Spoiler içeriyor
✨️Spoiler✨️ %70 Yergi (Vergi değil! Yergi.) Çöp Tasarım ve Bilim Fiyaskosu %30 Övgü (Değil, övgü yok! Bilimden geriye ne kaldıysa bağımsız sorguladım. Çünkü hiçbir yere bağımlı değilim.) İlk senaryosunda tüm olaylar Satürn'de geçiyormuş. Fakat sevgi kelebeği yönetmen James Gray, 2014…devamı✨️Spoiler✨️
%70 Yergi (Vergi değil! Yergi.)
Çöp Tasarım ve Bilim Fiyaskosu
%30 Övgü (Değil, övgü yok! Bilimden geriye ne kaldıysa bağımsız sorguladım. Çünkü hiçbir yere bağımlı değilim.)
İlk senaryosunda tüm olaylar Satürn'de geçiyormuş. Fakat sevgi kelebeği yönetmen James Gray, 2014 yapımı Interstellar filminde Satürn sahnelerinin harika bir şekilde işlendiğini görünce, "Aynısı olmasın" demiş ve son dakika filmin mekânını Neptün'e kaydırmış.
Nalakası var James? Dünya üzerinde 100 milyondan fazla aşk şarkısı yapıldı. The Love Song of Shu Sin Sümerler'den kalma. Düşün bak 4000 yıl önce yazıldı ve söylendi ama kimse "Ooo biz onun üstüne söz yazamayız" dememiş. Hâlen dakikada yüzlerce yeni şarkı çıkıyor. Bu kafa ile dünyada film de çekilmez çünkü hepsi dünyada geçiyor. Tommy Lee Jones ile Brad Pitt'i de oynatmış olsan, üstüne bir tarafını da yırtsan bu film Interstellar ile "Gezegen" haricinde aynı olamaz.
Neyse, üslubuma geri döneyim.
Daha açılışta kafam karıştı.
İlk başta dünya yörüngesinde sıradan bir uzay istasyonu var sandım ama biraz daha izleyince istasyon olmadığını fark ettim. Meğerse dünyadan gökyüzüne doğru kilometrelerce uzanan devasa bir kuleymiş. Sonra o yapı durduk yere patlayıp parçalanmaya başlıyor. X ışını mı geldi? Başka bir şey mi oldu? Tam olarak ne olduğu anlamadım. Zaten doğru düzgün de anlatılmıyor. İyi de madem bu kadar kolay hasar görebiliyor, bunu niye kilometrelerce yukarı dikmişsiniz? Böyle bir yapıya gerçekten neden ihtiyaç duyulmuş, onu da anlamadım.
Bir de güvenlik tarafı hiç aklıma yatmadı. Günümüzde normal bir gökdelen bile 9/11'deki gibi başlı başına güvenlik meselesiyken sen kilometrelerce göğe uzanan böyle stratejik bir yapı inşa ediyorsun. Üstelik ilerleyen bölümlerde görüyoruz ki Ay'ın karanlık yüzündeki tartışmalı karanlık bölgesinde korsanlar cirit atıyor, silahlı çatışmalar yaşanıyor. Böyle bir evrende biri çıkıp o kuleyi tarifeli uçakla hedef almaz mı? 😵💫 🛩🏙 O kadar büyük yatırım yapmışlar ama güvenlik tarafını hiç düşünmemişler gibi...
Ay'a yolculuk bildiğin tarifeli uçak yolculuğu konforunda. İçeride hostesler dolaşıyor, yolculara sıcak havlu dağıtılıyor. Otogar'a pardon iniş kalkış platformuna inince de insanın ağzını açık bırakacak bir medeniyet bekliyorsun ama karşına çıkan şey kocaman bir terminal. Subway ve DHL logoları var. Orada Roy Bey babasının hayallerini ufaktan bir sorguluyor. İnsanlık evrenin derinliklerine ulaşmış ama uzayı da alışveriş merkezine çevirmeyi başarmış. Tıpkı Türkiye'de hangi şehrin otogarına inersen in aynı dükkânları ve aynı binaları görmen gibi, Ayı da aynı ruhsuz mantıkla doldurmuşlar. Uzaya gitmişiz ama kafa hâlâ AVM kafası. İnsan nereye giderse gitsin kendi düzenini, tüketim alışkanlıklarını ve kâr hırsını da yanında götürüyor işte. Teknoloji değişiyor ama zihniyet değişmiyor.
Bir de işin bilim tarafı var. Uzay mekiğini Aya indirmek dünyada uçak indirmek gibi bir şey değil. Bu kadar rahat göstermeleri dikkatimi aşırı dağıttı.
