Spoiler içeriyor
●Sait Faik'in bu okuduğum ikinci kitabı. On dört hikayeden oluşuyor kitap ve hikayeler yine sıradan, gündelik hayattan meseleler, mekanlar ve insanlar üzerine yani hepimizin bakıp göreceği, belki ordan burdan duyacağı ya da bizzat yaşayacağı olaylar, hissedeceği duygular söz konusu bu…devamı●Sait Faik'in bu okuduğum ikinci kitabı. On dört hikayeden oluşuyor kitap ve hikayeler yine sıradan, gündelik hayattan meseleler, mekanlar ve insanlar üzerine yani hepimizin bakıp göreceği, belki ordan burdan duyacağı ya da bizzat yaşayacağı olaylar, hissedeceği duygular söz konusu bu hikayelerde. Bu yüzden Sait Faik'i okumak insana çok tanıdık bir his yaşatıyor. Daha doğrusu insana kendisini tanıtıyor, çevresine daha dikkatli bakmayı öğretiyor. Tabii ki yine denize, balıkçılığa ve balıkçılara da sıkça yer vermiş bu hikayelerinde. Bu konularla ilgili bazı terimleri bilmiyor olmak biraz okumada kopukluk yaşatıyor ama yine de güzeldi, beğendim hikayeleri. Belki bir iki tanesi biraz sıkıcı gelmiş olabilir şu anda bana ama olabilir...
Kitabın ilk hikayesi, kitaba adını veren 'Lüzumsuz Adam' öyküsü.
"Bu öyküde Mansur Bey adında, hayatı bütün günleri aynı faaliyetler çerçevesinde geçen bir adamın hikayesi anlatılıyor. Hayatındaki sıradanlıklar ve bundan duyduğu zoraki mutluluk en ince ayrıntısına kadar belirtiliyor. Sonunda ise bu hayattan nasıl vazgeçebilirim sorusunu soruyor kendi kendine.
Bu hikayede bana en garip hatta biraz saçma gelen şey Mansur Bey'in bir gün birdenbire hamama gitmesi ile itiraf ettiği şey. Yedi yıldır aynı yerde yaşyıyor, aynı yerlere gidip geliyor, aynı şeyleri yiyip içiyor tamam ama yedi yıldır yıkanmıyormuş adam."
Birçok yazarın hikayesini anlattığı bir Mansur Bey'i vardır, en azından ben denk geldim birkaçına tabii bazı farklılıklarla. Ben Sait Faik'in Mansur Bey'ini pek beğenmedim şu anda sanırım.
İkinci öykü ise 'Ben Ne Yapayım' adlı öykü. Bu öyküsünü daha önce 'Seçme Hikayeler' kitabında da görüp okumuştum. Geri kalanları ise gündelik hayattan insanlara ve olaylara değinen başka güzel hikayeler.
'Menekşeli Vadi' hikayesi bana biraz 'Vesikalı Yarim' filmini hatırlattı.
'Papaz Efendi' hikayesi çok güzeldi. Toprağı ve onun bahşettiği güzellikleri bir papazın sözleri ile aktarıyor yazar.
Sait Faik ile ilgili internette şöyle bir bilgi buldum. Onu da buraya bırakmak istedim:
●Klasik öykü tekniğini yıkarak doğayı ve insanları basit, samimi, hem iyi hem kötü taraflarıyla oldukları gibi fakat şiirsel ve usta bir dille anlatmıştır. Bunu yaparken diğer çoğu Cumhuriyet sonrası sanatçısı gibi Batı'daki gelişmelere bağlı kalmamış, hiçbir edebî anlayışın etkisinde hareket etmemiş ve belli bir tarzın takipçisi olmamıştır. Toplumun problemlerine değil bireyin toplum içindeki sorunlarına yönelen yazar, öykülerinde çoğunlukla kendisinden yola çıkıp bireyler hakkında yazarak insan gerçeğini anlamaya çalışır. Çoğunlukla şehirli alt sınıfın hayatını yazan Abasıyanık, balıkçı, işsiz, kıraathane sahibi gibi karakterleri anlatır. İnsanların yaşama biçimlerini, isteklerini, tasalarını, korkularını ve sevinçlerini irdeleyerek, toplum meselelerinden çok "insanı ele alan sanatçılar" sınıfında yer alır.
1930'larda başladığı yazı hayatı boyunca "sorumlu avare", "gözlemci balıkçı", "çakırkeyf sirozlu", "küfürbaz şair", "müflis tacir", "züğürt yazar", "hamdolsun diyemeyen rantiye", "anadan doğma çevreci" gibi sıfatlarla anılan Abasıyanık'ın tüm yazdıkları bir şair duyarlılığı içermektedir. Hikâye, roman, şiir yazan, çeviriler ve röportajlar yapan sanatçı bütün bu türleri kendine özgü tarzı ile kaynaştırmıştır. Yazarın, anlık heyecanlarını yansıtan izlenimci ve fovist ressamların üslubunu anımsatan bir tarzı olduğu söylenmiştir. Kendi özgün dilini oluştururken André Gide, Comte de Lautréamont, Jean Genet gibi isimlerden etkilenen Abasıyanık, kendisinden sonra gelen Ferit Edgü, Adalet Ağaoğlu, Demir Özlü gibi pek çok yazara da öncülük etmiştir. Ölümünün ardından Burgaz Adası'ndaki evi müzeye dönüştürülen yazar adına her sene öykü ödülü de verilmektedir.
22 Temmuz Çarşamba-2026
Alıntılar yorumda...