" demiş ama ortaya rafine bir çorba yerine tam bir bulamaç çıkmış. İlk yarım saatte kendinizi John Carpenter’ın Escape from New York (New York'tan Kaçış) filminde sanıyorsunuz. Duvarlarla çevrilmiş tecrit edilmiş bir bölge, oraya gönderilen sert mizaçlı bir kadın ajan (Snake Plissken’in kadın versiyonu resmen) ve zamana karşı yarış. Tam bu atmosfere alışacakken film bir anda rotayı George Miller’ın Mad Max dünyasına kırıyor; mohawk saçlı, deri ceketli punk yamyamlar sokaklarda çiğ et yiyip dans etmeye başlıyor.
Hadi buna da "türün klasiklerine saygı duruşu" diyelim ve katlanalım; fakat film hızını alamayıp bizi bir anda orta çağ İngiltere’sine fırlatıyor! Evet, yanlış duymadınız; virüsten kaçan bir grup insanın kale kurup şövalye zırhlarıyla, okla, yayla yaşadığı o saçma sapan sekans başladığında, filmin ciddiyeti ve atmosferi tamamen yerle bir oluyor. Bir sahnede fütüristik zırhlı araçlarla çarpışan karakterler, iki sahne sonra Gladyatör ya da Braveheart setinden fırlamış gibi kılıç sallıyor. Bu bir tür çeşitliliği değil, yönetmenin ne çekeceğine karar veremeyip bulduğu her parlak fikri senaryoya bodoslama tıkıştırmasıdır.
Karakter tasarımları ve oyunculuklar ise tam anlamıyla birer karikatür. Rhona Mitra, zorlama bir "cool" kadın kahraman imajı çizmek için film boyunca tek bir mimik bile sergilemiyor. Kötü adam karakterleri ise o kadar karikatürize, o kadar seksenler çizgi roman kötüsü modunda ki, yarattıkları o dehşet duygusu bir süre sonra absürt bir komediye dönüşüyor. Filmin finalindeki o Bentley marka lüks araçla yapılan upuzun otoban takibi sahnesi ise, mantık sınırlarını tamamen zorlayan, sırf "havalı görünsün" diye çekilmiş bir prodüksiyon şovundan ibaret.
Günün sonunda Doomsday, post-apokaliptik sinemanın o varoluşsal, insanı kendi doğasıyla yüzleştiren ve o boğucu yalnızlığı hissettiren atmosferinden tamamen uzak bir yapım. O sevdiğimiz distopik filmlerin sahnelerini arka arkaya yapıştırıp üzerine bolca kan ve şiddet sosu dökünce ortaya iyi bir film çıkmıyor; sadece iyi filmlerin kötü bir taklidi çıkıyor. Eğer sinema tarihinin o kült distopyalarına gerçekten saygı duyuyorsanız, bu abartılmış taklidi değil, doğrudan taklit ettiği asıllarını izleyin.