DİN İLAHİ BİR MÜESSESEDİR Niçin devleti ayırdım? Devletin yalnız dünya işleri ile uğraşmak vazifesidir. Din ilahi bir müessesedir. Böyle de kalacaktır. Devlette ilahi bir kudret tasavvur edebilir misiniz? Halifeler devrinde, devletin din işlerine karışmasından, dinin ne kadar zarar gördüğünü tahmin…devamıDİN İLAHİ BİR MÜESSESEDİR
Niçin devleti ayırdım? Devletin yalnız dünya işleri ile uğraşmak vazifesidir. Din ilahi bir müessesedir. Böyle de kalacaktır. Devlette ilahi bir kudret tasavvur edebilir misiniz? Halifeler devrinde, devletin din işlerine karışmasından, dinin ne kadar zarar gördüğünü tahmin edemezsiniz. Din adamı olması lazım gelenler, o devirde, ulema rütbeleri ile, laik memurlar gibi derece alırlar, şeyhülislamlığa kadar yükselirlerdi. Şeyhülislamın bir unvanı da müftüülema idi. Müftü, haddizatında, Allah'ın emirlerini tebliğden başka bir şey yapmamak lazım gelirken şeyhülislam, devlet işlerine de karışır, kabinede sadrazamdan sonra gelirdi. Bundan dolayı değil midir ki rahmetli Musa Kâzım Efendi adli takibe uğratılmış, yine rahmetli Ürgüplü Hayri Efendi, Malta'ya sürülmüştü. Onların sadece dini bir vazifeleri, yani müftülükleri bulunsaydı da, kabinede yer almamış olsalardı, kimse kendilerini rahatsız etmezdi, herkesten saygı görürlerdi.İttihatçılar şeyhülislamı yalnız dini işlerle meşgul görmek, yani meşihati kabineden çıkarmak isterlerdi. Ziya Gökalp, "Yeni Hissiyat" adındaki kitabında "Meşihat" başlığı ile yazdığı şiirde bunu açıktan açığa söylemişti, fakat bu şiir, başkumandan vekilliğinin emri ile kitaptan çıkarılmıştı. Bununla beraber İttihat ve Terakki, ilk adım olarak, şer'i mahkemeleri, bir kanunla meşihatten aldı, adliye nezaretine bağlayabildi. Mütarekede şeyhülislamlığa gelen Hoca Sabri Efendi, yine eski durumu iade etti. Oysa ki, o vakit devletin başında halife unvanını da taşıyan padişah vardı, devlet de İslami bir devlet idi.Mekke ile Medine'nin hadimliğini, son Abbasi halifesinden de halifeliği alan Yavuz Selim, şeyhülislam unvanını taşıyan Zembilli Ali Efendi'ye, mütalaalarından yararlanılmak üzere Vükelâ Meclisi'ne girmeyi teklif ettiği halde Ali Efendi, "Ben yalnız Allah'ın emirlerini tebliğ eden bir müftüyüm. Vükelâ Meclisi'ne girerek ibadın hukukunu boynuma alamam" diye padişahın teklifini reddetmişti.DİNİ DEĞERİNDEN DÜŞÜRENLERMüslümanların nazarında İslam dini, Allah'ın hamdanı hıfzı altındadır. Onu değerinden düşürenler, dünya hırsına kapılan softalardır. Mutlakiyetdevrinde daha anasının karnından çıkan çocuğa, halife tarafından ilmi bir rütbe verilirdi. Hakiki din alimleri, fakirlik, zaruret içinde ömür sürerlerdi. Müslüman halk, devletin maaşlı müftülerine değil, ilmine, fazlına, yüksek ahlakına inandıkları bu yoksul alimlerden fetva alırlardı.Dediğim gibi, Osmanlı tarihi, bu bakımdan epeyce incelenirse, dünya adamlarının din işlerine, yahut din adamlarının dünya işlerine karışması yüzünden milletin ne büyük zararlara düştüğü, birçok terakkilerden mahrum kaldığı kolayca anlaşılır.