Bir gün koğuşların ötesinde, bir bariyer ile koğuştan ve kalabalıktan en azından görüntü olarak bir nebze uzakta bir sandalye var. Önünde demir tellerle çevrili bir yer... Sol tarafımda güneşin batışını tam izleyemesem de en azından gün batımındaki gökyüzünün renk değişimlerini…devamıBir gün koğuşların ötesinde, bir bariyer ile koğuştan ve kalabalıktan en azından görüntü olarak bir nebze uzakta bir sandalye var. Önünde demir tellerle çevrili bir yer... Sol tarafımda güneşin batışını tam izleyemesem de en azından gün batımındaki gökyüzünün renk değişimlerini görebiliyorum. Güzel bir müzik açıp bir sigara ve bir soda ile havanın kararmasını izliyorum.
Bugün olanları, neler düşündüğümü ve neler yapacağımı gözden geçiriyorum.
Bir film izlemiştim ve filmde, "Hayatım boyunca anahtarı aradım ama kapı hep açıktı," diye bir söz vardı. Bunu düşünüyordum; sol tarafımda da bir kapı vardı, rüzgar esti ve kapı açıldı. Tellerin arkasından manzarayı izliyorum ama istersem kalkıp dolanarak bu kapıdan çıkabilir ve daha ötesine bakabilirim. Yaptım da. Manzaranın fotoğrafını çekemeyeceğiniz, fotoğraf çekmeye çalışarak o büyülü anı bozamayacağınız, sadece anın tadını çıkarmanız gereken ve isteyerek yakalamanızın çok güç olduğu o harika manzaralardan biri vardı.
Başka bir zaman bu tellerin ortasında bir örümcek gördüm; küçük tellerden birinin arasına ağlarını örüyordu. Yüzlerce o küçük aralığa baktım; tıpkı bir insanın hayattaki çabalamasına benziyordu. O küçük kısımdan bir sineğin geçme ihtimali neydi ki?
Başka bir zaman yine o sandalyede otururken, arkamdakilerden yani arkamda kalan koğuş bölgesindeki o sesten bahsediyorum, onlardan biri, "Şafak meselesi değil, taşak meselesi," dedi. Bazı insanlar çok özensiz, duyarsız oluyor ve tek amaçları yamyamlık yapmak gibi geliyor. Sanki bir estetikleri yokmuş gibi, kibar olamazlarmış gibi... Böyle insanları sevmiyorum. Buradaki küçük insanlar; küçük hayatları, küçük bedenleri ve küçük zihinleri ile otorite olduklarını sanıyorlar. İlginç bir şekilde, sanki burada bir şeyleri kanıtlayabiliyorlarmış gibi, sanki bunun bir önemi varmış gibi... "Şafak meselesi değil, taşak meselesi..." Sodamı yudumlarken biraz sesli bir şekilde, "Gücün ne olduğunu bilmiyorlar," dedim.
Normalde anlayışlı, duyarlı bir insanım ama burada bu zayıflık ve suistimal edilen bir şey olduğu için sürekli tehlikeli olmak zorundayım. Sürekli laf yetiştirmek zorundayım. Sürekli birinin düşünmesi yerine illaki benim itiraz etmem gerekiyor ki başkaları tarafından ezilmeyeyim. Burada iyilik yapmak demek, enayi ve aptal yerine konmak demek. Böyle bir ortamda zorunlu şekilde bulunmak işin en yorucu kısmı. Çünkü normal halim; hayatın tadını çıkaran, araştıran, öğrenen, duyarlı bir hal fakat burada...
Hayatım boyunca bir şeyleri bekledim. Bir şeylerin geçmesini bekledim. Hep beklenmedik şeyler oldu, beklenmedik sorunlar... Bazen o sorunlar küçük ve aniydi; bu sebeple uzun süre boyunca o saçmalıklara tahammül ettim ve aslında çok önemli olan zamanımı boşa harcadığımı fark etmedim. Şanslı ve yeterince güçlü olmadığım için hayallerimi, huzurumu, olmak istediğim kendimi ve yaşamak istediğim hayatı sürekli ertelemem gerekti. Buradan çıktığımda buna izin vermeyeceğim. Hayatım boyunca hiçbir insanın "Ben hayatımı değiştireceğim," dediğini duymadım ilginç bir şekilde, ama ben öyle yapacağım; çok geç olmadan önce.
Bugün nöbete geç kaldım –ki aslında benim hatam değil, ardı ardına nöbetler yazıldı, zorunlu bir temizlik görevi verildi– nöbete geç gittim. Geri geldiğimde ise komutan benden 5000 tane ot getirmemi istedi. Sonra sayıyı düşürdü. Sonra 300 tane toplayabildim ve beni yolladı. Tabii ki biraz azar yedim. Oturup bir müzik açtım, kendi halime çekildim. Müziği dinlerken o estetik oldukça hoşuma gitti. Bu bana şunu hatırlattı: Buradaki birçok insan aslında mecburiyetten bu saçmalıklara katlanıyor, peki neye tutunuyorlar?
Çoğunun aslında tutunduğu şey ne? Dışarı çıkınca ne yapacaklar? Sadece ellerindeki şey mi? Hepsi bu mu, daha fazlası yok mu?
Şu anda hayata devam etmemin tek sebebi hayallerim. Tüm hayatımın fatura ödemek ve çalışmaktan ibaret olması... Hayır, evlenmek vesaire, bunlar ilgimi çekmiyor. Beni şu anda hayata tutan, yaşam amacım olan ve yapmak istediğim tek şey hayallerim. Güzel hayallerim var, benim hayallerim var ve buradaki herkesle aramdaki farkın bu olduğunu fark ettim. Buradaki insanlar için hayat bundan ibaret ve bunda bir sorun görmüyorlar. Ama ben daha iyisini ve daha güzelini istiyorum, inşa etmek istiyorum. Onlar için burada zaman geçmiyor, çünkü zaten hiçbir zaman kendi kendilerine vakit geçirmeyi öğrenmemişler. Kendilerini tanıyıp neyi sevdiklerini ve ne yapacaklarını bulamamışlar. Ama aslında ben çalışıyorum, kitap okuyorum, hazırlık yapıyorum ve zaman geçiyor; hem de çok hızlı. Zaman hızla akıp gidiyor.
Hayallerim ulaşılmaz değil; buradan çıkınca direkt olarak adım adım, gayet de uygulayabileceğim şeyler. Nereden başlayacağımı tam bilmiyorum ama önce bir adım atacağım, sonra bir adım daha... Ve işte dünyayı böyle dolaşacağım.
O müzik içimi gıdıklarken hayallerimin, amacımın ne kadar güzel olduğunu fark ettim. İnsanın kendisini tamamen huzurlu, evinde hissettiği anlar olur; bazı şeyler bunu tetikler ve her şey tamamen olması gerektiği gibi olur, en azından o anlık.
İçimde büyük bir kül yığını vardı ama bu kül yığınının içerisinde bir yangın başlatabilecek sıcak bir köz saklı. Askeriyede şafağı uzun olanlara "götün yansın" diyorlar. Uzun zamandır, benim içim yanıyor... Başıma gelen şeyler, tecrübeler zihnimi nasırlaştırdı. Bir zamanlar başlamaya korkarken artık heyecanlıyım. Umuyorum ki son kez bekliyorum; isteğim dışında burada tutuluyorum tabii ki. Ama bir daha bunun olmasına izin veremem. Bir daha beklemeyeceğim, çok geç olmadan önce.