Birinci Dünya Savaşı sırası ve sonrasında, Amerika'da askerler için saat kadranlarını radyumlu boyalarla boyayan ve sonrasında ciddi sağlık sorunları yaşayan ve sonunda da biri hariç beşi ölen altı "peri kızının" hikâyesi. O dönem radyum elementi kozmetik ürünlerinden diş macunlarına, içilen…devamıBirinci Dünya Savaşı sırası ve sonrasında, Amerika'da askerler için saat kadranlarını radyumlu boyalarla boyayan ve sonrasında ciddi sağlık sorunları yaşayan ve sonunda da biri hariç beşi ölen altı "peri kızının" hikâyesi.
O dönem radyum elementi kozmetik ürünlerinden diş macunlarına, içilen sulardan çikolatalara, neredeyse her şeyin içine şifa niyetine konuluyormuş. Hatta fabrikada çalışan kadınlar, özel ve önemli buldukları günlerde işe giderken en güzel elbiselerini giyip gidiyorlarmış, radyum bulaştırıp parlamak için. Radyumun su gibi gittiği o dönemde, bu fabrikada çalışan kadınlar da saatleri boyarken düzgün bir iş çıkarabilmek adına fırçanın ucunu yalayarak incelttikleri için radyumu direkt yutuyorlar ve günde 15 saat çalışıyorlar... sonrasında kadınlarda birtakım ciddi sağlık sorunları görülmeye başlanıyor. Diş dökülmesi, yürüyememe, çenede çıkan ve yüzün şeklini değiştiren tümörler, çene kopması gibi –vücudumuz, yapıları benzediği için, radyum elementini kalsiyumla karıştırıp direkt iskelette depoluyormuş bu arada. Burada depolanan radyum, bulunduğu alana radyasyon yaymaya devam ederek civar yerlerdeki DNA yapısını tahrip edip vücuttan dışarıya ışın yayıyormuş. E kemikler aşırı zayıfladığı için de yürürken bacaklar kırılabilirmiş.– Yaşanan sağlık sorunlarına çalıştıkları şirketin doktorunun bilerek yanlış tanılar koyması, kadınların adı karalanarak olayın üstünün kapatılmaya çalışılması, her şeye rağmen gerçekler ortaya çıkıp mahkemeye taşınsa bile şirketin hâlâ işçi çalıştırmaya devam etmesi... Kadınların itibarını zedelemek için çoğu kadının ölüm sebebi "frengi" olarak değiştiriliyor, hamile kadınlar düşük yapıyor, doğan çocuklar hastalıklı doğuyor...
Yer yer biraz dağınık gelse de olayın gerçekliğinden dolayı çok etkilenerek ve dehşete düşerek okuduğum bir tiyatro oldu. Keşke kurgu olsaydı ama aç gözlü para babaları hayır diyor, biz inatla onursuz bir şekilde yaşayıp, şeytana pabucunu ters giydireceğiz.
"Cesaret, gerçekten korkuyla karşılaşmayanların uydurduğu bir masal. Cesur olduğumuzu söylediklerinde iliklerimize dek titriyorduk. Öleceğini bilmek, aniden gelen bir kurşunla hemen oracıkta can vermekten çok daha beter. Korkuyoruz. Biz, Radyum Kızları, olmamızı istediğiniz kadınlar değiliz."
"Harvard Üniversitesi, Radyum raporu, incelediğimiz örnekler yüksek oranda radyum elementine maruz kalan Waterbury saat fabrikası çalışanlarıdır... Biz... Radyum Kızları olmadan önce birer ismimiz vardı. Aldığımız saç ve deri örnekleri... Katherine, bir telini bile vermek istememiştin, sen uyurken kestiğim için kızgınsın mısın hâlâ? Saç ve deri örnekleri vücutta tahribata sebep olan şeyin uranyum olduğunu gösterdi. Tahribat... Böyle söyleyince ne kadar masum duyuluyor, sanki tamir edilebilirmiş, eskimiş de yenilenmesi gerekiyormuş, mümkünmüş gibi. Soluk verdiklerinde akciğerlerinden bir radyoaktif madde olan radon gazı çıktığı tespit edildi. Tüm dünyayı soluğuyla yok edecek ağaçlar gibi... Bu, ölüme yol açacak şekilde... Ölüme yol açacak şekilde... Ölüme yol açacak şekilde organların iflas etmesi anlamına geliyor. Yasaklanmasını talep ediyoruz. Askeri malzemelerin çoğunda kullanılan uranyum, düşmandan daha tehlikelidir. Bizden korkuyorlar. Düşmandan daha tehlikeli. Düşman kim? Dost kim? Biz kiminle savaşıyoruz? Onlarca kadının ölümüne karşın hâlâ işleyen fabrika mı? Cepheye gönderdiğimiz saatleri yapmak zorunda olduğumuz için savaşa giren Amerikan hükümeti mi? Saatlerin gece görünmesini sağlayacak radyumu bulan Curie'ler mi? Dönüşüyle geceyi sağlayan Dünya mı? İki yüzlü Güneş mi? Ya da tüm bunları var eden Tanrı mı? Yoksa tanrının yokluğu mu? Söylesenize kime karşı kazanacağız bu davayı? Suçlu kim? Belki de ben..."