İtiraf etmeliyim ki, dini terbiyemi, okullarda gördüğüm din derslerinden değil anamdan, babamdan, hısım ve akrabamdan, komşularımdan, dostluğunu elde ettiğim din adamlarından aldım. Okullardaki din dersleri, hocaların cehli yüzünden, bizi inandığımız dine karşı mübalatsız yapıyordu. Aptes almaya vakit bulmadan zorla namaza sevkedildiğimizi unutamam. Aptessiz namaz kılmamaya azmetmiş arkadaşlarımın bile, izinsizlik üzerine, uğradıkları cezalarla sonunda aptessiz namaza gittiklerini görmüşümdür. Hani ya din dersleri ahlak verecekti?Sonra unutmamalıyız ki, halkımızın bir kısmı Sünni ise bir kısmı da Şiidir. Sünniler de Hanefi, Şafii gibi mezheplere ayrılırlar. İtikat bakımından aralarında fark yoksa da amel bakımından hayli ayrılıkları vardır. Şiiler ise, itikat bakımından da Sünniler’den ayrılırlar. Şiiler’in nazarında Sünniler gizli şirk içindedirler. Bu iki akide, asırlarca birbiri ile çarpışmış, bu yüzden memlekette ırmaklar gibi kanlar akmıştır. Osmanlı Devleti’nin Celâli dediği asiler, ne yol kesici, ne de halk soyuculardı, sadece Şii idiler, halifesi Sünni olan devlete itaati kabul etmediler. Bu yüzden Yeniçeri ordularına ezildiler, kuyularda can verdiler. Halbuki bunlar da Türk’tü, Müslüman’dı.Devlet bütün bunları göz önünde tutarak laik olmayı uygun buldu. Doğru olanı da bu idi. Ferdi vicdanlara müdahaleye hakkı yoktu. Bununla beraber fertlerin kurduğu cemaatin vicdanına da müdahale edemezdi, çünkü cemaat camiye toplanan fertlerden birleşik.CEMAAT KURMAKŞaşılacak şeydir ki laik olan Türkiye devleti, diyanet işlerini Başbakanlığa bağlı bir daireye vermiştir. Bu mantıksız iş, din adamlarının dünyaya ait olan devlet işlerine fesat karıştırabilmeleri korkusundan ileri gelmiş olsa gerektir, fakat, artık bu endişeye yer yoktur. Hükümet, kanuni kudretini kullanarak, ihtimal dahi vermediğim herhangi bir irtica hareketini daha doğmadan önleyebilir. Şu halde, diyanet işlerini, asıl mevzu olan cemaate vermesi lazımdır.Müslüman olmayan azınlıkların, asırlardan beri cemaat kurumları, kiliseleri, sinagogları vardır. Bunların idaresini o cemaatler yüklenmişlerdir. Devlet, bunların kanunlara uygun olarak çalışmalarına yardım bile eder. Buna karşı büyük çoğunluk olan İslam cemaatinin diyanet işleri bahsinin hiçbir dayanağı yoktur. Bu işi devlet üzerine almıştır. Onun laiklik vasfı ile taban tabana zıttır. Böyle olacağına, diyanet işlerini İslam cemaatine bırakmak, bu cemaatin sosyal bir kudret almasına meydan vermek daha iyi değil midir? Bu halde diyanet işleri, hükümetin seçip tayin ettiği zatlarla değil, cemaatin arayıp seçtiği zatlarla idare olunur. Dünyanın her yerinde bu böyledir.Vakıflar da İslami müesseselerdir. Bunların mazbut olanları önceden hükümete geçmiştir. Vakıflar idaresi hükümetin emrinden çıkarak cemaate verilecek olursa diyanet işlerinin paraya dayananları için de gelir sağlamış olur. Halkın kendiliklerinden şurada burada camiler yaptırmakta olduğunu görüyoruz. Ankara'da, Cebeci'de bir cami yapıldı. Vakıflar İdaresi'nin buna para yardımında bulunduğunu bilmiyorum. İstanbul'un Feneryolu istasyonu dolaylarında da, eski Mülkiye Mektebi müdürü Recai merhumun ailesi tarafından çok şirin bir cami yaptırılmıştır. Bir cemiyet, Şişli'de büyücek, güzel bir cami yaptırmak üzeredir. Küçükyalı'da, ora halkının himmeti ile yaptırılmakta olan caminin üstü kapanmıştır. Daha nerelerde ne kadar cami yapıldığını bilmiyorum.Vakıflar İdaresi, halkın ihtiyaçlarını göz önüne alarak yeni camiler yaptırmıyor ancak