Hiçbir devirde bir din üzerinde bir milletin tesiri, Türkler'in, İslâmiyetin çıkışından dünya varlığı olmasına kadar tesir, tanzim, terkib edici olmamıştır. İslâmiyetin madde manâ mevcudiyetinden Türkleri aldığınız zaman geride, konuşulmaya değer pek bir şey kalmıyor. Bu sebepledir ki cihan, İslâmiyet denince…devamıHiçbir devirde bir din üzerinde bir milletin tesiri, Türkler'in, İslâmiyetin çıkışından dünya varlığı olmasına kadar tesir, tanzim, terkib edici olmamıştır. İslâmiyetin madde manâ mevcudiyetinden Türkleri aldığınız zaman geride, konuşulmaya değer pek bir şey kalmıyor. Bu sebepledir ki cihan, İslâmiyet denince hemen Türkler'i hatırlıyor. Bu hakikatin, öteki İslâm milletlerince idrâki bir tarafa, bizzat Türkler'in dahi bu gerçeğin içinde olduklarını söylemek mümkün değildir. Türklerin ibâdetlerini Arap diliyle yaptıklarını öğrendiğimde bu kayıtsızlığa hayret etmedim."
Prof.Reinhard Dozy
Aynı dini kabul etmiş milletler arasında ırk özelliklerinin çok farklı etkisini İslâmiyette bulmak mümkündür. Yakın ve Ortadoğu'da geçmiş senelerimin oralardaki insanları üzerindeki gözlemleri çok zaman keskin hatlarla birbirinden ayrılmıştır: Araplar, Türkler'in İslâmiyeti bir DÜNYA HAREKETİ haline getirmesini asla affetmişlerdir. Fertlerin olduğu gibi kavimlerin de hasetlerini, ben, Araplar'ın İslâmiyeti bir cihad hâdisesi hâline getirmiş Türkler'e karşı duygularında gördüm" diyor.
Fransız Dr. Gustave Le Bon (1841-1931)
Cemal Abdülnasır (gerçek adıyla Gamel Abdel-Nasser)’den... Kendisinden dinleyelim:"— Çocukluk yıllarında havada ne zaman bir uçak görsem kendi kendime mırıldanır olduğum şarkının anlamını eleştirirdim: "— Ey Büyük Allahım.. İngilizi kahret.." Zamanla öğrendim ki bu sözler bize Memluklar(1) devrinden kalmadır... Dedelerim buna benzer bir bedduayı (kötü dileği) vaktiyle Türkler’e karşı ederlermiş; "— Ey Allahım... Sen Türk’ün belâsını ver.." benim mırıldandığım şarkı eskiden kalma bir formülün yeni bir duyguya uygulanış şekli olmaktaydı.."
ARAP'ın TÜRK'e olan haksız, sebepsiz, tutarsız, kendisinin yoksunluklarının kinini Türk Milletinin tamariiyetinden, faziletinden, Atatürk'ün güzelim deyişiyle "damarlarındaki asil kan"dan mahrumiyetinin hasedinden kopup gelmiş devam halindeki mirasını çok uzaklara, İslam dininin fikir ve tatbik yapısını çevrelemiş DÖRT BÜYÜK İMAM'ın, HANEFI mezhebinin kurucusu İmam-ı Âzâm EBU HANİFE'yle ilgili bir olayla noktalamak istiyorum:İslâm tarihine adı "EN BÜYÜK İMAM" olarak geçen Ebû Hanîfe'ye Emevî Halifesi Yezîd KADI'lık teklif etti. Emeviler'in Peygamberimizin torunlarına revâ gördüğü zulümden dertli olan bilgin, bu özlenen mevkii reddetti. Halife onu önce kırbaçlattı, sonra hapsettirdi. Araya girenlere bu büyük bilgin şöyle demişti:"— Ben Arap değilim. Araplar, kendilerinden olmayan bir kimsenin sözünü, ne kadar doğru ve haklı olsa da kabul etmezler. KADI'lık hüküm mevkiidir. Şahsımda adaletin itibârının zedelenmesine vasıta olamam."Onun ilmine ve faziletine hayran olanlar, hapisten kurtarmışlar, o da, Mekke'ye gelmişti.Bir süre sonra Emevî saltanatı son buldu, yerine Abbasî'ler geldi. Yeni Halife Ebû Cafer Mansur onu Kûfe'ye davet etti ve hürmetle karşıladı.O da Yezid'in teklifini tekrarladı, KADI'lık teklif etti. Soyu Türk olan İmam-ı Âzam (en büyük imam)ın Arap halifesine verdiği cevap, 1997 Türkiye'sindeki ARAP ŞOVENLİĞİ'nin bilir bilmez maşalarının kulağına küpe olmalıdır:"— BEN, MİLLİYET İTİBÂRİYLE ARAP DEĞİLİM. BU İTİBARLA ARAPLAR İCTİHADIMA RAZI OLMAYABİLİRLER..."Araplar, bu şövenliklerine bir de kılıf bulmuşlardır: Asabiyet-i kavmiye!Peki... Kendilerinden gayrı milletlerde bu duygu yok mudur? Kaldı ki, Arap, asla MİLLET değildir: Ümmet'tir.Ve İmam Ebu Hanife, Abbasî Halifesi Mansur'un ısrarla arzuladığı KADI'lık vazifesini kabul etmediği için onu hapsettirdi, biz Türkler'in de benimsediğimiz HANEFI mezhebinin kurucusu büyük bilgin, onbeşgün sonra hapiste öldü.