Spoiler içeriyor
Patrick Melrose, samimiyetten uzak, iki yüzlü İngiliz sosyetesinin kapılarını, serinin üçüncü kitabında bizim için yeniden aralıyor – hem de ayık kafayla! Ve biz acımasız, kibirli ve ahmak insanların suni ilişkilerine, sığ karakterlerine yeniden şahit oluyoruz. Başlarda ilk iki kitabın gölgesinde…devamıPatrick Melrose, samimiyetten uzak, iki yüzlü İngiliz sosyetesinin kapılarını, serinin üçüncü kitabında bizim için yeniden aralıyor – hem de ayık kafayla! Ve biz acımasız, kibirli ve ahmak insanların suni ilişkilerine, sığ karakterlerine yeniden şahit oluyoruz. Başlarda ilk iki kitabın gölgesinde kaldığını düşündüğüm bir kitap olmuştu Biraz Umut. Bunun sebebi de bu kitapta pek çok karaktere yer verilmesi, olayların tam olarak Patrick odaklı gitmemesi ve bu karakter fazlalığından kaynaklanan konu dağınıklığıydı. Ama sonlarına doğru odağın biraz daha Patrick'e kayması ve sonunda bende bıraktığı hislerden dolayı, neredeyse ilk kitap kadar güzel buldum diyebilirim.
Bu kitapta Patrick'in geçmişinin, kendisi üzerindeki tahakkümünü yıkma ve geçmişin gölgesinden kurtulma çabasını okumak ve bunun, kitabın başlarında "...ebeveyn olmanın ucuz maskesini kullanmadan çocukluğu geride bırakmak istiyordu." cümlesiyle ifade edilmesi o kadar etkileyiciydi ki... Kendi kendine iyileşecek kadar güçlü olmak istiyor Patrick, kendisi bu kadar karma karışıkken bir çocuğun ona sağlayacağı geçici ve sahte olası şifayı istemiyor. Belki kendi yaralı çocukluğunun bir benzerini, doğacak çocuğuna yeniden yaşatmaktan korkuyor ya da.
Çocukluğundaki en derin ve iyileşmesi en zor, belki de imkânsız olan yara da ilk kitapta bahsedilen ve bu kitapta da öğrendiğimize göre üç sene boyunca devam eden, babası tarafından gördüğü cinsel şiddet. Narsist bir baba ve bağımlı bir anneyle (hem kocasına hem alkole bağımlı) büyümek başlı başına zorlu bir mücadeleyi gerektirirken, bir de üstüne baba tarafından tecavüze uğramak ve annenin buna göz yumması... paramparça eder insanı. Bir yanda samimi bir şekilde olgunlaşma ve değişme çabası, bir yanda geçmişten getirdiği güvensizlikleri, duygusal yükleri ve bunların perdelediği hayatı... Anlıyoruz ki bu bölünmüşlük, hayatın ta kendisi olmuş Patrick için. Kırılan parçalardan bir kimlik devşirmek, bir bütünlüğe kavuşmak için can atsa da inançsız, beyhude bir çaba içinde olduğunu düşünüyor: "...ve Patrick biliyordu ki, kendini ne kadar onarmaya çalışırsa çalışsın, dışarıdan tam görünen ama açık renkli içyüzünde restorasyonun kara izlerini ele veren eskiye ait kırık bir vazo gibi, bütünlüğün ancak yanılsamasını üretebilirdi." Bu harika benzetme, aklıma direkt Kintsugi sanatını getirdi. Böylesine kıymetli bir çabayla birleştirilen parçalar, güzelliğinden hiçbir şey yitirmeden, hatta daha da güzelleşerek ve güçlenerek, gerçek bir bütünlüğe kavuşup parlayacaklar. Bunun Patrick için gerçekleşmesini enişten duygularımla istedim kitap boyunca.
Kitabın en sevdiğim yanı, Patrick'in başına gelen bu habis olayı, yaşadığı utancı bir kenara koyarak, bir dostuna anlatıp katarsis yaşamaya çalışması oldu. Her ne kadar beklediği rahatlamayı yaşamasa da hayatı boyunca içinde bulunduğu döngüde bir çatlak oluşturdu diyebiliriz, ki kitabın sonunda bahsedilen coşkunluk hissinin, bu konuşmayla mutlaka bir bağlantısı vardır diye düşünüyorum. Ayrıca, kitabın ana olayı olan doğum günü partisinde de bazı kişiler tarafından hem çocuk istismarının hem de ensest konularının ellerde içkiyle gayriciddî bir şekilde konuşulmasıyla Patrick'in içinde bulunduğu çevrenin bu konular hakkındaki tutumunu görmüş oluyoruz. Yazarın bunu, Patrick'in katarsis yaşadığı kitapta, böyle bir zıtlıkla sunması benim hoşuma gitti nedense.
Kitapla ilgili yorumlara bakarken aslında bu serinin bir üçleme olarak yazıldığını, yıllar sonra beş kitaplık bir seriye dönüştürüldüğünü öğrendim. Yazarın, kitabı yazdığı dönem, serisini bir umut ışığıyla bitirmesi de çok hoşuma gitti. Aile içi cinsel şiddet yaşamış ya da cinsel şiddet yaşamış insanlar için yakılan bir umut ışığı gibi hissettim okurken. Patrick'in kitap boyunca yaşadığı bocalama ve travmayı aşacak gücü ve umudu içinde bulabilmesi, sonunda sesini birilerine duyurmak istemesi çok duygulandırdı beni. Sevgi ve şefkat görmeden büyüyen insanların, tekinsiz buldukları hayat yolunda, önlerini görmeden, el yordamıyla ilerlemek zorunda bırakıldıkları gerçeğini hatırladığım için kitap bittiğinde içimde bir boşluk ve ağlama hissi kaldı.
Kitaptaki karakterlerin, özellikle Patrick'in, hisleri ve düşünceleri çok usta bir şekilde, gerçekçi ve harika bir üslupla yazılmış. Serinin, yazarın hayatıyla paralellik göstermesinin de etkisi vardır bu ustalıkta mutlaka. Kitabın yorumlarına baktığımda maalesef bizim ülkede pek sevilmediğini ve popüler olmadığını görmek beni biraz üzdü açıkçası. Ben kitapları ayrı, Patrick'i apayrı sevdim. Hatta favori kurgu karakterlerim arasına girdi diyebilirim. Dizisini henüz izlememiş olsam da Benedict Cumberbatch de o kadar yakışmış ki... zaten kendisi bayağı istemiş sanırım bu rolü. Onu hayal ederek okumamak imkânsız bişi oldu benim için.