Üsse gidecekler, önce metroya biniyorlar, bir süre sonra raylar bitiyor, bu kez arabalara geçip kraterlerin arasında devam ediyorlar. Tam o sırada Mad Max'ten fırlamış gibi uzay korsanları çıkıyor. Sessizliğin ortasında çatışıyorlar. Kullandıkları silahlar da ilginç. Fikir güzel ama aksiyon kovalamaca başlayınca o ağır bilimkurgu havası bir anda CoD Ghost'a bağlıyor.
Yine de en güçlü tarafı verdiği fikirler. Bilimin ve evrenin sınırlarını ne kadar zorlarsak zorlayalım kendi içimizdeki karanlığı da peşimizde sürüklediğimizi anlatıyor. Babası Clifford McBride muazzam bir evrende kutsal bir anlam ve canlı organizma arayışındayken aslında insanın gittiği her yere kendi kibrini, açgözlülüğünü ve yalnızlığını taşıdığını gösteriyor. Binlerce yıl önce mağarada yaşayan insanla gelecekte Neptün'e giden insan arasında zihniyet olarak çok büyük bir fark olmadığının canlı kanıtı da tek fark kullandığımız araç gereç farklı.
Ay'dan ayrıldıktan sonra rota Mars. Yolda terk edilmiş bir araştırma gemisine yanaşıyorlar. Tam her şey normal gidiyor derken bu kez de devasa kuduz babunlar saldırıyor. O ana kadar kurulan ağır atmosfer bir anda dağılıyor. Açıkçası o sahnede "Buna gerçekten gerek var mıydı?" diye düşündüm. Gerilim yaratmaya çalışırken bölüm sonu canavarı eklemişler ama kısa bir süreliğine de olsa Sharktopus gibi 3. sınıf bir korku gerilim filmine dönmüş.
Marsa vardığında ise bu kez tam tersi bir his oluştu. Yeraltına kurulmuş o kapalı yaşam alanı, bitmek bilmeyen psikolojik testler ve her hareketin kontrol altında olması resmen 1984'ün Amerikan versiyonu. Büyük Birader yok belki ama sistem aynı. İnsanlar özgürce yaşıyor gibi görünüyor ama aslında sürekli denetleniyorlar. O kasvetli atmosferi de gerçekten iyi yansıtmışlar. Sonra Mars'tan ayrılırken kalkış yapan gemiye dışarıdan tırmanıyor. Geri sayım başlamış, motorlar çalışıyor, neredeyse alevlerin içinde kalacak ama yine de bir şekilde içeri girmeyi başarıyor. Orada da "Tamam, kaşlarının açısı yüzünden kalıcı mutsuz gözüken adama inat izle şunu." dedim.
En sonunda babasını bulmak için Neptün'e gidiyor. "Neptün o işleri?" diye hesap soracak. Burada da bilim tarafı yine dağılıyor. 4 küsur milyar kilometrelik yolu sadece 79 günde gidiyorlar. Madem iki buçuk ayda ulaşılabiliyordu bu adamı 16 yıl boyunca orada niye tek başına bıraktınız? Koca görevi üç süzüğün omzuna bırakmaları ayrı bir mantık hatası da o süzükler de kendi salaklıklarından öldü.
Ama beni tamamen hikâyeden koparan sahne Roy'un Neptün halkalarının arasından elinde radar kapağıyla süzülmesi oldu. O hızla dönen buz parçalarının arasında o teneke parçasıyla hem hayatta kalıyor hem de kendi gemisinin kapısını milimetrik şekilde buluyor. O noktadan sonra fizik de artık filmi uzaktan izlemeye başladı.
Finalde babasının bulunduğu gemiyi nükleer düzenekle patlatıyor. Görsel olarak etkileyici duruyor ama fizik tarafını çok düşünmemek gerekiyor. Çünkü düşünmeye başlayınca sahne de yavaş yavaş beynim gibi dağılıyor.
UZAYDA ATMOSFER YOOOOOK.
Anlatamıyorum ki yazara yönetmene.
Nükleer olmayan bomba da patlatsan iş görür ama canın çok istiyorsa nükleer de patlatabilirsin karışmıyorum ama o nükleer yayılmaz. Bir anlık parlayıp söner, şok dalgası olmaz ve itki kuvveti falan oluşturmaz. Nükleerin %80'i X ışınıdır, anında buharlaşır geberir gidersin. Ha, gemi de erir, hatta gaz bulutuna dönüşür.
Sonuç olarak filmde çok ilginç çelişkiler var. Bir tarafta tüketim toplumunu, modernizmi, insanın değişmeyen doğasını ve evrendeki yalnızlığını gerçekten güçlü şekilde anlatan hikâye duruyor. Diğer tarafta ise uzay korsanları, kuduz babunlar ve fizik kurallarını fazla ciddiye almayan aksiyon sahneleri var.
Bu yüzden aklımda kalan şey anlattıkları olmadı. Saçmalıkları da en az verdiği mesajlar kadar aklımda kaldı sağ olsun.