mevcutları tamir edebiliyor. Bundan anlaşılır ki İslam cemaatimiz, dini duygularını her vesile ile gösteriyor, din işlerine yardımda bulunmaktan zevk alıyor. Öyle ise, Vakıflar İdaresi'nin de korunmasını istediğim cemaat teşkilatına bağlanması pek yerinde olur.DİNİ KİM OKUTACAK?Tutalım ki, devlet, okulların programlarına din dersleri koydu! Bu dersleri kim okutacak? Eskiden bu dersleri okutacak iyi öğretmenler azdı. Şimdi ise nereden tedarik edilecek? Hükümet bazı yerlerde -mesela benim bildiğim Manisa'nın Turgutlu kasabasında- hafız okulunun işlemesine izin vermiştir. Halbuki İslam cemaatine hafızdan ziyade imam, vaaz, hatip, müezzin gibi din adamları lazımdır. Bunlar, nasıl yetişecek? Kim yetiştirecek?Bütün bu önemli bahisler incelenmeden uluorta okulların programlarına din dersleri konmasını istemek bana çok garip görünüyor. Çocuklarına din terbiyesi vermek isteyen ana, baba, bu terbiyeyi kendileri vermek zorundadır. Öğretmen bulamazlar. Çocuklara okutmak isteyecekleri din kitapları bulamazlar. Diyanet İşleri Reisliği'nin küçücük neşriyat bütçesi bunu sağlamaya bile müsait değildir.Sokaklarda satılan din kitaplarının mahiyetleri hiç de incelenmiyor. Halbuki cemaat kurumu olsa, bu vazifeyi de yapar. İmam, hatip, hele vaiz yetiştirmek için kanuni yollardan işe girişebilir. Dini terbiye için başka yol bulunacağına benim aklım ermiyor, çünkü devletin laiklik prensibinden dışarıya çıkması imkânı olmadıktan başka böyle olmasının da cemaatin din ihtiyaçları bakımından daha çok yararlı olacağından şüphem yoktur.Esas ortada dururken teferruatıyla uğraşmakta mana görmüyorum. Mithat Paşa merhum, vaktiyle Tuna vilayetinde, batı Trakya'da kurmuş olduğu İslam cemaati teşkilatının ne de olsa, cemaatlerin haklarını korumada epeyce faydaları olmuş ve olmaktadır. Bu cemaatler, din terbiyesi bakımından yeter derecede hizmet göremediler ve göremiyorlarsa, oralarda softalık zihniyeti hâlâ yaşıyorsa sebebi eski medrese usulünün baki kalmasından hakiki din âlimlerinin yetişmemesindendir. Böyle kudsi bir meselede tetkiksiz, bilgisiz sözler söylemeyi, yayın yapmayı iyi bulmuyorum. Bunu söylemeyi vazife bilirim
MEDRESELER, vakıflarla kurulmuş, vakfiyelerde en ufak ayrıntılarına kadar tespitlenmiş hizmet şartları içinde süregelmişlerdir. Bugün öyle midir? Kuran kurslarından özel imam-hatip okullarına, dini-manevi bilgi kuruluşlarına, kanun yasağına rağmen yaygınlaşan tarikat hareketlerine kadar hepsi, sisler içindedir. Yüzler, binler, onbinlerce evladımızı çatısı altına almış vakıflar-derneklerin iç yapısı biliniyor mu? Hümeyni şiacılığından, Suudi ve benzeri Urubeciliğin çeşitli kollarının çevrelediği bu hareket, katiğ nass'lar dışında kendisine has yapısı olan TÜRK MANEVİ TEFEKKÜRÜ'ne ne ölçüde sadıktır, biliniyor mu? Bugün gizli-kapaklı yaygınlaşan tarikatlar, açık ve ortada iken, gayeleriyle, hasretleriyle, hedefiyle malum idi. Fikriyatından ayinlerine kadar bilinir, tetkik edilir, tasavvufi hayatın tercihi olunca çatısı altına girilirdi. Bugün, anahtarları, gayr-i mes'ul ve mahiyeti mechul ellerde olan kapalı kutular'dır.Bir korkumu ve kaygımı açıklamama izin veriniz: Bu kapalı hareketler, kendisine özgü yapısı olan Türk'ün İslami muhtevasını zedeliyor, ana yapısını tahrip ediyor.